• 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabı. Farklı bir kalemi var. Konusuna gelince; Roman kahramanı 12 Eylül 1980 tarihinde, kalçasında ay yıldıza benzer bir doğum lekesiyle dünyaya gelir. Babası bunları iyi işaretler olarak görüp, çocuğun önemli biri olacağını düşünüp Evren adını verir. Evren küçük çapta hırsızlıklar yapan bir hırsız olur. İlginç konusu ile güzel bir kitap.
  • 296 syf.
    ·5/10
    Gece gelen
    Şu güne kadar Tess ne yazsa okudum. Bana kitap okumayı sevdiren kadın diyebilirim kendisi için. Polisiyenin psikolojik gerilimin başında geliyor. Hele Rizzoli Isles serisi bütün seriler arasında favorim. Dizisini bile izledim onu da çok seviyorum.
    Gel gelelim Gece Gelen kitabına. Bu ara farklı bir şey çıkmadıkça Rizzoli serisi yazmayı düşünmüyormuş kendileri. Eylül de yayımlanmış sanırım yabancı ülkelerde bizde de hemen çevirip satışa sundular.
    Bu kadar başarılı polisiye yazan bütün detayları düşünen kadın nasıl aşk yazarken böyle klişe yazabilir hayret ediyorum doğrusu. Bir şekilde
    tıkanıp kalıyor. Neyse işin özü gerilim olmasına rağmen germedi. Başka bir yazar yazmış olsaydı belki ama Tess için pek güzel bir kitap değildi.
    Ava kendi geçmişinden kaçarak Brodies Watch'a sığınır. Sıcacık bir kasabaya geldiğini zannederken kendi kadar sırlarla dolu bir kasabaya adım attığını fark eder.
    Farklı değildi. Kafam dağılsın derseniz okuyun ama beklentiyi yükseltmeyin derim.
  • 336 syf.
    ·Puan vermedi
    Edebiyatımızda ilklerin arasında yer alan ilk psikolojik romanımızdır.
    -
    Çok saf duyguların barındığı bu kitabı yaşıyorsunuz adeta.
    Konusuna gelirsek aileyle yaşamaktan bıkmış bir çift ve Boğaziçi’nde bir yalı hayali kurar fakat yokluk bu hayallerine tek engeldir.
    Bir süre sonra Suat’ın babası bir miktar para yollar ve hayal yalı tutulur taşınılır her şey çok güzeldir hayallerini yaşıyorlardır fakat Süreyya sonunda hayalinin gerçekleşmesiyle de birlikte içini bir gezme hevesi ve deniz aşkı kaplar bu zaman içerisinde yakın arkadaşları olan Necip sık sık onları ziyarete gelir çoğu zaman Süreyya denizde olur Necip ve Suat yalıda yalnız kalır zamanla Necip, suat’ı diğer kadınlardan farklı görmeye ve hayranlık duymaya başlar ve zamanla bu hayranlık alevli bir aşka dönüşür vazgeçemeyeceği bir aşka..
    Ve bu aşk yaşamlarında çıkmazları da beraberinde getirecek.
  • 328 syf.
    ·3 günde·6/10
    Edebiyatımızın ilk psikolojik eseri nasılmış diye merak edip okumak istediğim kitaptı “Eylül”
    Gerçekten eser, hiçbir olay olmadan sadece psikolojik gelgitler, iç kavgalar, iç konuşmalarla geçiyor.
    300 sayfa benzer duyguları farklı farklı cümlelerle yazmak gerçekten takdir edilesiydi. Ağır gitti.Sürükleyici değildi ve bazı bölümlerinde sıkılmadım da değil.
    O dönemin halleri, sözleri, çekingenliği, kadının söz söyleme, karar verme haklarının bulunmayışı vs vs bizim dönemimizle kıyaslamak için güzel bir örnek teşkil ediyordu.
    Bu eserin yazılışından (1900) 20 yıl sonra nasıl çağ atladığımızı düşünmeye dalarken buldum kendimi. Bu farkları görmek ve kıyaslamak için okunmaya değerdi. Okuma amacına ulaştı diye düşünüyorum.
  • 375 syf.
    Zaman Akıp Gidiyor
    Okuduğu kitapların sayısı toplamda 50’yi geçmeyen 25’li yaşlarında birine kitap önerecek olsanız ne önerirdiniz? Elbette ki kişinin okuduklarına ve ilgi alanlarına göre değişebilecek bir cevap bu. Ama zaten benim bunlarla işim yok, söylemeye çalıştığım, okuduğu kitap sayısı bu denli az olan bir insanın okuyacağı o kadar çok kitap var ki önünde. Zaman asla durdurulamayan, sürekli akıp giden bir nimet bizim için. Ve bu zaman içerisinde okunmaya değer binlerce hatta milyonlarca kitap var. Ortalama olarak bir kitabın bir haftada bitirildiğini varsayarsak, okuyacağın kitabı öyle bir seçmelisin ki, bir haftan (ortalama) boşa gitmesin. O kitap hayatından bir haftayı çalmış olmasın. Sana kattıklarının yanında onun için harcadığın zamanın lafı bile olmasın. Umarım ‘zaman kaybı’ olarak nitelendireceğiniz kitaplarla karşılaşmamanız, seçmemeniz dileğiyle. Dolayısıyla; ‘İyi kitaplar, iyi ki varlar.‘


