• Olanı anlatıp, görülmeyeni gösterme..., Utanç.

    Yazarımız kitabında, toplumda Utanç sebebi olarak görülen olayları anlatarak okurlarda, bireysel bir farkındalık yaratmaya çalışıyor.

    Roman kahramanımız profesör David Lurie, Melanie adlı öğrencisiyle yaşadığı yasak aşk sonucu birçok sorun yaşar ve soruşturma geçirerek istifa eder. Yaşamış olduğu yasak aşk, basında da yer almış ve kendisinden yaptıklarının yanlış olduğunu belirten bir savunma yapması istenir. David Lurie suçlamaları kabul eder fakat savunma yapmaz. David Lurie olanlardan pişman değildir ve Utanmamaktadır. ( Toplum kendisinden yaptıklarının yanlış olduğunu kabul edip Utanmasını istemektedir ama David Lurie bunu red eder. )

    Yaşananlardan uzaklaşmak için kırsalda bir çiftliği olan kızı lucy'nin yanına gider. Kızı ile sakin bir kırsal hayat yaşamak isterken, kızı ile birlikte bir suçun mağduru olurlar. Evlerine gelen üç kişi lucy' ye tecavüz eder, David' i yakarak yaralar ve evlerini soyarlar. David yapılması gerekenleri yapıp, suçlulardan şikayetçi olarak yakalanmaları için mücadele etmek ister. Lucy yaşananlar karşısında tepkisizdir, mücadele etmek istemez. David kızına "Bir Suçun Mağduru Olmak Seni Utandırmasın" der. Yaşananlar karşısında toplumda tepkisizdir çok fazla etki yaratmaz. David şaşkındır...

    David zamanını sokak hayvanlarına yardım ederek geçirir. Bİr gün evine dönerek Melanie'yi görmek ister. Melanie'nin evine giderek ailesinden özür diler. Toplumun istediğini yapıp özür dileyen David istediği huzura kavuşamamıştır, kızının yanına geri döner.

    Uğramış olduğu tecavüz sonucu kızının hamile kaldığını öğrenir. Kızı çocuğu doğurmak ister. Çiftlik işlerinde Lucy'e yardım eden Petrus'un, kendilerine saldıran üç kişiden birinin akrabası olduğunu öğrenir. David İhbar etmek ister, kızı engeller. Kendini savunmasız hisseden Lucy, korunma karşılığında Petrus'un ikinci karısı olmayı kabul ettiğini söyler. Lucy babasından işleri zorlaştırdığı için evi terk etmesini ister. David çaresizdir...

    Utanç: Rol yapan toplum ve Rol yapan insanın, kısmen doğal tepkilerinin anlatıldığı; Toplumsal Refleks ve Toplumsal Tepki gibi kavramların gayet açık ve gerçekçi bir şekilde anlatıldığı bir eser. Bana göre Albert Camus'un Yabancı adlı eserinde ki kayıtsız karakter Meursault ile David karakteri arasında kısmen benzerlik var. Meursault kayıtsız bir karakter idi, David toplum dışı kayıt gösteren bir karakter. Her iki karakteri de toplum cezalandırır.
  • Spinoza düşüncesinde Şeyh Bedreddin'in izlerini aramak ilk bakışta anlamsız görünebilir. Çünkü her iki düşünür de iki farklı kültürün mensubudur. Ayrıca Bedrettin 14. yüzyılın sonlarında ve 15. yüzyılın başlarında Anadolu'da, Mısır'da ve Rumeli'de yaşamıştır. Spinoza ise 17. yüzyılda Hollanda'da yaşamış bir fılozoftur. Üstelik Spinoza eserlerinin hiçbirinde Şeyh Bedreddin'den de bahsetmemiştir. Yani her iki düşünür arasında bir tanışıklık yoktur. O zaman bizi bu araştırmaya iten ne idi? Bir gazete makalesinde Hilmi Yavuz, Spinoza Günlerini değerlendirirken, Şeyh Bedreddin'le bağ kurmadan Spinoza'yı arılamanın eksik olacağını ifade eden sözleri ile Hilmi Ziya Ülken'in İslam Felsefesi'nde Şeyh Bedreddin'le Spinoza bağlantısı kurmasıdır. Ayrıca Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Desranı'ndan beri Türk Marksist entelektüellerinin Şeyh Bedreddin'e duydukları ilginin "Varidat" okumalarından sonra sıkıntıya düşmesi ve bu sıkıntının Spinoza okumaları ile aşıldığı iddiası da bizim hareket noktamızı oluşturdu. Başlangıç olarak Şeyh Bedrettin ve Spinoza arasında bağlantı kurmak çokta kolay değildi. Ancak hem Spinoza hem de Şeyh Bedreddin'in düşünce ve yaşam mücadelelerini tanıdıkça bu iki düşünürün ortak kaderi paylaştıklarını görmeye başladık. Zannederim bu ortak kader Spinoza'da Bedreddin izlerini görmemize zemin teşkil etmektedir.
    Spinoza'da Bedreddin izini anlamak için her iki düşünürün yaşam hikayelerine ve düşünce yapılarına bakmamız gerekir. Bu amacımızı gerçekleştirmek için Şeyh Bedreddin'in "Varidat" ve Spinoza'nın "Etika"sını araştırmamıza temel aldık. Özellikle Tanrı, evren ve insan anlayışları arasındaki benzerlikler öne çıkardığımız sorunlardır.

