Müzeyyen hiç flört etmiyordu. Gözlerini kaçırmıyor, heyecanlanmıyor, dili sürçmüyor, dudaklarını ısırmıyor, kendinden bahsetme konusunda en küçük bir heves göstermiyordu, ya beni etkilemek gibi bir derdi yoktu, ya da beğenilmeye çok alışkındı.
Bir şey içime oturmuş kalmıştı. Yok olmak. Toz olmak İstiyordum. Varlığım orada olmamalıydı. Gelip beni alsalardı. Uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. Sessiz sedasız kaybolsaydım. Yerime Kız Kulesi'ni bıraksalardı. Ne alakaysa?
Hikayeye göre adam kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, ruh eve sığmıyor. Sabahları kadından önce kalkıyor şehrin uzak yerlerinden hikayeler topluyor ve sonra tekrar gece yarısı kadına dönüyor. Biraz şey gibi, rüzgarı kendinden menkul bir uçurtma gibi. Yani ara sıra tellere takılır gibi kadına geri dönüyor.
Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim. Önemsemedim. Yol bana uygun bir ruh önerebilirdi.
Ben sözlerden değil bakışlardan tırsardım. Bakışların ardını sezer, sezgilerim doğrulanana kadar mecburen bekler, beklerken kafayı yerdim. Konuşunca mesele yoktu. Ayrıca bu devirde herkes en azından iki tane idi. Daha kalabalık olanları da görmüştüm.