    Kısaca Kitabın Konusu
    Dünyanın en tehlikeli yerlerinden biri olarak kabul edilen Afganistan’nın başkenti Kabil’in Vezir Ekber Han nispeten sakin sayılabilecek bir döneminde geçen hikayede baş kahramanlarımız Emir ve Hasan’dır. Doğumunda annesini kaybetmiş olan Emir’in, sert mizaçlı babasına kendisini ispatlama ve ilgi görme çabası. Etnik kökeni ve babsının bedensel rahatsızlığı nedeniyle akranları arasında her zaman alay konusu olmuş olan Hasan. Emir’in babası, bölgenin nufuzlu kişilerinden, yardımsever ve cesur bir kişidir. Hasan’ın babası Ali ise Emir’in babasınınn evinde hizmetçi olarak çalışmakta, zaman zaman da oğluyla beraber ev ve bahçe işlerini yapmaktadırlar.

    Hasan, Emir’e her daim sadık kalmış, her zaman yardımına koşmuş, dostluğun ve kardeşliğin ne demek olduğunun adeta vücut bulmuş halidir. Hatta Emir için başını türlü zorbalıklara ve belalara sokmaktan asla geri kalmamaştır. Ancak Emir’in bu dostluğa aynı ölçüde karşılık verememesi, zorbalara karşı onun gibi cesaretle duramaması ömür boyu çekeceği bir vicdan azabına dönüşmektedir.

    Hükümete yapılan bir darbe ile Monarşinin yerini Cumhuriyet almıştır. Ardından Sovyetlerin etkisiyle Kominist bir baskı süreci başlamıştır. Emir ve babası bu baskı sürecinde Amerikaya göç etmişlerdir. Orada geçen yıllarda yaşam koşulları, geçim derdi, soyo-kültürel farklılıklardan kaynaklanan bir takım sorunlarla başa çıkmaya çalışırken aynı zamanda Emir’in sosyal ve psikolojik dünyasının da bir yansımasını görmekteyiz. Uzun bir süreden sonra bir gün babasının eski bir dostundan mektup alır ve tekrar Afganistan’a gider. Afganistan’a gittiğinde ise bazı gerçekleri öğrenir. Bu gerçekler onu bir kez daha geçmişiyle yüzleştirir.

    Kitap, ihanetin ve sadakatin bedellerini, babaların oğullarıyla ilişkilerini ve babaların çocuklar üzerindeki etkilerini göstermektedir. Sevgi, yalan, dostluk ve fedakarlıklarla dolu bir hikaye… Zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip olan toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seren savaşın izlerini görmekteyiz. Gaddarlıklar, ırkçılık ve insanlara yapılan zulümlerin hikayesi…


    Okur-Zaman Puanı
    ‘Zaman Akıp Gidiyor’ başlığı altında düşünmeye zorladığım konu ‘iyi kitap’ seçimiydi. Bir insanın ömründe okuyabileceği tüm kitapların, dünyadaki tüm kitaplara oranını alsak bir hayli küçül bir sayı elde ederiz. Okuyacağımız kitabı seçerken biraz da olsa bunu düşünerek seçim yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu felsefeye de bundan sonraki kitap değerlendirmelerimde de kullanabilmek adına bir isim ve puan sistemi vermek istiyorum. Bu felsefenin ismini, ‘Okur-Zaman’ olarak vermek istiyorum açıkcası bu ismin üzerine pek düşünmedim, ileride belki değiştirebilirim. Şimdilik Okur-Zaman olarak nitelendirmek ve bu felsefeye uygun kitapları da 1’den 10’a kadar puanlamak istiyorum.

