• Missouri Zırhlısı ve ABD'nin Türkiye'ye girişi

    5 Nisan 1946'da İstanbul'a varan ABD savaş gemisi Missouri Zırhlısı'nın bu ziyaretinin resmi nedeni 11 Kasım 1944'te ölen Türkiye'nin ABD Büyükelçisi Münir Ertegün'ün naaşını Türkiye'ye getirmektL Ancak esas amaç Soğuk Savaş'a girilirken Sovyetler'e "Türkiye'nin yanındayız" mesajı vermekti ve ziyaret buna uygun bir çerçevede gerçekleşti. Missouri'nin Türkiye'ye geldiği gün ABD Başkanı Truman, Ordu Günü dolayısıyla yaptığı konuşmada şöyle diyordu: Gözlerimizi Yakın ve Orta Doğuya çevirdiğimiz zaman vahim meseleler arz eden bir bölge ile karşılaşıyoruz. Bu bölgede geniş tabii kaynaklar vardır, En işlek kara, hava ve deniz yolları buradan geçmektedir. Bu bakımdan büyük iktisadi ve stratejik önemi vardır. Fakat bu bölgedeki milletlerin hiçbiri ne yalnız, ne de birlikte kendilerine yöneltilebilecek bir tecavüze karşı koyabilecek kadar kuvvetlidirler. (Küçük, 2003: 362) Truman'ın ne kastettiği açıktır: Ortadoğu stratejik önemi ve sahip olduğu doğal kaynaklar sebebiyle ABD'nin göz ardı edemeyeceği bir bölgedir ve buradaki ülkeler Sovyet etkisi altına girmemeli ya da sosyalistleşmemelidir. Ancak bu etkiye direnmeye tek başlarına ve hatta birlikte güçleri yetmeyeceği için, başka bir güce, yani ABD'ye ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla Missouri Türkiye'ye esas olarak büyükelçinin naaşını değil, bizzat ABD'yi getirmektedir. Aynı günlerde ABD ile Türkiye arasında, Truman Doktrini ve Marshall Planı'nın öngördüğü şekilde Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın imzalanması da şüphesiz ki bir tesadüf değildi. Hükumet bu ziyarete büyük önem vermiş, ABD'li misafirler için özenli bir program hazırlamış, bu programı da basınla paylaşmıştır. Amerikan askerleri için hazırlanan program şöyledir: Missouri, Çanakkele Boğazı dışında deniz birliklerimiz ve Yavuz tarafından karşılanacaktır. Cenaze törenle Dolmabahçe'ye çıkarılacak ve burada askeri bir tören yapılacaktır. Törene Amerikan askerleri de iştirak edecektir. 5 Nisan günü akşamı İstanbul basın mensupları gemiye davet olunacaklar, gemide Amerikan Basın Ataşeliği tarafından bir kokteyl parti verilecektir. Ziyareti memleketimizde büyük yankılar doğuran Missouri için PTT tarafından hatıra pulları hazırlanmıştır. İnhisarlar İdaresi de Missouri adıyla sigaralar hazırlatmıştır. Missouri İstanbul'da dört gün kalacak, dağıtılacak kartlarla günde iki saat halk bu dost gemiyi ziyaret edebilecektir. Misafirler şerefine balo ve ziyafetler verilecektir. Amerikalı subay ve erler bütün nakil vasıtalarında parasız seyahat edebileceklerdir. (Bozkurt, 2008: 39) ABD'li misafirleri iyi ağırlamak ve rahat ettirmek için belediye Karaköy' den Beşiktaş'a kadar olan kısımdaki evleri ve dükkanları boyamış, genelevler onarılmış, boyanmış, hayat kadınları muayene edilmiş, eğlence mekanlarının kapılarına "welcome" yazan pankartlar asılmıştır. Halka ABD askerlerine nasıl davranılması gerektiğiyle ilgili uyarılarda bulunulmuş, devlet memurlarına eğitim verilmiştir: Dostlara incelik olsun diye Amerikan askerlerinden para almayacaklarını gazetelerle duyuruyorlardı. Köşe bucakta esnaf uyarılıyor, Amerikan askerlerinin para vermeye zorlanmaması, hesapların hükümet tarafından ödeneceği söyleniyordu. Polislere Amerikan askerlerine karşı "nazik davranma" dersleri veriliyordu. Derslerin amacı kısaydı. Polisler yalnızca her şeye evet demesini öğreneceklerdi. (Bozkurt, 2008: 52) O dönemin tanıklarından biri olan Altan Öymen, İstanbul esnafının sadece misafirperverlik duygularıyla hareket etmediğini, askerlerin turist ve dolayısıyla alışveriş yapacak kimseler olarak görüldüğünü anlatır: İstanbul'un o zamanki Abanoz Sokağı, İstanbul'a bu kadar büyük bir denizci topluluğunun gelişine ilk defa şahit olacaktı. Bunun heyecanı içindeydi. O topluluktan sokağı ziyaret edecekler olursa, onlara mahcup olmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. İstiklal Caddesi'ndeki dükkan sahipleri de Amerikalı denizcilerin satın alabileceklerini düşündükleri hatıra eşyasını stoklamaya çalışıyorlardı. Kısacası her çeşit esnaf şunun farkındaydı: Gelenler, Amerika'nın Türkiye'ye destek verişinin temsilcileri olarak konukseverliğimizi hak etmişlerdi ama, aynı zamanda "turist"tiler. Dolaştıkları yerlerde biraz para bırakacaklardı. (Öymen, 2012: 5 14) Missouri Zırhlısı'nın Türkiye'ye gelişinin büyük bir heyecan ve etki yarattığı açıktır. O günlerde "Missouri" adlı bir sigara çıkarılmış, şiirler yazılmış, Ankara' da "Missouri" isimli bir lokanta açılmış, başka bir lokanta, ismini "Washington" olarak değiştirmiş, Rus salatasına Amerikan salatası denilmeye başlanmıştır. (Öymen, 2012: 516) Dönemin siyasileri ve kalem erbabı da ziyaretten son derece memnundur. Başbakan Şükrü Saracoğlu hislerini, "Minnettarlığımı tebarüz ettirirken derin bir zevk içindeyim. Dünyanın en mükemmel çocuğu olan Amerika ve Amerikalılar, ellerinde insanlık, adalet, hürriyet, medeniyet bayrakları olduğu halde sağlam ve metin adımlarla yürümektedirler," cümleleriyle ifade etmiştir. Cumhurbaşkanı İnönü ise gazetecilere, "Amerikan donanmasına mensup gemiler bize ne kadar yakın bulunurlarsa o kadar iyi olur," demiştir. (Bozkurt, 2008: 43) Dönemin basınında yapılan değerlendirmelerde de ziyaretten duyulan memnuniyet ve olağanüstü bir Amerikan hayranlığı göze çarpmaktadır. Falih Rıfkı Atay'ın "Missouri" adlı yazısı bu memnuniyet ve hayranlığın en iyi örneklerinden biridir. Atay yazısında şöyle demektedir: . . . Amerika'nın ne istediğini biliyoruz; hür, eşit ve egemen milletlerin ortaklaşa güvenliğine dayanan harpsiz, saldırışsız, sadece ahlak ve kanun bağlaşma ve antlaşmalarının hüküm sürdüğü bir dünya! Böyle bir dünyada yaşamak isteyen herkes, Amerikan bayrağında kendi talih yıldızını da görür. (Bozkurt, 2008: 46) Cihat Baban ise ABD'yi "muasır medeniyet"in timsali ve Türkiye'nin örnek alması gereken ülke olarak gördüğünü şu sözlerle anlatmaktadır: "...Atatürk'ün Türk Milletine Onuncu Yıl Nutku ile göstermiş olduğu Türkiye'yi muasır medeniyetlerin fevkine çıkaracağız ideali, üstün medeniyeti ile muasır dünyayı temsil eden Birleşik Amerika'ya yakınlaşmanın onun sihirli elleri ile insanlık alemine getirmiş olduğu yüksek medeniyete kucak açmanın Türk milleti için zaruret olduğuna en manalı bir işaretti. Atatürk'ün bu isteği bugün tamamiyle yerine geldi. (Bozkurt, 2008: 50) ABD zırhlısının Türkiye'ye gelişine dair tek çatlak ses ise sosyalistlerden çıkmış, örneğin Mehmet Ali Aybar "Her Şeyden Evvel ve Her Şeyin Üstünde İstiklal" adlı yazısında şöyle demiştir: Tarihimizin en kritik anlarını yaşıyoruz: İstiklalimiz tehlikededir. Ve işin korkunç tarafı şudur ki, istiklalimize kastedenler bu sefer ordularla değil, bir yardım teklifinin yaldızlı paravanası arkasına gizlenerek üzerimize yürüdükleri için Türk milleti kuşkulanmıyor. Ve mahirane, mahirane olduğu kadar hainane bir propaganda da bu kuşkusuzluğu arttırmağa, istiklalimize kastedenleri bir kurtarıcı gibi göstermeğe çalışıyor. Bu gibi hallerde hakikati gören namuslu her Türk'e mukaddes bir vazife düşer: Her ne pahasına olursa olsun hakikatleri haykırmak . . . (Bozkurt, 2008: 51) Missouri ziyaretinin ardından Türkiye-ABD yakınlaşması derinleşerek devam edecek, Türkiye'nin Soğuk Savaş'ın ileri karakolu olma süreci hızlanacaktır. Truman Doktrini, Marshall Planı ve antikomünizm 1947 yılının Şubat ayında ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Acheson, Temsilciler Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada şöyle der: Türkiye ve Yunanistan'ın yıkılması ve iki ülkede totaliter rejimlerin kurulmasının Ortadoğu ülkeleri üzerinde etkisinin ne olacağını anlatmama gerek yok... Öte yandan, Yunanistan ve Türkiye'nin, özgürlük ilkelerini sıkı sıkıya bağladıkları ABD'den yardım gördükleri zaman bunun morallerini ve iç gelişmeleri üzerindeki etkisini bir düşünün. Türkiye ve Yunanistan'da elde edilecek sonucun Boğazlardan Çin Denizi'ne kadar olan geniş bölgede nasıl büyük bir ilgi ile izleneceğini söylemek çok abartılı olmaz. (Sander, 2016: 38) Amerikan devleti "Truman Doktrini" olarak adlandırılacak olan ve Yunanistan'la Türkiye'ye komünizme karşı yardımda bulunulmasını öngören bir plan üzerinde çalışmaktadır, Acheson'un konuşmasının amacı Meclis'e bu planın gerisindeki nedenleri açıklamaktır. Doktrinin esas yöneldiği ülke Yunanistan'dır ve asıl amaç Avrupa'nın güvenliğinin sağlanmasıdır. Ancak sonradan, jeopolitik konumunun Avrupa'ya yönelik bir Sovyet saldırısını karşılamak açısından önemli olduğu iddiasından hareketle Türkiye de doktrine dahil edilir. Türkiye yönetici sınıfı da zaten doktrinin bir parçası olmak ve Türkiye' de komünizm tehdidi bulunduğunu ispatlamak için elinden gelen çabayı göstermektedir. Truman Doktrini'nin ve ilerleyen sayfalarda ayrıntılı bir şekilde üzerinde duracağımız Marshall Planı'nın nasıl bir konjonktürde ortaya çıktığını anlamamız için, ABD'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası küresel egemenlik stratejisinin ne olduğuna bakmamız gerekmektedir. Oral Sander, 1947-1952 yılları arasında ABD stratejisinin şu üç temel hedef üzerine inşa edildiğini söyler: Avrupa'nın askeri, ekonomik ve siyasi istikrarını sağlamak Avrupa'yı ABD'nin koruyucu stratejik nükleer şemsiyesi altına almak ABD'nin önderliğinde ve onun sıkı işbirliği ile Avrupa'nın gücünü dünya ölçüsünde bir savunma için örgütlemek (Sander, 2016: 32) Sander'e göre birinci hedef Truman Doktrini ve Marshall Planı'yla, ikinci hedef Kuzey Atlantik Antlaşması'yla, üçüncü hedef ise NATO'nun kurulmasıyla gerçekleştirilmiştir. Truman Doktrini'ne bakmaya devam edelim. 