    Yazılı kaynaklarda yaşamı, doğumu ve ölümü hakkında farklı açıklamalar olan Şeyh Bedreddin, Edirne yakınlarında Simavna'da 1359'da Kadı İsrail'in oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi bir hristiyandı. Annesinin sahip olduğu kültür, bakış açısında önemli etki yapmıştır. hristiyanlar konusunda diğer müslümanlardan farklı bir bilince sahiptir. Bunun somut örneği ise yaşamının sonraki dönemlerinde hristiyan müritlerinin olmasını gösterebiliriz. Bursa, Konya ve Kahire'de eğitim görmüş. Mısır'da öğrenim gördüğü dönemde medrese eğitimi sürecinde İslam düşüncesini özellikle İbn-ül Arabi'nin "Vahdet-i Vücud" anlayışını yakından takip ermiş ve kendi tasavvuf düşüncesini oluşturan "Varidat"ı bu anlayış üzerine oluşturmaya çalışmıştır. Doğu mistisizmi, Yahudi Kabala felsefesi onun sufi bakış açısında etkisi görülen düşüncelerdir. Mısır'da bulunduğu dönemde Şeyh Hüseyin Ahlat'ın tarikatını seçmiş ve daha sonra Şeyhlik mertebesiyle kendisi bu yolun temsilcisi olmuştur. Bedreddin Mısır dönüşü Anadolu'daki siyasi çalkantıları yakından izlemiş. Bir bilgin olarak hem Timur'la hem de Beyazıt'la görüşme olanağı bulmuştur. Osmanlılarda ki Fetret Devri döneminde Musa Çelebi'nin tarafını tutmuş bunun karşılığı olarak da Rumeli’de kazasker görevinde bulunmuştur. Musa Çelebi'nin mücadeleyi kaybetmesi ile Mehmet Çelebi tarafından İznik'e sürülmüştür. Burada bulunduğu dönemde hem Osmanlı siyasi ve ekonomik yapısındaki bozulmaları takip etmiş hem de kurduğu tarikatla bölgedeki insanları yönlendirmiştir. Bu yönlendirmeleri müritleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından Aydın-Manisa bölgesindeki ayaklanmaları ortaya çıkarmıştır. Daha sonra tekrar Rumeli'ye geçmiş buradaki halk hareketlerine de öncülük ermiş ancak hareketi başarısız olunca yakalanmış 1420'de Serez'de asılarak idam edilmiştir. Şeyh Bedreddin'in asılmasına sebep olan ve o dönem Osmanlı uleması tarafından kendisine isnat edilen suçlar arasında, hainlik, dinden çıkma, mülkiyet ortaklığı isteme, cennet ve cehennemi reddetme, ahrete inanmama gibi birçok suç vardır ( Yalkaya, 2001 ), ( Göl pınarlı, 1966 ).

    Baruch Spinoza, İspanya ve Portekiz'den gelerek Amsterdam'a sığınan hristiyanlığı zorlamalardan dolayı kabullenmiş gibi görünen ve Marranolar olarak bilinen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1632'de Amsterdam'da doğmuştur. Ticaretle uğraşan babası aynı zamanda Amsterdam'daki sinagogun ve Yahudi okulunun müdürlüğünü de yapmıştı. Ailesi Spinoza'nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bunu gerçekleştirmesi için de onu küçük yaşta sinagoga göndermişler. O burada İbraniceyi öğrenmiş, Yahudi ve İslam teologlarının düşüncelerini tanımıştır. Özellikle daha sonra "Etika''yı yazmasında etkisi olan Musa İbn Meymun (Maimonides) okumaları ile hem İslam felsefesini hem de İbn-i Rüşt'ün düşünceleri aracılığı ile Aristoteles ve Platon'u öğrenmişti. Ayrıca Spinoza eğitimi sırasında Talmut ve Yahudi Kabala düşüncesini de yakından tanımıştır. Daha sonra Descartes etkisiyle şekillenen düşüncelerini ifade etmeye başladığında Yahudi cemaat mahkemesi tarafından materyalist ve Tevrat'ı küçük görmekle suçlanmıştır. 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagogu tarafından düşüncelerinin sapkınlığı ve ateizme yönelme suçuyla ağır bir şekilde suçlanarak Yahudi cemaatinden kovulmuş. Katoliklerdeki aforoz benzeri bir şekilde cezası asla affedilmez bir şekilde karara bağlanmıştı. Bu durum karşısında Amsterdam'ı terk etti. Bu sırada "Etika"sını yazmaya başladı. Bir ara bazı arkadaşları dolayıyla politik kutuplaşmalara sebep oldu diye tepki aldı. Bu tepkiler Fransızlarla yaptığı bir görüşmeden sonra ajanlık suçlamasına kadar uzandı. "Etika''yı 1675'de tamamlamasına rağmen üzerindeki tartışmalardan dolayı yayınlayamadı. 1677'de Lahey'de öldükten sonra eserleri arkadaşları tarafından yayınlandı (Fransez, 2004), (Scruton, 2002).

    Bu kısa yaşam öyküleri gösteriyor ki Şeyh Bedreddin ile Spinoza arasında göz ardı edilemeyecek benzerlikler var. Öncelikle her iki düşünür de egemen güçler tarafından dışlanmıştır. Bedreddin Sünni gelenek, Spinoza ise Yahudi Sinolog'u tarafından dinsizlikle suçlanmış, biri idam diğeri aforoz edilmiştir. Düşüncelerinin şekillenmesindeki etki zannedildiği kadar kaynak itibariyle birbirinden çok uzak değil. Her ne kadar iki farklı kültürün temsilcisi olarak başlangıçta zikretsek de Şeyh Bedreddin'in kendini şekillendirmesinde etkili olan İslam teolojisi, mistik felsefe ve kabala düşüncesinin Spinoza'nın da düşüncelerini temellendirmesinde etkisi vardır. Bunun en önemli iki örneğinden biri İbn Meymun'un fıkirleri, diğeri ise Spinoza her ne kadar eleştirse de kabala düşüncesinin Tanrı'nın içkinliği fikridir. Yani kaynak itibariyle Şeyh Bedreddin'i etkileyen düşünceler buna bağlı olarak da Bedrettin'in düşünce dünyası izlerini Spinoza'ya taşımıştır diyebiliriz.

    Şeyh Bedreddin ve Spinoza' nın Tanrı, Evren ve İnsan anlayışlarındaki benzerliği "Varidat" ve "Etika'' okumalarından hareketle açmaya çalışacağız. Öncelikle Tanrı nedir? Sorusunun karşılığını aradığımızda Bedreddin bu soruyu şöyle yanıtlıyor: "Tanrı, bütün işlerin özünden doğması, olgunluk nitelikleriyle nitelenmiş bulunması yüzünden salt (mutlak) varlıktır, ona Tanrı denmesi bundandır... Tanrı bütün varlık türlerinde görünür, o bir'dir." (V. 28) Tanrı'nın özü bütün nesnelerden beridir, buna karşılık gene ne varsa ondadır, o da bütün nesnelerdedir. Tanrıdan başka bir varlık yoktur. Binlerce görüntüden belirse bile o bir'dir." (V. 31 ). Tanrı "... Özü gereği tümel ve tikel oluştan öncedir" (V. 38). Tanrı mutlak varlıktır o varlık olarak her aşamanın üstündedir," bütün nesneler ondan var olmuştur, her şey odur, o her şeydir" (V. 39). Mutlak varlık kendi içinde zorunlu olan varlıktır. Var olan yalnız Tanrı'dır.

    Spinoza'da ise "Etik"in birinci bölümü Tanrı hakkındadır. O, Tanrı'dan mutlak olarak sonsuz bir varlığı, yani, her biri sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden oluşan bir tözü (subtance) anlıyorum" (E. I; Tanım VI) der. Onda "Herhangi sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden kurulmuş töz ya da Tanrı zorunlu olarak vardır" (E. I; Ö. XI). "Tanrıdan başka töz olamaz ve tasarlanamaz'' (E. I; Ö. XIV). "Var olan her şey Tanrı'da vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz" (E. I; Ö. XV). Spinoza Tanrı'yı sonsuz ve sınırsız bir özü ifade eden töz olarak tanımlar ve şunu savunur böyle bir varlığın var oluşunu engelleyecek hiçbir neden veya akıl bahşedilmesi olanaklı olmadığı için bundan Tanrı'nın zorunlu olarak var olduğu çıkar. (Scruton, 2002; s.52).

