Kendimizi sadece kendi içimizde ve hiçbir harici aracın aracılığı olmaksızın bilebiliriz. Bu araçlara sadece bilimsel edevat değil, nefsin araçları olan beş duyu, muhayyile ve düşünce de dâhildir.
İrfani gelenek, ilim tahsili ve öğrenmenin amacının belli bir ilmi öğrenmek veya belli sorunları çözmek olmadığı gerçeğini hep el üstünde tutmuştur. Ferdiyetçi ve kalıp dayatıcı motivasyonlar nefsi terbiye etmek-ten ve kişinin kendi özünü idrak etmesinden sapmalar olarak görülürlerdi. Kişi, kendisi bizâtihi el-Hakîm (c.c.)'den gayrı bir şey olmayan hikmeti şunu-bunu anlamayı hedefleyerek veya kayıtlı ve belirli amaçlara yönelerek sevemezdi. İbn Sînâ'nın "Arifler Hakikî ve Evvel olanı sadece O'nun için arzular; gayrı şeyler için değil," derken kastettiği şey, tam olarak işte budur. Sadece Evvel ve Ahir olan Hak'tan gelen parlak nur olan akl-1 meada ulaşmak, kişinin kendi özünü idrak etmesini ve dünyanın ne olduğunu tam olarak anlamasını mümkün kılar.
Modern bilimsel teşebbüsler nefsi sübjektif âleminde kendi haline bırakıp ötekini, yani dış dünyayı manipüle etmeyi ve güdümleyip sömürmeyi amaç edindiler. Bütün bu olup biteni Bryan Appleyard haricindeki çok az kimse açıkladı. Appleyard, birkaç neticeye varırken, vurgulu bir dille şöyle diyor:
"Bilim hepimizi kendi şahsî ve hususi sebeplerimize hapsetti. Bizi dünyamızdan kopartırken, bilinçlerimizin yüksek, zırhlı kulelerine kilitledi. Hariçte ya aldatıcı ya da manasız bir yabancı manzara, içte de varlığından emin olduğumuz yegâne mülk vardı: kendimizi bilmeye dair hiç durmayan ve endişeli bir iç gevezelik. Ruhlarımız bedenlerimizden uzaklaştırıldı."
Hıristiyanlar Hıristiyanlığın hakikat olduğuna inanırlar, tıpkı Müslümanların tümüyle İslam'a inandıkları gibi. Bundan çıkardığı sonuç, rasyonel düşünce süreçlerimizin (akl) kendi başlarına bizi "hakikate" yaklaştıramadığıdır. Bilişsel süreçlerimiz bizi kendimize ve hakikatimize yabancılaştırmaktadır.
Gazâlî, "Sufi Allah'a, yani Sevgili'ye ne kadar yaklaşırsa O'nun sıfatlarının dipsiz derinliğine, O'nun özünün uçsuz bucaksızlığına o kadar vakıf olur," diye yazıyordu. "Bu yüzden daha derine inme ve daha muazzam sırlara erişme isteği asla son bulmaz!" (Schim-mel, 1975:133). Bu sınırı olmayan bir yakınlaşma, asla ulaşılmayacak bir hedeftir. Ben, bu yoğun, paradoksal arzuda, aynı zamanda dipsiz bir uçurum da olan bir özde yok edilmelidir.