1947 yılında Yunanistan' da bir iç savaş yaşanmakta ve komünistlerin iktidarı ele geçirme ihtimali hem ABD hem Avrupa açısından tehdit oluşturmaktadır. Eğer Yunanistan "düşerse", İtalya iki yanından iki komünist devlet, yani Yugoslavya ve Yunanistan tarafından kuşatılmış olacak, bu ise İtalya Komünist Partisinin etkisini daha da artıracak ve belki İtalya'da da komünistler iktidara gelecektir. Daha sonra ise benzer bir durum Fransa için de söz konusu olacak ve Fransa da "düşecek", Batı Avrupa kaybedilecektir. ABD'li gazeteci Arthur Krock, Truman Doktrini'nin ve dolayısıyla ABD'nin Soğuk Savaş politikalarının, ABD yöneticilerinin zihninde daha İkinci Dünya Savaşı biter bitmez şekillenmeye başladığını anlatır. Krock'a göre Truman, "sürekli bir yatıştırma politikası ve Sovyetler Birliği'ne dost bir devlet olarak davranma"nın barışı ve güvenliği sağlamaya yardımcı olmayacağını Eylül 1945'teki Londra Dışişleri Bakanları Konferansı'nda anlamış ve uygun bir fırsat çıkması halinde yeni bir doktrin ilan etmeyi daha o zamanlar kafasına koymuştur. (Sander, 2016: 36-37) İşte bu fırsat İngiltere'nin 24 Şubat 1947'de Yunanistan'dan çekileceğini açıklamasıyla ortaya çıkar. ABD, dünya kapitalist sisteminin hegemonik devleti unvanını İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere' den devralmıştır ve bu devir tesliminin ilk somutlaşacağı yerlerden biri Yunanistan olacaktır. Ancak doktrin Türkiye'ye doğru genişletilecek ve Truman 12 Mart 1947'de ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmada, "Bağımsız ve iktisadi açıdan istikrarlı bir devlet olarak Türkiye'nin geleceği dünyanın özgürlük-sever halkları açısından Yunanistan' dan daha az önem taşımamaktadır," diyecektir. (Oran, 2004: 529) Aslında ABD Sovyetler Birliği'nin Türkiye'ye yönelik bir işgal girişiminde bulunmayacağının farkındadır. Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Marshall 28 Şubat'ta, Türkiye' deki ABD Büyükelçisi Edwin Wilson'a bir telgraf çekerek Türkiye'yle ilgili bir değerlendirmede bulunmasını istemiştir. Sonradan Türkiye' de büyükelçi olarak görev yapacak olan George McGhee'nin aktardığına göre Wilson, "Sovyetler'in hemen Türkiye'yi işgal etmek gibi bir niyeti"nin olmadığını ama bu "sinir savaşını görünmez bir geleceğe doğru sürdürecekleri"ni söyleyecektir. "Wilson'un kanısına göre Sovyetler'in niyeti, Türkiye'yi büyük bir orduyu hazır durumda tutmaya zorlayarak ülkenin ekonomisini bozmaktı." (McGhee, 1992: 55) Yine McGhee'nin anlatımına göre ABD "Türkiye'nin barış içinde boyun eğmesi"ni Sovyet işgaline göre daha ihtimal dahilinde görmektedir. McGhee, ABD ordusunun hazırladığı bir rapora dayanarak şunları söylemektedir: Kuvvet komutanları, Türkiye'yi Doğu Akdeniz ve Orta doğuda Sovyet saldırganlığına doğal bir engel olarak nitelendirirken, Vietnam Savaşı sırasında çok ünlenen Domino Kuramı'na benzer bir olaylar dizisini öngörmekteydiler. Yani eğer Türkiye, Sovyet baskılarına karşı durabilir, Batı' dan direnişine yardımcı olacak ihtiyaçlarını sağlayabilirse, tüm Ortadoğu ülkelerinin de komünizme karşı direnme kararlılıkları daha güçlenecekti. Yok eğer Türkiye barış içinde boyun eğerse, tüm Ortadoğu ülkeleri de hızla Sovyet boyunduruğuna girerdi. Raporun son cümlesi çok çarpıcıydı: "Rusya, Türkiye'yi barış döneminde emip yutabilirse, bizim Ortadoğu'yu savaşla savunma yeteneğimiz tümüyle yok olur." Truman Doktrini'nin ABD'nin küresel egemenlik stratejisi bağlamında Türkiye'ye biçtiği rolü ve ABD'nin bakış açısını Sander şöyle anlatır: "ABD'ye ve bütün özgür halklara yönelik bir tehdit olarak" komünizm teorik ve pratik olarak bir bütündür ve tek bir merkezden, yani Sovyetler Birliği'nden yönetilmektedir. Bugün dünya çapındaki esas çatışma komünizmle özgürlük arasındadır ve Türkiye bu çatışmada safını özgürlük olarak seçmiştir. "özgür dünyanın kendisini koruması gerektiği en önemli tehlike, komünist olmayan dünyanın zayıf noktalarına karşı komünist devletlerin girişeceği askeri saldırıdır," ve bu tehdide karşı birleşik bir tepki verilmelidir. ABD Birleşmiş Milletler' in bu birleşik tepkiyi ortaya koyamayacak bir örgüt olduğunu tespit ederek kendi örgütsel ağını kurmaya girişecek, NATO, SEATO, Balkan ve Bağdat paktları bu girişimin somutlaştığı mekanizmalar olacaktır. Türkiye de bu süreçte, söz konusu dört örgütten üçünün üyesi olacak ve "kilit ülke" niteliği taşıyacaktır. "Özgür dünya koalisyonu"nun en önemli üyesi ABD' dir ve karar alma ve politika saptama inisiyatifi kendisindedir. Dolayısıyla Türkiye ve benzeri ülkelerden beklenen, ABD'nin alacağı kararlara riayet etmeleridir. 5 Haziran 1947 günü, ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, Harvard Üniversitesi'nin açılışında bir konuşma yaparak resmi adı Avrupa İmar ve Kalkınma Planı olan, ancak "Marshall Planı" olarak tarihe geçen ve Truman Doktrini'nin tamamlayıcısı olarak görülmesi gereken geniş kapsamlı bir ekonomik yardım paketini duyurur. Marshall, Avrupa'nın ihtiyaç duyduğu büyük kalkınma planının ancak ABD eliyle gerçekleştirilebileceğini söylemekte ve ABD'nin "diğer memleketlerin kalkınmasına 'manevra eden' herhangi bir hükümete karşı koyacağını" bildirmektedir. Marshall 'a göre, "Amerika'nın siyasetinin gayesi sıhhatli bir ekonomi canlandırmak ve böylece hür müesseselerin bulunduğu her yerde, siyasi ve sosyal şartların meydana çıkmasına müsaade etmek"tir. Marshall'ın konuşması Soğuk Savaş'ın başlangıcına ve sürecin terminolojisinin yavaş yavaş inşa edildiği döneme denk gelmektedir. Buna göre ABD ve Batı, "hür dünya"yı, Sovyetler Birliği ve Doğu ise "demir perde ülkeleri"ni oluşturuyordu. "Hür müesseseler"le kastedilen ise esas olarak özel mülkiyet ve teşebbüs hürriyetiydi fakat bu müesseseler sosyalist ülkelerde mevcut değildi. İşte ABD'nin görevi de bu "hür müesseseleri korumak", yani İkinci Dünya Savaşı sonrası güçlenen komünist akımlara ve Sovyetler Birliği'ne karşı Avrupa ülkelerini korumaktı. Marshall Planı ise bu koruma misyonunun iktisadi ayağıydı. Avrupa ülkeleri ABD'yle iktisadi entegrasyonlarını derinleştirip kalkındıkça sosyal patlamalar ve komünizm tehlikesi ortadan kalkacaktı, Dahası İkinci Dünya Savaşı boyunca devasa ölçüde büyüyen Amerikan sanayi ve endüstrisinin elinde bulunan sermaye ve mallar için yeni, büyük ve "serbest" bir pazar yaratılmış olacaktı, Amerikan sermayesinin konuya dair yaptığı uyarılar, Marshall Planı'na nasıl baktıklarını açık bir şekilde ortaya koymaktadır, Önemli sermaye örgütlerinden biri olan Ulusal İmalatçılar Birliği'ne göre, yardım verilen ülkelerin herhangi bir sanayi dalını kamulaştırmasını ve özel teşebbüse zarar verecek girişimlerde bulunmasını engellemek için önleyici tedbirler alınmalıdır. Ludwig Von Mises Enstitüsü kurucularından Henry Hazlitt'e göre ise bu plan çerçevesinde yapılan yardımların sosyal güvenlik alanında, ücret artışlarında ya da antikapitalist propaganda maksadıyla kullanılması kesin bir şekilde yasaklanmalıdır, (Tören, 2007: 57) Marshall Planı'nın gündeme gelmesiyle birlikte ABD antikomünist propagandayı da yoğunlaştırır. Örneğin Ticaret Bakanı Harriman, "Sovyet saldırısı Hitler' den daha büyük tehlikedir," açıklamasını yapar. Başkan Truman Kongre'ye tüm vatandaşların askerlik eğitimi alması gerekliliğini öngören bir öneri sunar ve askere alınacak vatandaşların sayısının artırılmasını ister. ABD basınında ise temel tartışma konularından birisi savaş çıkması durumunda SSCB'ye ne boyutlarda veya ne büyüklükte bir atom bombası atılacağına ilişkindir. (Tören, 2007: 58) Amerikan devleti Amerikan kamuoyunun Avrupa'ya yapılacak böylesi kapsamlı bir yardıma itiraz etmemesi için ideolojik mekanizmaları devreye sokmuş, Sovyetler Birliği ve komünizm tehdidinin önlenmesi için bu yardımın yapılmasının zorunlu olduğu algısını yerleştirmeye çalışmış, bunda da başarılı olmuştur,
  • 137 syf.
    ·2 günde·6/10
    Mark Twain bu eserinde Yaşlı Adam ile Genç Adam üzerinden karşılıklı konuşma tarzıyla bazı sorulara yanıt aramış., kurduğu oyunda Genç Adam'ı kendi fikirlerini haklı çıkarmak için 'kurban' seçmiş. Eserde yer alan sorular "insan nedir"den çok "insan davranışlarının nedenleri nedir"e ve bunların cevaplarına yöneliktir. Yani kitabın başlığıyla içeriği uyuşmuyor kanaatindeyim. Bazı kavramlar vardır tanımı kesin değildir, kişiden kişiye göre değişir, 'insan' kavramı da böyledir; birçok tanım yapılabilir: insan kurbandır, insan vicdandır, insan hayat boyu öğrencidir, insan tecrübeler toplamıdır, insan makinedir vs...