    Tanrı evren ilişkisine gelince; Şeyh Bedreddin evreni Tanrı'nın görünüş alanına çıkışı olarak tanımlar. Onun var oluşu görünüş olmasıdır. Evren tanrısal bir varlıktır. Varlık olması nedeniyle "evren soyu, türü bakımından kesin olarak önsözdür (kadimdir, ezelidir), önüne ön yoktur, onun sonradan ortaya çıkışı özü gereğidir, zaman yönünden değildir" (V.15). Evren hangi anlamda alınırsa alınsın, yalnız tanrı ile vardır. Evrende bulunan, görünen ne varsa tanrıdır (Eyuboğlu, 2010). "Her nesne gerçekten tanrıdır. Öyleyse onlardan biri 'ben tanrıyım' derse doğrudur. Çünkü her varlık tanrıdan gelmektedir. Her nesnede varlık özü vardır, hiçbir koşula bağlanmaksızın her varlığa tanrı denmiştir... Gerçekte her şey birdir" (V. 28). "Tanrı bütün varlıklarda görünüş alanına çıkar; bürün varlıklarda onda görünür" (V. 31). "Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir, her nesne her nesnede vardır... bütün evrenler özde gerçekleşir. Bütün evrenler bir tozanda (zerre de, atomda) vardır (V. 4). Evren ve Tanrı ayrımı ise onda tek bir tözün iki yönüdür. Bu durumsa Bedreddin tarafından şöyle ifade edilir; "Mutlak varlık olan tanrının her aşamada iki yönü vardır. Bunlardan biri etkilemektir, tanrı bu durumda etkileyendir. Öteki etki altında kalıştır, tanrı bu durumda da etkilenendir. İlk durumda varlık tanrı, ikinci durumda evrendir" (V.37). Bedreddin'in tanrısı evrendir. O, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (deus siva narure) başka bir şey olmadığını savunmaktadır (Çoban, 20 1 1 , s.2 1 O).

    Spinoza ise, tanrı-evren ilişkisini töz kavramı içinde ele alır. O, evrende varlığına tanık olduğumuz şeylerin bir tek temel varlık ya da tözün değişik görüntüleri olduğunu ve bu tözünde zorunlu olarak sonsuz olduğu görüşündedir. Dolayısıyla doğada başka töz olmaz. Tanrı da doğadan ayrık değil, tersine doğa ile özdeştir. Onun deyimi ile " evrende aynı doğası ya da aynı niteliği olan iki ya da birçok töz olamaz'' (E.1; Ö. V). "Evrende yayılmış olan bütün tikel şeyler Tanrı'nın niteliklerinin duygulanışlarından ve tavırlarından başka bir şey değildirler" (E.1; Ö. XXII). "Tanrının bir niteliğinin mutlak doğasından çıkan bütün şeyler, hem sonsuzdurlar hem de her zaman vardırlar ve böyle olmaları gerekir yani onlar bağlı oldukları sıfata göre ezeli ve sonsuzdur" (E.1; Ö. XXI)

    Görüldüğü gibi Tanrı ile aynı şey olan Doğa, kendi kendisinin ve her şeyin nedenidir. Aynı zamanda Tanrı, kendinde olan tüm şeylerin üretici dinamiğidir. Tanrı aynı zamanda da hem üreten hem de üretilendir (Fransez; 2004; s. 1 47). Bu durumu Spinoza'nın ünlü ikilemiyle söyleyecek olursak, Tanrı aynı zamanda hem "Natura Naturans" (Yaratıcı Doğa) hem de "Natura Naturata" (Yaratılmış Doğa) (E. I; S. 29)'dır. Spinoza Tanrı ile evreni bir tutar. Tanrının iki niteliğine vurgu yapar düşünce ve uzam. "Düşence Tanrının bir niteliğidir, yani Tanrı düşünen varlıktır" (E. Il; Ö. I). "Uzam tanrının bir niteliğidir; yani Tanrı uzamlı varlıktır" (E.II; Ö. II).

    "Varidat" ve "Etika''yı merkeze almak koşuluyla her iki düşünürün benzer yönlerini aradığımız diğer bir sorusu ise; Tanrı ve Evren anlayışlarına paralel olarak insanın konumu nedir? sorusudur. Şeyh Bedreddin'de insan özü ve taşıdığı yetenekler bakımından tanrının benzeridir. Tanrının birtakım özelliklerini taşıyan yalnız insandır... “Adem, yüce tanrının örneği biçiminde yaratılmıştır. Onun görüş biçimi tanrıyı yansıtır. Bu tanrıya benzeyiş özelliği yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz” (V. 8)." insandaki anlayış ve eylemler başka varlıklarda soyut ve daha üstün varlıklarda bulunmaz. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen ululuklar, yücelikler öteki varlıklarda yoktur. Çünkü insan, tanrının en yüce görünüşünün ortaya çıkrığı bir varlık aşamasıdır" (V. 91 ). " . . . bütün işler Hak'tandır, görüntüler onun araçlarıdır, kul görünümünde yalnız Hak vardır" (V. 1 3). Bunun anlamı ise insan tanrıdır, "Hak'' tır, "İnsanla öteki diriler arasında varlığı oluşturan bileşim bakımından ayrılık vardır, bu ayrılık da özde değildir... hayvanda 'hayvan' olan öz neyse insanda da 'insan' olan öz odur; ayrılık yalnız yetenek bakımındandır" (V. 32). Spinoza ise, "Etika'' da insanı Tanrı'nın iki niteliği olan uzam ve düşünceye karşılık olan beden-ruh ilişkisi açısından değerlendirir. Onda "insan, can (ruh) ve ten (beden) den ibarettir" (E. il; Ö.S.XIII). "İnsanın özü tanrının niteliklerinin bazı tavırlarıyla yani düşünme tavrıyla kurulmuştur" (E. l; Ö. KXI). "Burada şu sonuç çıkar ki, insan ruhu Tanrı'nın sonsuz zihnin bir parçasıdır" (E. il; Ö. S.Xl). İnsan ruhunu teşkil eden fikrin objesi cisimdir (beden), yani eylem halinde var olan uzamın bir tavrından başka bir şey değildir" (E. il; Ö. XIII). Spinoza'da ruh bedenle birleşmiştir, çünkü beden ruhun objesidir ve bu nedenle ruh fikri kendi objesiyle birleşmelidir. Ruh bedenle birleşmiş olduğu gibi asıl ruh olan Tanrı'yla da birleşmiş olmalı görüşündedir. Yani "asıl ruh bedenle nasıl birleşmişse, bu ruh fikri de ruhla aynı suretle birleşmiştir" (E. Il; Ö. XXI).

