Benim mutsuzluğum, bütünüyle benim kendi suçumdu ve mutsuzluğun kavgasını edebileceğim kimse yoktu. Sesimi çıkarıp en ufak bir itirazda bulunmaya kalksam benimle alay edecek, cüretime afallayacak sadece Hirame değil, bütün toplum olacaktı. Bencil dedikleri şey miydim sadece, yoksa tam aksine iradesiz miydim? Kendim de bilmiyordum. Yalnızca kendini daha mutsuz etmeyi becerebilen ve nasıl durabileceği hakkında hiçbir fikri olmayan bir demet suçlulukdan ibarettim.
Her şeye karşı güvenimi kaybettim. Herkesten şüphe duyar oldum. Umut, sempati, sevinç kavramlarından sonsuza kadar koptum. Bu, gerçekten hayatımın en belirleyici anııydı. Sanki kafam ortadan ikiye ayrılmıştı ve bundan sonra ne zaman bir insanla karşılaşsam bu yara acıdan zonklayacaktı.
İnsanlar beni seviyordu ama anlaşılan ben kimseyi sevme yetisine sahip değildim.(Daha doğrusu, bu dünyada herhangi birinin gerçek anlamda “sevme “ yetisine sahip olduğundan şüpheliyim.