    İkinci eleştiri noktam; Twain her şeyi "çıkara - bencilliğe - benmerkezciliğe" bağlaması. Yani yazara göre insan eylem ve söylemlerinin tek ve her zaman ilk nedeni kişisel çıkar olmuştur. Kimse kimseye çıkarı olmadan iyilikte bulunmaz, fedakarlık yapmaz, çıkarını ötelemeden başkasını düşünemez, diğerlerinin iyiliği daima ikinci planda olur, kişi daima kendini düşünür ve bunun aksi düşünülemez bile vs. Tabi insan her meseleye/konuya çıkar odaklı yaklaşırsa tüm eylemleri de çıkara bağlar, bu normaldir. Yazar bu kadar genelleme yapmakla kendini gülünç duruma düşürmüş, en azından benim gözümde öyle. Belki hadi insan davranışları alanında uzman olmayan biri bunları yanlış biliyor, e bu konuda uzman psikologlar da mı yanlış biliyor onlar da aynısını söylüyor denilebilir. Söz konusu insan ve insan davranışlarının nedenleriyse ve konuya genelleme yaparak yaklaşılıyorsa yanılma payı oldukça yüksek olmaz mı? Herkesi aynı kefeye koyup değerlendirmek ne kadar adil, ne kadar doğru yaklaşım? Çoğunluğun düşündüğü şey her zaman doğru değildir, çoğunluğun yanlışa doğru demesiyle yanlış doğru olmaz, doğru da -savunucusu az veya hiç yok diye- doğruluğunu kaybetmez. İnsanlık tarihi, yapılan deneylerin sonucunu genele yaymak gibi yanlışlarla doludur. Oysa her insan "özel"dir, herkesin hayatı, yaşayışı, tarzı, düşüncesi, etkiye verdiği tepki, etkilenme düzeyi, karakteri, kalıtsal özellikleri, duygu dünyası farklıdır. On kişi, bin kişi, yüz bin kişi üzerinde yapılan deney göstergeleri herkes için geçerli değil, bunun için genelleme yapmak da doğru değil. (Burada dilimize "Yerdeki Yıldızlar" veya "Her Çocuk Özeldir" adıyla çevrilmiş, Hint yapımı Taar Zameen Par filmi aklıma geldi.)