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin izlerini ararken vardığımız sonuçları "Varidat" ve "Etika'' dan yola çıkarak örneklemeye çalıştık, vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz; Spinoza'nın felsefe yapmaya başlarken kendine sorduğu soru "Yaşamı kusursuz olarak nasıl yaşarım" sorusudur. Bu sorusuyla o kendisini sürekli mutlu, dingin ve akıllı bir yaşam biçimine götürecek bir var oluş halini sorgulamıştır. Varmayı umduğu en üstün var oluş hali kalıcı ve sonsuz varlığın bir tezahüründen başka bir şey değildir. Bu soru Şeyh Bedreddin'in düşüncesinde sufınin yaşam yoludur. Aynı zamanda Uzak Doğu mistisizminin felsefi öğreti yolu da budur. Çünkü hepsinin amacı insanı ruhsal esenliğe ulaştırmaktır. Bu esenlik tutkulardan özgür, yaşamı sürekli bir duygu haline getiren ebedi mutluluğun hüküm sürdüğü bir var oluş biçimidir. Bu var oluş; Hinduizm’de "Samadhi", Budizm'de "Nirvana", Zen'de "Sorari'', Spinoza'da "Beatituda"ya erişmedir (Fransez, 2004, s.24-25). Bu aynı zamanda tasavvufta "fenafillah''tır. Yani Şeyh Bedreddin "Vahdet-i Vücut" anlayışının son noktasıdır. Bu ise Spinoza'nın hem Doğulu bilginlerle hem de Şeyh Bedreddin'le şaşırtıcı bir benzerliğini gösterir. Hemen belirtelim ki, bu benzerlik Spinoza'nın ne Bedreddin'den ne de Doğu düşüncesinden etkilendiğini doğrudan görmek anlamında değildir. Zaten elimizde Spinoza'nın Bedreddin'i tanıdığına dair hiçbir veri de yoktur. Ancak onaya çıkan her düşünce bir başka düşüncenin onaya çıkmasına ya da kendinden önceki düşüncelerin izlerini taşımasına doğal olarak yatkındır. Zaten bu durumun Spinoza'da farkındadır. O, "Doğasından belli bir etkinin doğmadığı hiçbir şey yoktur" (E. l; O. 36), derken kendisinin de bu kuralın dışında tutulamayacağının da işaretini vermiştir.

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin' in izlerini görmemize ışık tutan en önemli örneklerden biride her iki düşünürün de Tanrı, Evren ve İnsanla ilgili metinlerinden aldığımız pasajlarda tek bir tözün bütün varlıkları oluşturduğu fikridir. Bu töz de Tanrı'dır. Tanrı ve doğa birdir. İnsanda Tanrı ve Doğadan bağımsız bir varlığa sahip değildir. Spinoza'da Tanrı'nın iki niceliği olan uzam ve düşünce insanda beden-ruh ilişkisine dönüşmüştür. Onlar da tek bir töz olan Tanrı'dadır. Bedreddin'de ise insan Tanrı'nın görüntüsüdür. Her ikisinde de mutlak ve zorunlu olan bu töze bağlı olarak var olan her şeye içkin (immanent) yasa egemendir. Dünyanın hiçbir aşkın (tarascentendal) boyutu yoktur. Bunu kabul ve yaşamına entegre etmek insanın olgunlaşmasının başlangıcı ve ön koşuludur. Yani Tanrı ve Evren birdir. Şeyh Bedreddin'in tanrısı evrendir, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (devs siva nature) başka bir olmadığını savunmaktadır. Evrenin ne başlangıcı ne de sonu vardır (Çoban, 201 1 , s. 15). Spinoza'nın sonradan akli bir ilke olarak kanıtlamaya çalışağı her ne evrense o tanrıdır, her ne tanrıysa o evrendir anlayışı gibi. Bu anlamda Spinoza panteizmine benzer. Ancak Bedreddin'in panteizmi; pankozmik bir panteizm olarak nitelendirilebilir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da Spinoza' nın felsefesini sunmak için seçtiği yöntemin Bedreddin'in yöntemi ile ilişkisidir. Spinoza "Etik"ini geometrici ve akılcı bir yöntemle sunar. Şeyh Bedreddin ise bu yönteme çok yabancıdır. O, sezgisel yöntemle varlık anlayışını temellendirir. İlhamla Tanrı'nın gönüllere ilettiği bilgi anlamındaki "Varidat" zaten bu durumun açık ifadesidir. Demek ki benzerlik düşüncenin sunuş biçiminde değil özündedir.

    Evren, Tanrı ve İnsan arasındaki bu ilişkinin tek bir tözle izahı her iki düşünür de bir başka benzerliğin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. O da varlıklar arasındaki hiyerarşinin olmaması fikri. Bu ise özellikle toplumsal yaşamda her ikisini de döneminin yerleşik düzenleri ile çatışır hale getirmiştir. Şeyh Bedreddin bu anlayışından hareketle Osmanlı siyasal ve ekonomik sistemindeki sınıfsal farklılıklara karşı çıkmış, bütün insanların eşitliğini mülkiyette ortaklık ve siyasal iktidar paylaşımındaki tavırlarıyla göstermişrir. Bu ise onun daha sonraki dönemlerde devrimci yönü olarak dikkat çekmiştir. Ozellikle 20. yüzyılla birlikte sosyalist ve Marksist Türk aydınları üzerinde etkisi hala devam etmektedir. Aynı şekilde Spinoza'da "doğal şeylerin var olduğu ve eylediği güç Tanrı'nın gücü olduğundan, doğal hakkın ne olduğunu kolaylıkla anlarız... çünkü her doğal şeyin, sayesinde var olduğu ve eylediği güç, Tanrı'nın mutlak biçimde özgür olan gücünden başka bir şey değildir" (TP. II; 13). İfadesi ile özgürlük ve demokrasinin inşasının önünü açmışrır. Ayrıca Spinoza'nın evrenin tümünde egemen olan içkin yasası fikri Marx'ın toplumsal çözümlemelerine kaynak olmuştur.

    Son söz olarak diyebiliriz ki; Spinoza'da Şeyh Bedreddin'in izlerini ararken sadece benzer yönleri görmekle kalmadık aynı zamanda her ikisinin de bazı durumlarda ortak kaderi de yaşadıklarını gördük. Örneğin her ikisinin de eserleri özellikle "Varidat" ve "Etika'' ölümlerinden sonra üne kavuşmuştur. Her ikisi de egemen inanç tarafından dinsizlikle ve bozgunculukla suçlanmış bunun sonucu olarak Şeyh Bedreddin astlarak idam edilmiş Spinoza ise Yahudi cemaati tarafından aforoz edilmiştir. Oysa her ikisi de farklı yöntemden hareket etse de güçlü bir TANRI inancına sahiptir.

