Müslüman halklar, İslam'a aykırı hiçbir şeyi asla kabul etmeyecektir çünkü onlar için İslam sadece bir fikir ve kanun olmanın ötesinde, aynı zamanda aşk ve hissiyattır. Bu yüzden İslam'a baş kaldıran herkes, nefret ve direnişten başka bir şey biçmeyecektir.
Kur'an-ı Kerim tilavetine atfedilen abartılı ehemmiyetin psikolojik açıklamasını bu vakıada aramak gerek: Kur'an-ı Kerim'i okuyor, yorumluyor ve sonra tekrar okuyorlar. İnceliyor ve sonra tekrar okuyorlar. Aynı cümleyi, okuduklarını bir kez dahi tatbik etmekten kaçınabilmek için, binlerce defa yineliyorlar. Kur'an'ı günlük hayatlarına nasıl uygulayacakları meselesinden kaçabilmek içinse Kur'an'ın nasıl telaffuz edileceğine ilişkin titiz ve kapsamlı bir bilim dalı yarattılar. Nihayetinde de Kur'an'ın anlaşılabilir bir mana ve muhteviyattan yoksun, yalın bir sese dönüştürdüler.
Kur'an-ı Kerim'in anlayarak okunması giderek azalırken manası anlaşılmaksızın yapılan kıraat de giderek arttı. Okunan Kur'an ayetlerindeki mücadele, dürüstlük, şahsi ve maddi fedakârlıklar talep eden ve üstümüze çöken atalete karşı katı ve keskin olan emirler, Kur'an'ın haz veren sesi içinde eriyip gitti. Bu anormal vaziyetse adım adım normal kabul edildi.Çünkü böylesi, Müslümanlar içerisinde sayıları giderek artan ve Kur'an-ı Kerim'le bağlarını koparamıyor olmalarına rağmen Kur'an'ın talepleri doğrultusunda hayatlarını tekrar tanzim etmeye de güçleri yetmeyen grubun işine geliyordu.
Kur'an faal karakterini kaybederken irrasyonel ve mistik karakterini muhafaza etti. Kur'an-ı Kerim, kanunlar üstündeki otoritesini yitirirken, bir nesne olarak kutsiyet kazandı. Kur'an-ı Kerim'e ilişkin çalışma ve yorumlamalarda hikmet, yerini kılı kırk yaran bir titizliğe; öz, yerini şekilciliğe; tefekkürün ihtişamı da tilavet becerisine bıraktı.