    Yazarın düştüğü bir başka yanlış da 'vicdan'la 'çıkar'ı yan yana getirerek o sihirli kelime 'vicdan'ı sıradanlaştırmak, basite indirgemek ve onu değersizleştirmek olmuş. Oysa vicdan, çıkarla bir arada kullanılmayacak kadar yüce, üstün, ayrım yapılacaksa -ki insanlar arasında ayrımın her türlüsüne karşıyım- tek kriter olacak kadar önemli bir kavram. Dini terminolojide "Üstünlük takvadadır." deniyor ama üstünlük takvada değil vicdanda olmalıdır. Biri inançlı diye üstün, diğeri inançsız diye aşağılık olması durumu komik ve hiçbir düşüncede yer almaması gereken suçlu söylemdir.

    Yazar yine 'fayda' ile 'menfaat'i birbiri yerine kullanarak bir başka yanlışa düşmüş. Oysa menfaat; karşısındaki veya evrendeki herhangi bir şeyi egosunu tatmin etmek, diğerlerine hasetle yaklaşmak, düşmanca tavır sergilemek, sinsilik, her yolu mübah görmek, evrenin merkezine kendini koymak gibi düşünceleri ve eylemleri barındırır. Faydada ise bu kadar kötü düşünceler yer almaz. Kişi diğerlerine zarar vermeden, kıskançlık göstermeden, çıkar gözetmeden de faydasına çalışabilir, suya sabuna dokunmayabilir, nötr kalabilir. Menfaatte, eylem sonucunda başkasının zarar görmesi varken faydada bu yoktur. Yani menfaatle fayda birbiri yerine kullanılan ama birbirinden farklı iki kavramdır. Eylem ve söylemlerimizde tatmin'i tamamen ortadan kaldıramayabiliriz ama "başkası" için tatminimizi öteleyebilir/arka plana atabiliriz. Her şeyde önce kendimizi düşündüğümüz savı kanaatime göre insafsızlık olur. (Konusu geçince "güzel insan"lardan biri, anneler için kötü/olumsuz durumlarda "kadınlar böyle işte, çocuklarına adarlar kendilerini" demişti. Sanırım bu örmek, çıkarla bunun farklı dünyaların / insanların kelimesi olduğunu gösteriyor.) İnsan çıkarı için mi başkasının hayatına dokunur, çıkarı için mi fedakarlık yapar, çıkarı için mi paylaşımda bulunur, elindeki imkanları paylaşır, başkasının iyiliğini düşünür, çıkarı için mi başkasını mutlu etmeye çalışır? (Mesela sırf birisi mutlu olsun diye kampa, spora, içmeye, yemeye, sinemaya davet etmek, birisinin hayatına dokunmak, birisini yalnız bırakmamak vs bunlar hep çıkarımızı düşündüğümüz için mi yapılır yoksa 'insan olmanın erdemi' midir?) Soruları çoğaltmak mümkün. İnsan vardır kendi için yaşar, insan vardır "başkası" için yaşar. Evrene, kaçamayacağı şeyler haricinde zarar vermeden yaşayan 'insan'lar vardır. Vicdanımız kadar insan, vicdansızlığımız kadar insan değiliz.

    Kitapta "özgür irade" konusu geçtiği için şunu da araya sıkıştırayım: Dünya denen bu "simülasyon"da, seçeneklerin hepsinin verilmeyip sadece birkaçı arasından seçim yapmamız isteniyorsa, özgür iradeden bahsedemeyiz. Ayrıca insanı anlamak için Manderlay ve Dogville filmleri kesinlikle izlenmeli.
  • Etkiye ihtiyacım yok ki tepki vereyim.
  • Hayatta her şeyin bir bedeli vardı.Etkiye tepki kuramı.Bir şey yaparsın ve bedelini ödersin.
  • Gülelim mi Ağlayalım mı?