    - Müslim Akdemir, Spinoza'da Şeyh Bedreddin izleri

    Kaynaklar
    •Çoban, Barış (2011) Tarih-Ütopya-isyan Şeyh Bedreddin, İstanbul; Su Yayınevi.
    •Eyuboğlu, İsmet Zeki (2010) Şeyh Bedreddin Varidat, İstanbul; Derin Yayınları.
    •Fransez, Moris (2004) Spinoza'nın Tao'su, İstanbul; Yol Yayıncılık.
    •Gölpınarlı, Abdulbaki (1966) Simavna Kadısıoğ/u Şeyh Bedreddin, İstanbul, Eti
    Yayıncılık.
    •Scrutor, Roger, (2002) Spinoza, Çev. Cemal Atila, İstanbul; Altın Kitaplar Yayınevi.
    •Spinoza, (1984) Etika, çev. Hilmi Ziya Ülken, İstanbul; Ülken Yayınları.
    •Spinoza, B. (1997) Ethics, Translated by Andrew Boyle, Everyman.
    •Spinoza, 8. (2000) Political Tredise, Translated by Samuel Shirley, İndianapolis.
    •Yalkaya, M. Şerefettin (2001) Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul; Temel
    Yayınları.
  • Bugün itibariyle 1.yilimi doldurmaktayim.Çok garip biraz da buruk bir his kaplıyor nedense yüreğimi.Çok şey yazmak isteyip de aynı anda hiçbir şey yazmama isteğiyle dolu içim.Yine de an'larin hatırı üzerimde kalmasın diye bugünkü tarihe müsaadenizle şerh düşmek istiyorum.

    Hafizami yoklayip geriye doğru sardığımda günleri 1k'nin bana kattıkları hiç şüphesiz tartışılmaz.Kitap okumayı seviyordum ancak bu platform sayesinde daha bilinçli bir okuma yaparak yol haritamı cizmis oldum.En azından nasıl bir güzergah izleyeceğim konusunda yol emniyetimi sağlama noktasında fikir edinmiş oldum.Bu bana göre önemli bir mevzu hani şairin dediği gibi "zaman kısa,yol uzun,ben yorgunum" misali :)) vakit kısa
    ,okunacak kitap sayısı çok kendime iyilik etmek istiyorsam şayet; en değerli vaktimi yanlış kitaplarla israf ederek zamanımı heba etmek istemiyorum.Yine de derin okuma boyutuna gecemedim henüz.Nitelikli okurlar var okudugunun hakkını veren.Gercekten gerek yorumlar gerekse incelemeler sayesinde zihnimde temeli cok da sağlam olmasa bile bir inşaat oluşmaya basladi heybemde biriktirdiklerimle. Bilenler bilir siteye kayıt olduğumdan beri buradaki okuduklarimi sadece okuma ceteleme eklemek istedim.Unutkanim yenilenmek ve tazelenmek için önemli bir fırsat oldu benim için.

    Okumanın yanı sıra yazmak,kendimi ,hislerimi ifade etmek noktasında da sitenin önemli bir katkısı oldu.Yazmaya cesaret kazandım bir nevi.Kalbimin kapilarini actim yani misafir ettim sizi bazen gonulden :)) Cünkü okumuş olduğumuz her bir kelime eğer dikkatimizi verirsek; biz farkında olmasak bile bilincimizde veya kalbimizde bir şekilde tohum olarak saklı güzellikleri bünyesinde barindirarak zamanı geldiğinde çok farklı şekillerde meyvesini vererek tezahür edecektir.Buna inandım ve bir şekilde yazmak noktasında ,inceleme ise şayet adı ne derseniz bilemiyorum o noktada azmetmek istedim.Profesyonel degilim kesinlikle.Ama edebihayat'ı seviyorum.Edebiyat demedim dikkat ederseniz edebihayat çünkü okuduklarimi adeta yaşayan birisi olduğum için 'yasama ve gönüllere dokunmak ' en büyük mutlulugum.Hislerini kaybetmiş bir dünyada duygulara biraz da söz hakkı vermek istedim çok mu ?

    Bundan dolayı yazmak eylemine de ayrı bir ehemmiyet verdim.Okuduklarim uçmasın ,gönlümde demlensin diye.Ancak son zamanlarda bu isteğim de azaldı.Yazmayi azalttim yani bilincli olarak.Beklentiler de yoruyor insanı galiba.Bu şekilde kafam daha rahatmis onu fark ettim.

    Şiir okuma alışkanlığım yoktu buradaki şiirsever kitap dostları vesilesiyle tabiki şiir okudukça ayrı bir iştahım arttı.Sayelerinde şiir okuma alışkanlığı kazandım.Ve gerçekten de kalbimin gidasiz kaldığını hissettiğim anda bir koşu gidip dizelere tutunmak, yüreğimin dehlizlerine beraber kulaç atmak muhteşem bir duygu.İyi ki şiirler var kalbinizin en gizli siginaklarina sahit olup;sessiz ve dilsiz çok güzel tercümanlık yapıyorlar.Savurup dagitmiyorlar sizi bilakis derleyip toparliyorlar,iyilestiriyorlar..
    Hmm..bir de İzdiham var tabiki.O da en başta Ferman Bey ve izdihamistler :) vesilesiyle oldu.Minnettarim.Neydi kalbi olana zormuş yaşamak ? :)) Buradan çıkıyorum girince içerisine çıkmak zor biliyorsunuz.Bu konuda uzuunca fikirlerime sahitsiniz zaten.

    Erhan Bey vesilesiyle gerçekten emekleri çok üzerimizde,
    çabalari ortada.Sitede gercek manada kıymetinin bilinmesi önde gelen isimlerden.Belki farklı isimler de vardır ancak Erhan Bey birikimlerini paylaşma noktasında cömert bir insan.Verici yani.Her ne kadar tembel bir öğrenci olsam da :)) Sayesinde öykü denen bir türden aynel yakin haberim oldu.Neden öyle söylüyorum çünkü uzak bir türdü benim için.Daha doğru bir ifadeyle tanimiyordum.Gayretiyle öykü ve öykücülere başlangıç dahi olsa bir merhaba diyebildim.Yazmaya heveslendirdi şahsen beni.Biliyorum bu konuda zerre kabiliyetim yok ama emeklerini gördükçe vaktimi ayirmak istedim.En önemlisi sevdim öykü türünü.Yasamla iç içe çünkü.Hayata ve insanlara karşı daha farklı bir gözlem yeteneği kazandığımi düşünüyorum artı bir özellik olarak.

