Savaşların en büyüğü kendi nefsimizle olandır, buyurmuş Hazreti Muhammed. Söylemek zoruma gidiyor ama galiba o mücadelenin ilk muharebesini kaybettim ben.
"Bir çocuğa beden verebilirsin ama onun kalbine, ruhuna tesir edemezsin. Herkes kendi hayatını yaşar, herkes kendini yaratır. Ama insanı, kendisine götüren köprü çok incedir, çok dar. Bir tek kendisinin geçmesine izin verir. Kan bağı bir imtiyaz değildir bu yolculukta. Aksine çoğu zaman aşılması gereken zorlu bir engeldir, kırılması imkansız kalın halkalardan oluşmuş bir zincir. insanın elini kolunu öyle bir bağlar ki, hiçbir zaman kurtulamazsın."
Bakır kalaylamaktan kararmış eliyle dükkânın önündeki
iki küçük ahşap kürsüden birini gösterdi.
"Ayakta dikilme yabancı, gel şöyle otur."
Onunla gevezelik edecek vakit değildi.
"Misafirperverliğin için sağ ol," dedim edeplice. "Ama oturacak halim yoktur. Beklediğim gelmek üzere." Gülümsedi, ablak yüzünde derin bir bıçak kesiği gibi duran ağzı aralandı, alttan ikisi eksik sarı dişleri çıktı ortaya.
"Ayakta durursan daha mı tez gelecek sanırsın beklediğin?"
Belli ki tecrübesiz bir seyyah sanmıştı beni. Adam azarı hak etmişti doğrusu, yine de anlayacağı dilden konuştum.
"Tez gelmez elbet," dedim ben de gülümseyerek, "ama eğer gösterdiğin kürsüye oturursam onu beklemenin zevkini seninle paylaşmış olurum. Oysa o zevk sadece bana bahşedilmiştir.