    Dikkat!
    Bu satırları okumaya başlayıp, bitirdiğiniz an, en az bir kadın şiddet görmüş olacak. Belki de en az bir Kadın cinayete kurban gitmiş olacak.
    Kadın...
    Herkesin adını andığı ama sadece anmakla kaldığı bir varlık. Kendisi hariç herkesin onlar hakkında söz hakkı sahibi olduğu düşünülen bir varlık. Hatta benim bile bu iletiyi yazarak onlardan bahsedebilişim...
    Varlık diyorum, evet. Çünkü bir zamanlar "kadın insan mıdır?" diye tartışmalar bile ortaya çıkmıştır.  Dostoyevski Suç ve Ceza'sında bunu konu da eder. Varlık diyorum, evet. Bir zamanlar 20 bin kadının ölümüne karar veren bir hakim bu kadın katliamı için övgülere boğulmuştur. Var olan bir şeyi nasıl bu kadar yoksayabiliyoruz anlam veremiyorum. Hatta Filozof olarak tanıtılan Schopenhauer, kadını "aşağı cins, hilkat garibesi, pörsük, akıl eksiği, gülünç, savurgan, ölçüsüz, hiçbir işe yaramayan kişiler" olarak tarif eder. Bir diğer yandan Eflatun olarak da bilinen Platon kadını "Ortalık malı" olarak görür. Böyle bir ortamda "Feminizm" haklı olarak elbette ortaya çıkar. Her yasak kendi isyancısını doğurur. Bir şeyleri etkiliyorsanız tepki alacağınızı da bilmeniz gerek. Bu bir fizik kanunudur(Etki-Tepki). Bugün bir kediyi bile köşeye sıkıştırdığınızda size sıçrayıp saldırabildiğini görebilirsiniz. Bir tavuğun başını kestiğinizde bile tavuğun başsız bir halde bile kaçmaya çalıştığını görebilirsiniz. Hayvandan beyni olarak üstün bilen, bilinen insanların bu gayeyi(tepki) göstermeleri gayet olağan ve haktır.
    Kadına yaklaşım nasıl diye bilmek için çok uzağa gitmeyelim, Türk Atasözlerini ve deyişleri ele alalım. Kadın, atasözlerinde de "iktidarsız" "zayıf" olarak ele alınır.
    "Kızı (kendi) gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar (varır) ya zurnacıya.”
    Bununla sınırlı kalınmaz, kadın şeytana benzetilen sır verilemeyen bir varlık olarak ele alınır.  "Kadın erkeğin şeytanıdır."
    "Kadın kısmına sır verilmez."
    Hatta sadece kadın aşağılanmakla kalınmaz, erkekleri üst sınıfta tutan deyişler de dilde yer edinmiştir. Hatta "büyüklük sende kalsın" deyişini "erkeklik sende kalsın." diye söylenildiğini de duyarız. Sözün kıymetlisine  "Erkek sözü vermek."
    Dövüşün, sözün merdine "Erkekçe dövüşmek / konuşmak". Hatta yanlış olan bir duruma “Erkekliğe sığmamak.” gibi deyişler kullanılır. Sanırım "kadın insan mıdır" diye düşünen(!) zihniyetlerin ortaya çıkardığı deyişler bunlar.. 

    Neyseki kaderim olan coğrafyamın, rengimin bana öğrettiği, hatta imam olan dedemden sıkça duyduğum şu iki atasözüyle büyüdüm.
    "Şêr şêr e, çi jin e çi mêr e"(yiğit yiğittir ha kadın ha erkek)
    "Jin heye ji sed mêran çêtir e" (kadın vardır, yüz erkeğe bedeldir.)
    Bu konuda biraz şanslı doğmuş olduğum hiç kuşkusuz. Ama buna rağmen kadın hakettiği konumda mı? Kesin bir dille hayır...

    Gelelim, İstanbul Sözleşmesine..
    Temel amacı kadına yönelik her türlü şiddet, taciz ve tecavüze karşı yaptırımlar ve bu yaptırımların uygulanmasıdır. İşin trajik tarafı buna karşı çıkanlar oluyor, hatta "kadın" olarak karşı çıkanları da görebiliriz. Hatta bunla yetinmeyip profil fotoğraflarında marifetmiş gibi "anti-feminist" - "istanbul sözleşmesine hayır" diye etiketlemeler kullanıyorlar. Bunu akıl tutulması olarak değerlendiriyorum. Bir insan "kadına şiddete yaptırım uygulanmasına" neden hayır diyebilir ki? Heleki bir kadın. İşin daha trajik tarafı feminizm'i İslam karşıtı bir görüş olarak ele alıyorlar. Hatta böyle sandıkları için "kadına şiddete hayır" diyen uygulamaya sorgusuz sualsiz karşı duruş sergiliyorlar, "Sorgulamayı" emreden dinin mensupları bunu yapıyorlar. Kadına şiddete karşı çıkan, kız çocuklarının diri diri gömülmesini durduran, cahiliye devrinde bir devrim yaratan Hz.Muhammed ile en başta çeliştiklerinin farkında bile değildirler. Alakası ne diye soracaklar olursa da, "Kadına şiddete karşı net bir duruş niteliğinde olan bir sözleşmeye hayır demek kadına şiddeti destelemekten, ev malı görmekten başka bir şey değildir. Diri diri gömmenin soyut halidir. Belki de somut."
    Olaya biraz dini açıdan yaklaşmak istiyorum. Çünkü dini buna alet ettiklerini gördüm. Halbuki dinsel bir hassasiyet gösterilirse bu sözleşmeden daha sert bi sözleşme talep edilir. Çünkü tecavüzün kesin ve hak cezası "idam" dır İslam'a göre. Ama gel gör ki müslüman geçinen kimi varlıklar çok garip bir şekilde hafif bile sayılacak olan "İstanbul Sözleşmesine" hayır diyorlar. Yine çelişkiler yumağı...

    Büyük ihtimal, çok saçma bir şekilde sözleşmeye hayır demelerinin sebebi feministlerin bu sözleşmeye destek çıkmalarıdır. "Feminizm Karşıtlığı" o kadar bağnaz bir seviyeye gelmiştir ki, İslam'ın idam cezasını uygun bulduğu tecavüze karşı hafif kalacak nitelikte olan bu sözleşmeye feministler destekledi diye karşı duruluyor. Neyin kafası bu? Sözleşmede hangi maddelere karşısınız diye sorduğunuzda tek bir cevap alamıyorsunuz ama karşıyız diyorlar...
    Tecavüz kardeşinize yapılırsa ağır yaptırımları uygun bulur musunuz diye sorarsanız, yaptırımları bırakalım, kesinlikle ölmesini isterim derler. Ama başkasının kardeşi, kızı, eşi bu duruma maruz kaldığında "istanbul sözleşmesini bile uygun görmezler"
    Gülelim mi, ağlayalım mı?