    Rengarenk bir aile burası kitap dostları.Mavisi de mevcut ,pembesi ,moru da...Siyahı da var tabiki.Bazen çok sivri,keskin,gönüllere paldır küldür girip kanatan üsluplarla karşılaşınca üzüldüm tabiki.Ancak herkes kendisine yakışanı yapıyor bunu da unutmamak gerekir.Bazen yorumlarda öyle cümleler görüyorum ki ben utanıyorum başkalarının yerine.Bir gönlü incitmek bu kadar ucuz olmamalı arkadaslar.Sanal alem diye görmüyoruz bilmiyoruz diye har vurup harman savurmak , yakıp yıkmak karakterinize ayrı bir anlam katmiyor emin olun.Sizi daha bir farkli gostermiyor yani.Olanı daha bir öne cikariyor.Sadece ikiyüzlülüğünüzü biraz daha kuvvetlendiriyor.Mevcut karakterinize netlik katarak kimliğinizi daha bir görünür hale getiriyor.Kelimeler mananın taşıyıcısı değil midir netice de.Yüregimizden geçenlere dilimiz sadece tercümanlık yapıyor unutmayalım.Kirliyse yüreğimiz berrak bir hitabet zaten olmaz!

    Dedim ya rengarenk diye.Guvenimi ve samimiyetimi kaybettiğim,insanlarla arama mesafe koyduğum belki de uzaklaştığım anlar da oldu.Hatta siteye karşı bir soğukluk.İctenlik benim için çok önemli bir duygu arkadaşlar.Özü sözü bir olmak ,şeffaf olmak yani.Bazi arkadaşlarla aramıza mesafe girdi ancak rahat olsunlar benden yana bu sadece etki- tepki meselesi.Samimiyetsizligi kelimeler üzerinden bile olsa fark eden hassas bir alıcıya sahibim.Benim de istemeden bile olsa kırdığım arkadaşlar varsa özür diliyorum gerçekten bilin ki istemeden oldu.Ama arkadaşlar şunu unutmayalım bir hayatın içinde binbir hayat yaşayan ,bambaşka imtihanlarla meşgul olan kitap dostlarımız var.Herkes her şeyi elbette ki bilmiyor."Bizim birbirimizi yargılamaya değil ,anlamaya ihtiyacımız var."Anlasilmak da değil mesele inanın saygı sadece saygı duyulsun en büyük iyilik bu zannediyorum.

    Bizim parçalamaya değil zaten imtihanlarimizda bölük pörçük olmuşuz tamamlamaya ihtiyacımız var.Fikirler yönüyle zengin bir hazine burası.Herkesten alacagimiz bir yön muhakkak vardır.Birbirimize 'katkı' sağlayarak cogalacagimiz,muhabbette ittifak edeceğimiz yönler vardır muhakkak.Bundan dolayı bir dizide geçtiği gibi "Farklılık kötü bir şey değil ,alışkın olmadığınızdır" diye bizim zihin konforumuza aykırılık teşkil ediyor diye gerek fikirler gerekse özel gereksinimler yönüyle kimseyi itmeye ,dişlamaya hakkımız yok.Fikirlere açık olmak gerekiyor arkadaşlar bir psikoloğun dediği gibi daha önce de paylasmistim " aynı düşüncedeki insanlar ruhunuza,farklı düşüncedeki kişiler zihninize iyi gelir" diye bunu düstur edinebiliriz .Bizim birbirimizi itmeye değil ,sımsıkı tutmaya ihtiyacimiz var .

    Bana kizmayin arkadaşlar madem kitap dostuyuz bu serzenislerim inanin en başta kendi nefsime..Demek ki rahatsız olmuşum ki kalbimin sızlanması ondan.Bir de okuyup da değer veren arkadaslara ortak bir mesajım olsun sağ olun hediye noktasında çok dusuncelisiniz ancak prensip olarak kabul edemiyorum.Lutfen bu kararima saygı duyulsun arkadaslar😪Bu arada gerçekten takip etme noktasında kitap dostlarini buradaki amaçlarını asmadiklari müddetçe herhangi bir elemeye tabi tutmuyorum.Beni takibe deger gorduyseniz ayrica tesekkur ederim.Ancak edebiyat alaninda cok yeniyim,acemiyim yani bilginiz olsun.Cok takipcim olsun diye de bir derdim yok.Ancak gönül ister ki herkesin fikirlerine misafir olayım ama yetişemiyorum arkadaşlar.Bir de uzuldugum takip edip edip sonra takipten cikarak kendisine kişi kazandırdığını düsünen egosunu tatmin eden arkadaslar inanin fark ediliyorsunuz.Bunun icin ozel bir çaba harcamadim.Bir vesileyle sayfalarina bir girdim, karsima çıktı yani. Haber vereyim eger vakit bulursam cikacagim onlari takipten :)) Zaten karar aldım kendimce çok fazla girmeyecegim çok da inceleme vs.yapmayi düşünmüyorum.Gerektigi kadar ,değeri kadar.En güzeli sonra kendim üzülüyorum.Ancak alintisini tekrardan paylaştıgim için engellemeler veya ideolojimden dolayı akreditasyona maruz kalmak üzücü yani arkadaşlar.Hayir sadece anlamlandiramiyorum.Okuyan insana yakistiramiyorum..Kelama yasak konulması acizligi !

    Son olarak çok değerli dostlar tanıdım 20-25 kişi ...Tek tek isimlerini yazmak isterdim ama unutacağım isim çıkarsa diye tedirginim.Birisi var ki cok özel.Zaten biliyorsunuz.Sitede bu tarz güzel dostluklar da biriktirebilirsiniz yani.Sahsen benim bile ümidim yoktu ama oldu yani :))Ama suradan cikarimda bulunabilirsiniz bence kiminle gönüllü olarak etkileşimde bulunuyorsam bir şekilde o insan ve de fikirleri benim için değerlidir.Samimiyeti ve karakteri yönüyle taktir ediyorum zaten bazı arkadaşları.İyi ki varsiniz.İnanin burasi da sizinle guzel.Cekilmiyor yoksa baska türlü.İnsan insanin sozunde dinlenirmis ya bazen bir söz,bir dokunus,bir hasbihal iyi gelebiliyor emin olun.Yazarin dediği gibi; Bizi kendimizden gecirecek olana değil,kendimize getirecek olana ihtiyacimiz var.Bizi iyileştirecek olana, hatırlatacak olana,derleyip toplayacak olana ihtiyacımız var be arkadaşlar.

