belki de nisan ayının bir akşamında beynimdeki kutupların karışmasından önce ben de öyle düşünürdüm. aşk da dinozorlar gibidir, bütün dünya onların ölümünü düşünerek oyalanır: tristan ile isolde, romeo ile juliette, anna karenina, penthesilea, her zaman yalnızca ölüm, her zaman olanaksız olana duyulan bu şehvet... insanların iddia ettikleri gibi aşka yeteneksiz olduklarına inanmıyorum..
...bu yüzden, asla göremeyeceğimiz şeyi bize açıklayacak olan kendi fotoğraflarımıza böyle doymazcasına gözlerimizi dikip bakıyoruz. biz, hareket halinde, başkalarının arasında gülerken ya da düşüncelere dalmış, biz gözlerimiz kapalı, hatta uyurken, her durumda, bizim kusurlu ve aldatıcı ayna görüntülerimizden farklı. kendimizi bir defacık olsun başkalarının bizi gördüğü ve bizim de onları gördüğümüz gibi görebilmek için kendimizle resimlerimiz arasındaki yabancılığı birkaç saniyeliğine aşabileceğimizi umuyoruz. bunu başaramıyoruz
hayatta en az yapabildiğimiz şeyin kendimizi tanımak olduğunu kabullendim. nasıl göründüğümüzü bile bilmiyoruz. kendi ayna görüntümüzü biliyoruz, kendimizi fotoğraflardan ya da filmden tanıyoruz, hepsi bu kadar.