    Feminizm de çoğu düşünce ve inanç gibi kalkan edilen bir düşünce haline gelmiştir. Örneğin bizzat kendim, feminizmi müstehcenlik ile yansıtan "sözde feministlere" oldukça karşıyım. Protestolarda "feminizm"i bedenlerini çıplak edip, kameralara özgürce pozlar verebilmek olarak tanıtan "sözde feministler" feminizme zarardan başka bir şey değildir. Buna cinsel özgürlük diye savunma yapanı da gördüm halbuki bu cinsel özgürlük değildir. Pornografik dergilere malzeme olmak, en alakasız reklamlarda bile kadınların kullanılması veya kendilerini kullandırtması kadını metalaştırmaktan başka bir şey değildir. Kendimi bir kenara bırakayım, radikal feminist olan cinsel özgürlüğü savunan Catharine Alice MacKinnon'dan alıntı yapayım:
    "Müstehcenlik bütün kadınlara zarar vermekte, aşağılık duygusunu yerleştirmekte yardımcı oluyor." der.
    Hatta Catharine bunu demekle sınırlı kalmaz onlardan hesap sorar "Kadın müstehcen şekilde kameralara poz verince hür iradesini yerine getirdiğini mi sanır?"
    Ama maalesef çoğu şeyde olduğu gibi feminizm adı altında da çoğu yanlış ve müstehcen durumlarla karşılaşabiliyoruz. Peki bu feminizmi etkiler mi veya kötü bir düşünce haline getirir mi? Kesin bir dille getiremeyeceği hiç kuşkusuzdur. Çünkü feminizm bir tepkidir. Var olan etkiye bir tepkidir. Algıda seçicilik yapıp bunlara göre feminizmi kendi içinizde yorumlamanız oldukça yanlıştır. Feministler tarihte sürekli "savaş karşıtı"
    "Irkçılık karşıtı" birçok eylemlerde, protestolarda yer almış, bilinçli kişilerdir. Feminizm denince aklınıza neden protestolarda vücudunu çıplak şekilde sergileyip, kendini hür sananlar geliyor da,  hapishaneler de hak mücadelelerini sergileyen, açlık grevlerinde can verenler, cumartesi günleri faile meçhule kurban gitmiş oğullarını arayan kadınlar gelmiyor?
    Şunu da bilmeniz gerekir ki üniversitelerde başörtüsü yasağına ilk karşı çıkanlardan biri de feministlerdir. Doğru olanı, benimsemediğiniz bir düşünce desteklediği için doğruya hayır diyebilmeniz bağnazlığa sürükler sizi. Bunu farketmek gerekiyor.

    Olaya yine islami açıdan yaklaşmak istiyorum çünkü kasıtlı olarak feminizm islama ters bir düşünceymiş gibi yansıtan birçok kişi var. İslami feminizmden bihaber kişilerdir bunlar. Maalesef ki İslam'ın kadını, erkeğin malı veya evin malı gibi nitelediği düşünürler ve ataerkil düşünceye sorgusuz sualsiz biat ederler. Halbuki azıcık islam tarihi ile ilgili olan kimseler olsaydı kadının toplumdaki rollerini iyi bilirlerdi. En azından Hz Hatice ve Hz. Ayşe'nin toplumdaki rollerini iyi bilir ve feminizmin desteklediği çoğu görüşe katılırlardı. Peygamberlerin eşleri bile toplumda aktif roller oynarken, erkeklerin hatta bazı kadınların, kadını ev malı görmeleri içler acısıdır, çelişkidir. Örneğin, Hz. Muhammed'in ilk vahiyden sonra Hz Hatice ile danıştığını ondan destek aldığını bilmezler. Çoğu sünnet ve hadislerin Hz Ayşe aracılığıyla bilindiğini ve aktarıldığını hatta düzeltildiğini bilmezler.
    Hatta olaylardan örnekler verelim...
    Ayşe ve peygamber döneminde yaşamış başka kadınlar, kimi erkeklerin maşist tavırlarına ve kadınların maruz kaldıkları haksızlıklara açıkça karşı çıkmışlardır. En çok bahsedilen örneklerden birisi, Hz. Muhammed’in eşi Ümmü Seleme’nin Kuran’ın açıkça erkeklere hitap etmesi hakkında sorduğu soru ve vahyin özellikle yerine getirilen dinî görevlerin ödüllendirilmesi ve takdir edilmesi konusunda aynı şekilde kadınlara da direkt olarak hitap etmesi talebi olmuştur. Vahiy ile iki ayet şeklinde gelen cevap, Ümmü Seleme’nin ve cinsiyetler arasındaki eşitliğin Kuran’da geçmesi gerektiği konusundaki endişelerini dile getiren tüm kadınların talebini meşru kılacak ve karşılayacaktır. (Âl-i İmrân), 195. ayet: “Ve Rableri onların dualarını şöyle cevaplar: İster erkek ister kadın olsun, (Benim yolumda) çaba gösterenlerden hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım: (Çünkü) hepiniz birbirinizin soyundan gelirsiniz. Zulüm ve kötülük diyarından kaçanlara, yurtlarından sürülenlere, Benim yolumda eziyet çekenlere ve (bu yolda) savaşıp öldürülenlere gelince; onların kötülüklerini mutlaka sileceğim ve onları, Allah’tan bir mükafat olarak, içinden ırmaklar akan hasbahçelere sokacağım: Zira mükafatların en güzeli, Allah katında olanıdır...
    Aynı şekilde, Medine toplumu çok daha az ataerkildi ve kadınların toplumdaki konumuyla ünlüydü. Aynı zamanda Peygamber’in ve ikinci halifenin meşhur dostu Ömer bin Hattab şöyle demiştir: “Bizde, Kureyş halkında, erkekler kadınları yönetiyor. Ama el-Ensarî halkında kadınlar erkekleri yönetiyor." Ve bir tartışma sırasında karısının ona cevap vermesinden hoşlanmayınca karısı ona şöyle demiştir: “Peygamber’in eşleri ona cevap verirken sen neden sana cevap verilmesinden hoşlanmıyorsun?” Bu da gösteriyor ki kadınlar her toplumda hakkını savunmuştur ve İslam'da bunu doğru kabul eder hatta dualarını karşılıksız bırakmayıp ayetler ile de cevap verir. Ali İmran'da olduğu gibi...

    Bu örneklerde de açıkça görüldüğü İslam'ın feminizme karşı duran bir tutumu yoktur. Bilakis İslam zaten kadını yeterince savunan destekleyen bir dindir. Kadın sözü geçen bir varlıktır haklı olarak. Feminizmi sadece bir ideoloji olarak ele almak yanlış bir tutum olacaktır. Kadını zaten hakkı olduğu bir durum için savunmak feminizmin de yaptığı bir şeydir. Nasıl ki kendini müslüman gösterip İslam'ı yanlış gösteren beşerlerin olduğu gibi, yanlış şeyler yapıp kendini feminist gösterenler de vardır. Bu durum İslam'ın güzelliğinden bir şey kaybettirmediği gibi Feminizm'den de bir şey kaybettirmez. Çünkü her ağaçta çürük meyveler çıkar. Çürükler agaçtan bir şey kaybettirmez.

