Harika Bir Hayat, Hikmet Hükümenoğlu’nun kaleminde yalnızca bireysel bir hayat hikâyesi değil; aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihine sinmiş kırılmaların, dönüşümlerin ve görünmeyen ruh hâllerinin de bir izdüşümüne dönüşür. Roman, bireyin iç dünyasıyla toplumsal değişimlerin kesiştiği o ince çizgide yürür; bu yüzden anlatılan hayat, yalnızca “birinin hayatı” değil, bir dönemin ruhudur.
Eserin merkezinde yer alan karakter(ler), çoğu zaman kendi seçimlerinin sonucu gibi görünen bir hayatın içinde sıkışmış hisseder. Ancak Hükümenoğlu, bu sıkışmışlığı sadece kişisel hatalara ya da duygusal zayıflıklara bağlamaz. Aksine, arka planda sürekli hissedilen bir tarihsel akış vardır: değişen şehirler, dönüşen ilişkiler, hızlanan yaşam ve bireyin bu hız karşısında yavaş yavaş kendini kaybedişi…
Romanın geçtiği zaman dilimi, Türkiye’nin modernleşme sancılarının, kentleşmenin ve bireyselleşmenin giderek arttığı bir dönemi ima eder. Özellikle şehir hayatının yarattığı yabancılaşma duygusu, karakterlerin iç dünyasında derin izler bırakır. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanlar, dışarıdan bakıldığında “yerleşmiş” hayatlar kurarken içten içe bir boşluk hissiyle mücadele eder. Bu noktada yazar, bireyin yalnızlığını tarihsel bir bağlama oturtur: çünkü bu yalnızlık, sadece kişisel değil, çağın bir sonucudur.
Hükümenoğlu’nun anlatısında dikkat çeken bir diğer unsur, geçmiş ile şimdi arasındaki geçişlerin akışkanlığıdır. Anılar, bir anda bugünün içine sızar; geçmişte yaşanan küçük bir kırılma, bugünkü bir kararın temelini oluşturur. Bu yapı, romanı doğrusal bir hikâye olmaktan çıkarır; zaman, karakterlerin zihninde parçalanır ve yeniden kurulur. Böylece okur, yalnızca olayları değil, olayların karakterlerin ruhunda bıraktığı izleri de deneyimler.
Romanın olay örgüsü, büyük dramatik