    Not: Biraz uzun oldu ama farkında değilim.Hakkinizi helal edin.İçimden geçenleri dillendirmek istedim sadece.
  • Siyasi ifadeler ve edebi deyimler gerçekte birtakım etkiler yaratır. Konuşma veya eylem modellerinin yanı sıra makul yoğunluk rejimlerini tanımlarlar. Görünenin, görünen ile söylenebilen arasındaki yolların ve var olma, söyleme ve yapma tarzları arasındaki ilişkilerin haritalarını çizerler. Makul yoğunluk, algılama ve bedensel yeti çeşitlemelerini tanımlarlar. Böylelikle belirsiz insan topluluklarını etki altına alır, boşlukları genişletir, sapmalar için yer açarlar; hızları, yolları ve insan topluluklarının bir duruma bağlı kalma, durumlara tepki verme, imgelerini fark etme biçimlerini değiştirirler.
  • ''Yok, hayır. Ortada suç falan yok. Birkaç kilometrelik alana sıkışmış dört milyon insanın itişip kakışmasından kaynaklanan şu önemsiz, küçük olaylardan biri sadece. Böyle yoğun bir insan sürüsünün içinde etki-tepki sonucu her çeşit olayın meydana gelmesi bence pek tuhaf sayılamaz.''
  • BİR ORTADOĞU MASALI

    Bilirsiniz belki, aslında Ortadoğu diye bir yer yoktur.
    19. yüzyılda başlar hikayesi… Yine bir İngiliz masalı olarak…

    Bir varmış, bir yokmuş,
    İnsanlar koyun olunca
    Kurtlar da çoban olmuş başlarına
    6 milyarlık sürüyü, boy boy, soy soy ayırmışlar.
    Aralarına sınırlar koymuşlar.
    Yüksek yüksek, derin derin sınırlar.
    Sınırlar içinde, sınırlar…
    Dikenli teller, taş duvarlar, mayınlar…
    Topraklarına fesat tohumları ekmişler.
    Koyunlar, kin başakları, nefret yaprakları yemişler.
    Koç olmuşlar, tokuşmuşlar.
    Yere düşenin leşini, leş yiyiciler kaldırmışlar…

    Önce siyah beyaz kutulardan izledik Ortadoğu’yu,
    Televizyon, Ortadoğu’dan daha yeni bir icattı…
    Ekranlara yansıyan görüntüler, bize çok uzak bir coğrafyadan gibiydi
    Zaten hepimizin bolca telaşı vardı…
    İsrail diye bir devlet kurulmuştu mesela 1948’de…
    Krallıklar, genç subayların kralları devirdiği topraklar.
    Panarabizm – Nasır devrimi- Baasçılık akımları falan derken,
    Baktık, yerleşimler, işgal politikaları Filistin’de…
    Arap-İsrail savaşı sonra..
    Diktatörlükler, krallıklar, yoksul halklar..
    Petrol zengini şeyhler…
    Hepsinin, ötesinde-berisinde savaşlar, işkenceler, mülteciler, acılar…
    Ve hepsi siyah beyazdı başlangıçta…

    Sonra renklendi kutular,
    Bombaların rengi değişti, kanın rengi değişti.
    Siyahlar kırmızı, beyazlar isli bir dumana dönüştü.
    Evimizdeki küçük dünyamız renklenmişti…
    Açtık gözlerimizi, diktik kulaklarımız ve anlamaya çalıştık ‘Ortadoğu’ yu…
    Rengi kızıl…
    Kokusu ağır…

    Osmanlı’nın yıkılışının ardından başlayan,
    Yarım asırı aşkın bir süredir devam eden,
    Sömürgecilerin bölgeye girişiyle;
    ‘Osmanlı’ya ihanet eden Araplar’ senaryolarını yazdılar bizim zihinlerimize
    Kimse ‘Medine müdafasını’ , ‘Zeytin dağı’nı okumamıştı zaten.
    Hepimiz milli eğitim müfredatlarının anlattığı hikayenin bir parçası haline geldik
    Sandık ki, sadece biz böyle büyüdük.
    Halbuki Arap çocukları da böyle büyütülmüştü.
    Türkiye’de biz, andımızı okurken,
    Onlar da kendi ülkelerinde ‘antlarını’ okudular.
    ‘Osmanlı işgalinden’ bahsetti birileri onlara,
    Bize de ‘Arapların ne kadar hain’ olduklarından bahsettiler

    Sonra hepten koptuk biz bu coğrafyadan…
    Ekran kutularında izlediklerimiz, zaman içerisinde internetin sağladığı imkanlarla çok daha çabuk ulaşmaya başladı evlerimize.
    Başkaları bir sürü hikaye yazdı.
    Biz o hikayeleri okuduk.
    O hikayelerin kurbanı olduk.
    Hiç tanımadığımız adamları sevdik, ekranlardan izleyerek.
    Hiç tanımadığımız adamlara düşman olduk.
    Sonra başımızı kaldırdık,
    Bi bakalım dedik, ne oluyor gerçekte diye?
    Her coğrafya, kin ve öfke dolu bir nesil yetiştirmişti.
    Bazı ülkelerde mezhepler arasında farklılıklar vardı,
    ‘Mezhep çatışması kaçınılmaz’dı..
    Bazılarında etnik unsurlar ‘birbirleriyle asla anlaşamazdı’
    Cetvelle çizilmiş sınırların ötesinde, ‘aynı etnik unsurlara ve aynı mezheplere bağlı olanlar ise, farklı kabilelerdendi, onlar da birbirlerini öldürmeliydi’
    Öldürdük…
    Öldürüyoruz…
    Belki öldürmeye devam edeceğiz…
    ‘Radikal İslamcılıktan’ bahsettiler bizlere.
    Radikal İslamcı ‘terör örgütlerinden’ sonra.
    Baktık, bunların bütün faaliyet alanları, bizim coğrafyamız.
    İslam coğrafyası…
    Bi film yaptılar.
    Bir köydeki adamın hayat hikayesinden bütün dünyanın haberi oldu.
    Gözlerimizi kapattılar, Gazze’de, Somali’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ölen çocukların hikayelerinden hepimiz bihaber kaldık!
    Somali’de eş-Şebab’ı anlattılar bize, Afganistan’da Taliban’ı, el-Kaide’yi, Yemen’de Husiler’i, Irak’ta Işid’i, Filistin’de Hamas’ı, İslami Cihad’ı, Lübnan’da Hizbullah’ı, Mısır’da İhvan’ı, sonra başka radikal İslamcı terör örgütlerini…
    Onların terörist olarak tanımladıkları…
    Onlara karşı savaşanlar,
    Sonra birbirlerine karşı savaştılar…
    Sovyetler Afganistan’ı işgal etti…
    Hollywood, filmler yaptı Afgan mücahitlerle ilgili.
    Ve zihnimize kazıdı, ‘Amerika’nın Afgan cihadına verdiği desteği’,
    Afgan halkının cihadı kutsandı(!)
    Taliban, Avrupa’da, Amerika’da ofisler açtı.
    Sonra Sovyetleri kovdu mücahitler.
    Birbirlerini öldürmeye başladılar.
    Bir gün geldi, Amerika ‘teröre karşı başlattığı mücadelede, Afganistan’ı işgal etti’
    ‘Bütün mücahitleri, terörist’ ilan etti…
    Hollywood senaryoyu değiştirdi.
    Hikaye yeniden yazıldı.
    Biz yine onların hikayelerini dinledik.
    Yine onların hikayelerinde anlattıklarına itimat ettik.
    Bugün Arap isyanlarından bahsediyoruz.
    ‘Arap baharı’ dediler ona da…
    Tunus’ta ateşlendi, mısır’da 30 yıllık mübarek’i devirdi bir şubat gününde.
    Libya’ya, Nato müdahale etti. 40 yıllık Kaddafi diktatörlüğü devrilene kadar bütün ülkeyi vurdu uçaklar.
    Yemen’e, Suriye ve Bahreyn’e sıçradı.
    Hepsini aynı kefeye koyduk.
    ‘Arap halkları, diktatörlere başkaldırıyor’ dedik.
    Oysa Tunus’ta olanla, Libya’da olan birbirinden farklıydı.
    Yemen’de yaşananla, Suriye’de, Bahreyn’de yaşanan da…