    Kendi yönetilme arzunuzu ve erkeğin egemenliğini kabul eden stocholm sendromunu andıran tavırlanızı İslam mal etmeniz oldukça üzücü ve absürdtür.
    Zira Cemel Vakasında bile Hz. Ayşe'nin 1000 erkeğe önderlik ettiğini hepimiz iyi biliriz.
    Yetiştirdiği 200 talebenin dörte birinin kadın olduğunu iyi biliriz. Hatta Medine müftüsü olduğunu da iyi biliriz. Şimdi nedir bu erkeği üstün görme tavrınız?

    Soyu sopu bile erkeğe mal eden ataerkil düşünceye, Kevser Suresi bile açık şekilde karşı durur. Hz. Muhammed'in soyunun devamının da Hz.Fatıma'dan olduğunu iyi biliriz.
    Hz. Hatice'nin toplumda söz hakkına Hz.Muhammed'ten önce de sahip olduğunu ve sonrasında da sahip olduğunu gayet iyi biliriz. Şimdi nedir bu anlamsız, kadını ikinci cins konumuna koyan duruşunuz? Dayanağınız İslam da değildir. Olamaz. Nedir peki?

    Geriye tek bir soru kalıyor: Bir kadın olarak gerçekten bunu hakediyor musunuz? Oturup kendinize bunu bir sorun.

    Yazım iki tarafı da(antifeminist islamcı-islamofobik feministler) belki memnun etmeyebilir. Onları memnun etmek gibi bir gayem de yoktur.
    Ali Şeriati'nin dediği gibi "Sunniler beni şii olmakla suçluyor, şiiler beni sunni olmakla suçluyor, anlıyorum ki doğru yoldayım."
    Ama yine de eminim sözlerimi anlayacak kadınlar ve erkekler olacaktır. Sözlerimden kırılacak olan arkadaşlar olabilir mi bilmiyorum. Böyle bir durumun olma ihtimaline karşı şimdiden özürlerimi dilerim. Niyetim iyiye ulaşma, ulaştırma arzusudur.

    Eleştirinin sorgunun olmadığı yerde putlaştırma başlayacaktır. Daha iyiye varmak için uğraşalım...

