Her şey zıddıyla kaimdir. Yani her şey karşıtı ile birlikte var olur.
Merhaba sevgili okur, yeni bir yıla girmeye çok kısa bir süre kaldı. Klişe olacak ama acısıyla tatlısıyla hayat sayfamızdan bir yıl daha geçip gitmek üzere. Burada mühim olan, bu yılda neleri yapabildik, neleri yapamadık diyerek tefekkür edebilmek sanırım. Bölünmüş Dünya da tam bu tefekkür hâline eşlik eden, insanın düşünme biçimini sorgulatan bir kitap.
Ziya Selçuk Hoca’nın eğitim ve çocuklar hakkındaki fikirlerini daha önce Kırk Kere Söyledim kitabında okumuştum. Şimdi ise sıra Bölünmüş Dünya’daydı.
Kitabın kapağına ilk baktığımda neyi temsil ettiğini tahmin etmeye çalıştım fakat bir türlü bulamamıştım. O esnada annem odamda kitabı gördü ve “lades kemiği bu” dedi. O an kitabın henüz ilk sayfalarındaydım; annemden gelen bu yorumu duyunca bende tam bir “aha!” anı yaşandı.
Kitabı okurken de bu “aha!” anlarım oldukça fazlaydı. Normalde kitap okurken beğendiğim kısımların altını çizerim; bu kitapta ise buna ek olarak notlar aldım, düşüncelerimi yazdım. Çünkü kitap okuru pasif bırakmıyor, sürekli düşündürüyor.
İyi–kötü, doğru–yanlış, siyah–beyaz, dolu–boş… Bu zıt kavramlardan sayfalarca yazabiliriz. Ancak çocuklara bu kavramları öğretirken, onları farkında olmadan bir kutuplaştırma zincirine dahil etmiyor muyuz? Bu ikiliklerle büyüyen çocuklar, yetişkin olduklarında sağ–sol, bizler–onlar, Fenerbahçe–Galatasaray gibi düalist (ikicil) bir bakış açısına geçip kendi fikrinin esiri ve kesin inançlısı hâline gelmez mi?
Peki ne yapmak gerek? İşte Bölünmüş Dünya tam olarak bunu anlatıyor. İnsanları kutuplaştıran düalist bakış açısı yerine; diyalektik düşünce, bulanık mantık ve zıtların birliği kavramları eserde sıkça karşımıza çıkıyor. Yazar bu kavramları günlük hayattan farklı ve özgün örneklerle okuyucuya
Tıpkı Anadolu'daki şu anonim söz gibi :"Aşk;bir körün bir sağıra, çok güzelsin, demesidir." Bu tür paradoksları bilinen hiçbir bilim dalı çözemez. Çözmek için gönül gözüyle görmek, can kulağıyla dinlemek gerek. Önce gönül gözünün ve can kulağının nerede olduğunu anlamak kaydıyla.
İnsan şu âlemde olgunluk düzeyi açısından dünyanın en derin yeri olan Mariana Çukuru'na da inebilecek, göğün yedinci katına da yükselebilecek tek varlık.
İnsan kendisini eleştirmediği, toplum da eleştirilmediği yönlerinden çürüyor. Zamanla çürüme kokusuna alışılıyor ve hiç kimse kendi çürüklerinden bahsetmiyor, çoğunluk karşı tarafın çürüklerine odaklanıyor. Durumun farkında olan azınlık ise Cenap Şahabettin'in, "Körler memleketinde görmek bir hastalık sayılır," sözünün muhatabı oluyor.