    Ortadoğu malum, kanayan yaramız.
    Üzerinde mutabık oldukları tek bir konu vardı İslam ülkelerinin.
    O da Filistin meselesi…
    Mali’de el-Kaide’ye karşı Fransızların operasyonlarını, Afrika İslam ülkeleri: ‘Fransa’nın teröre karşı müslümanlara verdiği destek’ olarak değerlendirdi ve teşekkür etti Fransa’ya…

    Birileri Esed’in katliamlarını kınamak istedi, başkaları izin vermedi.
    Esed’in katliamlarını ‘kınayanlar’, Bahreyn’e tankalarını gönderip, halkı katletti.
    Esed’e ses çıkarmayanlar, onlara tepki gösterdi.
    Yemen’de vekalet savaşı,
    Suriye’de vekalet savaşı,
    Irak’ta vekalet savaşı…
    Saddam’a ‘diktatör-mücrim’ dedi birileri,
    Başkaları halk kahramanı ilan etti.
    Yemen’de posterleri asıldı sokaklara… Filistinliler için direnişin simgesiydi.
    Iraklıların kabusu. Halepçe’nin, Enfal’in katili Saddam.
    Birleşik devletlerin en yakın müttefiki, Amerikan operasyonuyla devrildi yıllar sonra..
    31 Aralık günü, kurban bayramı sabahında idam edildi.
    ‘Müslümanlara bayram, Hristiyanlara noel hediyesi verildi’

    Tüm bunlar yaşanırken,
    İslam dünyası liderleri, iktidarlarını güçlendirme telaşındaydı hep.
    Filistin davasının hamisiydi sözde hepsi.
    Zaten bütün bu coğrafyanın, İsrail terörüyle görmek istediği bir hesabı vardı.
    Liderlerinin tamamının ise İsrail’le doğrudan ya da dolaylı ilişkileri…

    Gazze defalarca vuruldu…
    Hatırlıyorsunuz değil mi? Ne çok çocuk öldü! Ne çok anne acıya gömüldü çığlık çığlığa…
    Hep hayıflanırım, biz o filmlerden bir tane bile yapamadık.
    Tek bir Filistinli çocuğun hikayesini dünyaya anlatamadık.
    Annesiyle helalleşerek uykuya dalan, sabahın ilk ışıklarından evvel, tepesine yağan bombaların tesiriyle parçalanan, gözlerini sonsuza dek kapatmış nice Filistinli tomurcuğun cesetleri sadece toprağa gömüldü…Unutuldular…

    Şimdi, bu doğrudan yahut dolaylı ilişki sahiplerinin bir kısmı, ordu kuruyor Yemen’de Husi tehdidine karşı.
    Beriki Amerikan işgalini fırsat bilmiş Irak’ta mezhepçilik peşine düşmüş…
    Filistin halkı 1948’den beri, İsrail’in işgal, katliam, işkence ve tecrit politikalarıyla karşı karşıyayken, Müslüman Arap ülkelerinin aklına ordu kurmak ve İsrail’in karşısına koymak diye bir şey gel(e)medi
    Şimdi aslında hikaye şuydu:
    Arap isyanları başladığında Libya’ya ‘Kaddafi’yi devirmek-halkı özgürleştirmek için’ uçaklarını ve tanklarını gönderenler,
    Bahreyn’e, rejimi ayakta tutabilmek için gönderdiler ordularını.
    Her yerde ‘İslam ümmeti uyandı, ayaklandı. Arap baharı yaşanıyor, devrimler geliyor diyen birileri, Suriye’de! ‘Orada devrim olamaz-orası bizim etki alanımızda-kontrolümüzde’ dedi.
    Askerlerini gönderdi, rejimi ayakta tutmaya çalıştı.
    Amerika ve batı, ‘demokrasi hamisi’ olma iddialarına karşın, Mısır’da darbeci Sisi’nin meşruiyet kazanmasına çabaladı.

    ‘Birileri büyüdükçe budandı, diğerleri küçüldükçe sulandı’
    Mezhepler, yoksa etnik unsurlar, yoksa kabileler…
    Ha bu arada, diktatörler falan devrildi, yine yerseniz.
    Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
    Herkes öldü, her yerde patladı bombalar
    Petrollerini özenle korudu demokrasi hamileri.

    Şimdi böyle enteresan, böyle kocaman bir fotoğrafın belki birkaç sayfaya sığmayacak özeti.
    Ancak bu iş bittiğinde, bir şey göreceğiz.
    O da: yerle yeksan edilmiş Suriye, Libya, Yemen, Irak, Afganistan, Pakistan, Somali ve bu coğrafyanın insanları…
    Hepsi müslüman, hepsi mustazaf olan, bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye çalışan, bu toprakların çocukları….
    Öldürülenler, katledilenler, katledenler… savaşın mağdur ettikleri… kadınlar, çocuklar, adamlar, gençler, yaşlılar….
    Ölüyoruz…
    Öldürüyoruz…
    Birileri seyrediyor…
    Onların silahlarıyla, birbirimizi öldürüyoruz…
    Ne korkunç ki, öldürmeye devam edeceğiz….
    Keşke biraz sakin olabilseydik…
    Bir gün hepimizin sakin olmaya ihtiyacı olacak..
    Hepimizin kardeşliğimizi hatırlamaya ihtiyacı olacak…
    Bi sakin olabilseydik… kardeş kalabilseydik… belki bambaşkaydı bu masal…

    M. Akif Ersoy
    Mart 2015

    https://youtu.be/aAyv8bSrxBg