    Dijwar
  • Geniş çaplı, uzun vadeli etkileriyle Avrupa felaketi, Amerika'da yeni bir toplumsal tip ortaya çıkardı: entelektüel mülteci. On dokuzuncu yüzyılda Yeni Dünya'ya giden biri, sınırsız imkânların cazibesine kapılmış demekti. Kendi şansını yaratmak için düşerdi yollara; ya da en azından, nüfus fazlası bulunan Avrupa ülkelerinde elinden gelmeyeni başarmak, geçimini sağlamak için. Hayatta kalabilme endişesi benliğini muhafaza etme tasasından daha güçlüydü ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki hızlı iktisadi büyüme de göçmene okyanusu aşırtan dürtüyle aynı ilkeye dayanıyordu. Göçmen yeni ortama başarıyla uyum sağlamaya çalışıyordu; bu ortamı eleştirmeye kalkışıp da elde etmek istediği yasal hakları ve onca çabanın sonuçlarını tehlikeye atmak niyetinde değildi. Yaşamı yeniden üretme kavgasının baskısı altındaki bu insanların ne eğitimleri ve geçmişleri, ne de toplumsal süreçteki konumları, zincirden boşanmış varoluşun ağırlığı karşısında mesafe almalarına elverişliydi. Mekân değişikliğine bağlı ütopik umutlar beslemiş olsalar bile, henüz bilinemeyen bir varoluşun ufkunda yükselme masalına, bulaşıkçılıkla başlayıp milyoner olma beklentisine karışıp gidiyordu bunlar. Ketlenmemiş bir eşitlikteki özgürlüksüz yanı daha yüz yıl öncesinden fark eden Tocqueville gibi konukların şüpheci yaklaşımı her zaman istisna olarak kaldı; Alman kültürel muhafazakârlığının jargonunda "Amerikanizm" denilen şeye karşı muhalefet, yeni gelenlerden çok, Poe, Emerson ve Thoreau gibi Amerikalılarda görüldü. Yüzyıl sonra ise artık tek tek entelektüeller değil, sadece Yahudilerden ibaret olmayan bütün bir Avrupalı aydın tabakası iltica edecekti bu ülkeye. Amaçları daha iyi yaşamak değil, hayatta kalabilmekti sadece; imkânlar eskisi gibi sınırsız değildi ve bu yüzden, ekonomik rekabet ortamındaki uyum sağlama zorunluluğu, amansız bir biçimde mültecilere de aktarılıyordu. Öncülerin, bir yandan kendilerine de yeni bir hayatiyet kazanmayı umarak, hem maddi hem de manevi anlamda yolunu açmaya giriştiği vahşi kıtanın yerini, bir sistem halinde yaşamın bütününü saran ve güdümsüz bilincin sığınabileceği -Avrupa'daki gevşekliğin karteller dönemine kadar açık bıraktığı- bütün kovukları tıkayan bir uygarlık almıştı. Okyanusun ötesinden gelen entelektüele, eğer bir şey elde etmek istiyorsa, bir süper tröst halinde birleştirilmiş yaşamın çalışanları arasına katılabilmek istiyorsa, özerk bir varlık olarak kendisini yok etmek zorunda olduğu hiçbir yanlış anlamaya yer bırakmayacak şekilde belirtiliyordu. Teslim olmayan ve her bakımdan hizaya girmeyip direnenler, dev bloklar halinde yığılmış nesneler dünyasının kendi kendini bir nesne haline getirmeyen her şeye uyguladığı şoklara maruz kalıyorlardı. Her yanı sarmış ve tek geçerli şey kabul edilmiş bulunan meta ilişkileri mekanizması içinde güçsüz düşmüş enetelektüelin şoka karşı gösterdiği tepki ise panikten ibaretti.
    Huxley'in Cesur Yeni Dünyası (Brave New World) bu paniğin bir ifadesi, daha doğrusu rasyonalizasyonudur. Olay örgüsü pek geliştirilmemiş olan roman, şokları dünyanın büyüsünün bozulması ilkesinden bakarak anlamaya, bu ilkeyi bir saçmalık noktasına kadar yükseltmeye ve insan haysiyeti fikrini insandışılığın kavranışından türetmeye çalışmaktadır. Göründüğü kadarıyla hareket noktası, ister nesne isterse insan olsun, seri üretimin sonucu olan her şeyin evrensel benzerliğinin algılanmasıdır. Schopenhauer'in doğayı fabrika ürününe benzeten metaforu sözlük anlamında alınmıştır. Vızıldayan sürüler halinde birbirinin ikizi insanlar yetiştirilmektedir tüplerde: Kibarlık okullarında öğretilmiş güdümlü bir gülümsemeden, milyonlarca insanın iletişim sanayiince açılmış kanallarda akan standartlaşmış bilincine kadar, kapitalizmin en son aşaması tarafından günlük yaşama sokulmuş, sonsuz sayıda kopyanın yer aldığı ve uyanık olarak sürdürülen bir kâbus. Kendiliğinden deneyimin çoktan paslanmış bulunan "şimdi ve burada"sı büsbütün iktidarsız kılınmıştır: İnsanlar artık sadece kartellerin sağladığı seri üretimin tüketicileri değildir; sanki kendileri de şirketlerin mutlak egemenliği tarafından üretilmiş, birey olmaktan çıkmıştır. Sindirilemeyecek gözlemleri felaket alegorileri halinde taşlaştıran paniğe kapılmış bakış, zararsız gündelik yaşam yanılsamasını delip geçer. Fotomodellerin satış artırıcı gülümseyişi onun için gerçekte olduğu şeye, kurbanın çarpık sırıtışına dönüşür. Yayımlanmasından bu yana geçen uzun süre, fazlasıyla doğrulamıştır Huxley'in kitabını: Asansörcü çocuklar işe seçilirken yapılan testin en aptalları belirlemeye yarıyor olması gibi küçük iğrençlikler ve cesetlerin rasyonel şekilde değerlendirilmesi gibi dehşet görüntüleri. Bütün bu Cesur Yeni Dünya, alternatifi bulunmayan ve kendini cennet sanan bir toplama kampıdır. Panik, Freud'un Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi'nde ileri sürdüğü gibi, güçlü kolektif kimliklerin parçalandığı ve serbest kalmış içgüdüsel enerjinin beklenmedik bir kaygıya dönüştüğü bir durumsa eğer, paniğe kapılan kişinin de kolektif özdeşleşmenin karanlık zeminini harekete geçirme gücü vardır. Saydam bir dayanışmanın yokluğunda, iktidar görüntülerine körcesine bağlanan ve kendilerini her tarafı saran boğucu bütünle bir tutan bireylerin yanlış bilincidir bu karanlık zemin.
    En kötü dürümdakilere bile "O kadar da fena değil," dedirten ahmakça ağırbaşlılık Huxley'e bulaşmamıştır. Teknik uygarlığın güya aşırılıktan ibaret urlarının durdurulmaz ilerleme sayesinde kendiliğinden yok olacağı yolundaki çocuksu inanışa itibar etmez Huxley. Sürgündekilerin hevesle sarıldığı teselliyi, Amerikan kültüründeki korkutucu yanların bu kültürün ilkelliğinden gelme geçici kalıntılar ya da gençliğinin enerjik tanıkları olduğunu söyleyen teselliyi de hor görür. Bu kültürün büyük bir katar olan Avrupa kültürüne göre geri kalmış olmadığı, tersine önde gittiği ve onun tarafından hevesle taklit edildiği konusunda en ufak bir şüphe duymamıza da izin vermez. Nasıl Cesur Yeni Dünya'daki dünya devleti golf sahaları ile Mombasa, Londra ve Kuzey Kutbu'ndaki biyolojik deney tesisleri arasında sadece yapay olarak sürdürülen farklar tanıyorsa, dünya da Amerikanizm parodisinden ibaret hale gelmiştir. Anlaşılan, Berdyaev'in kitabın başında yer alan deyişinde belirttiği gibi, bugünkü teknolojik gelişme düzeyi açısından gerçekleşebilir görünen ütopyaya benziyordur bu dünya. Ama aynı çizgi üzerinde cehenneme de döner: Huxley, bugünkü uygarlığın durumuna ilişkin gözlemleri bu uygarlığın teleolojisi doğrultusunda ilerletir ve sonunda bu uygarlığın nasıl bir canavar olduğu dolaysızca fark edilen bir kesinlik kazanır. Burada asıl vurgulanan, nesnel teknolojik ve kurumsal öğelerden çok, artık ihtiyaç nedir bilmeyen insanların geldiği durumdur. İktisadi-siyasal alanın önemi azalmıştır böyle bir durumda. Bize sadece şu kadarı söylenir: Gezegen çapında baştan sona rasyonelleştirilmiş bir sınıf sistemi ve gediksiz bir devlet kapitalizmi egemendir; topyekûn kolektifleştirmeye topyekûn tahakküm eşlik etmektedir; para ekonomisi ve kâr dürtüsü sürüp gitmektedir.
    Fransız Devrimi'nin üçlü şiarının yerini "Community, Identity, Stability" (Topluluk, Özdeşlik, İstikrar) almıştır. Community, her bireyin bütünün işlerliğine bağımlı olduğu bir kolektifi tanımlar, Yeni Dünya’da bu bütünün anlamı hakkında hiçbir soruya izin verilmez, hatta sorulması imkânsızdır; Identity bireysel farklılıkların silinmesi, biyolojik temele kadar varan standartlaşmadır; Stability ise her türlü toplumsal dinamiğin son bulduğu anlamına gelir. Kurnazca dengelenmiş olan durum, geç kapitalizmde ekonomik "kuvvetler oyunu"nun gerileyişine ilişkin bazı göstergelerden hareketle kurgulanmıştır: binyılın sapıklığı. Toplumun durağanlığını garanti eden mucizevi ilaç conditioning'dir (koşullandırma). Biyoloji ve davranışçı psikolojinin ürünü olan (oradaki anlamı belli reflekslerin ve davranış biçimlerinin çevrede oluşturulan keyfi değişikliklerle, "koşulların" denetlenmesiyle ortaya çıkarılmasıdır) ve artık gündelik Amerikan İngilizcesine girmiş bulunan bu çevrilmesi güç kavram, yaşam koşulları üzerindeki her türlü bilimsel denetimin parolası haline gelmiştir (örneğin, kapalı mekânlarda sıcaklığın makinelerle dengede tutulması anlamına gelen air conditioning). Huxley'de bu sözcüğün anlamı toplumsal müdahaleyle insanın önceden eksiksizce biçimlendirilmesidir; yapay üremeden ve yaşamın en erken evresinde hem bilincin hem de bilinçdışının teknolojik yöntemlerle yönlendirilmesinden, ölmekte olan insanların gösterildiği çocuklara bir yandan da şekerlemeler verilerek ölümü daima bu tatla eşleştirmelerinin sağlandığı ve böylece ölümden duyulan dehşetin ortadan kaldırıldığı bir alıştırma olan death conditioning'e kadar uzanır bu müdahale. Uyum göstermenin asıl anlamını bulması demek olan conditioning'in yarattığı sonuç, toplumsal baskı ve zorlamanın her türlü Protestanca ölçüyü bile çok aşan bir oranda içselleştirilmesi ve sahiplenilmesidir: İnsanlar teslim olduklarını bile fark etmeden teslim olarak, yapmak zorunda oldukları şeyi sevmeye başlarlar. Böylece mutlulukları öznel olarak sağlama alınmış olur ve düzen sürüp gider. Toplumun aile ya da psikoloji gibi aracılarla birey üzerinde oluşturduğu salt dışsal etkiye dair tasavvurlar çoktan aşılmıştır. Bugün ailenin başına çoktan gelmiş olan şeyler. Cesur Yeni Dünya'da yukarıdan aşağıya doğru tekrar uygulanmaktadır ona. Tam anlamıyla toplumun çocukları olan insanlar, artık toplumla diyalektik bir çatışma içinde bulunmaz, zaten aynı töze sahiptir toplumla. Her türlü antitezi içine çekip eriten kolektif totalitenin bu uysal temsilcileri kesinlikle mecazi olmayan anlamda "topluma koşullanmış"lardır ve egemen sisteme "gelişme" yoluyla sonradan uyum göstermiş değillerdir.
  • Etkiye ihtiyacım yok ki tepki vereyim..
    Küçük İskender
    Sayfa 59 - Sel Yayıncılık