    ‘Uçurtma Avcısı’ kitabının Okur-Zaman puanının bir hayli yüksek, yani 8 olarak veriyorum. Benim gibi çok duymuş ancak okumaya fırsat bulamamış, daha farklı öncelikteki kitaplara yer vermiş iseniz, tavsiyem bir ara fırsat tanıyın bu kitaba.


    Ancak!
    Kitabın başarısı su götürmez bir gerçek. Ancak;
    Afganistan’da savaşa maruz kalmış 2 çocuğun hikayesini anlatmış. Dedim ya düşünmeye sevk ediyor kita diye. İster istemez, Suriye, Irak, Yemen, Pakistan, Afganistan, Libya, Çad, Ürdün, uganda ve bunun gibi nice ülkeler ve bu ülkelerde savaşa maruz kalmış, nice ‘çocukluğunu yaşayamamış çocuk’ vardır. Sadece Suriye’yi ele alalım. UNİCEF Türkiye Milli Komitesi verilerine göre ülkemizde 1.6 milyon süreli çocuk bulunmaktadır. Savaştan kaçmış, ülkemize sığınmış. (Ki bu durumdan rahatsız olan bir çok vatandaşımızda yok değil, vizdanları nasıl elveriyor anlamak mümkün değil.) Diğer tarafta bunlar kadar şanslı olmayan savaşın ortasında acı çekerek açlıktan sefaletten ölen çocuklar. Bununla birlikte Mülteciler Derneğinin verilerine göre akdenizi kullanarak Avrupa’ya umuda yolcula çıkan 15.000’den fazla kişi boğularak ölmüştür.

    Bunza zalimliğin, vicdansızlığın en çok yaşandığı bölge olan Ortadoğu coğrafyasının en önemli sebeplerinden biri de ‘Petrol’ rezervidir. Bir damla petrolün bir damla kandan daha değerli olduğu bu toprakların, bugün ki durumunun sorumlusu kim dersek alacağımız cevapların bir çoğu Emperyalist güçler olacaktır. Yıllardan beri en büyük emperyalist güç olarak bölgede Amerika var. Afganistan’da Rusya ile mücade ettiği için Taliban’a silah veren Amerika. Taliban ile mücadele gerekçesiyle Afganistana giren ve coğrafyayı yerle bir eden Amerika. Ve yazarımız. ABD Başkanı George W. Bush ve Bayan Laura Bush, yazar Khaled Hosseini’yi 16 Eylül 2007 Pazar günü Hosseini’nin romanı olan “Uçurtma Avcısı” nın film uyarlamasının gösterimi için Beyaz Saray’a davet ediyor. Ve daveti kabul eden Khaled Hosseini.

    ABD Başkanı George W. Bush ve Bayan Laura Bush, yazar Khaled Hosseini’yi 16 Eylül 2007 Pazar günü Hosseini’nin romanı olan “Uçurtma Avcısı” nın film uyarlamasının gösterimi için Beyaz Saray’a davet ediyor. Ve daveti kabul eden Khaled Hosseini.

    Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde (UNHCR) 2006 yılından beri iyi niyet elçisi olarak çalışmalar yapan Khaled Hosseini’yi bir yazar olarak yere göre sığdıramaz olsak ta, bebek katili George Bushile yan yana duruşu ve bundan gurur duyuşu ile eserleri benim nezlimde anonim değerindedir
  • ..1992 yılının eylül ayında bir pazar günüydü, saat yediye geliyordu. Geceyi dışarıda geçirmiştim, sabahın ilk saatlerinde Tollbu Caddesi’nde eski bir eczaneden bara dönüştürülmüş bir mekândaydım, ancak kimsenin peşine takılıp evine gitmemiştim. O sıralarda, o yıl, bu durum benim için pek olağan sayılmazdı, çünkü hemen her gece Oslo’nun merkezine iner ve her ne kadar yaradılışıma aykırı olsa da barlara kafelere gider, duman altı olmuş bu kalabalık mekânların kapısından içeri girer girmez kendimi yuvama gelmiş gibi hisseder ve yine her ne kadar yaradılışıma aykırı olsa da etrafa dikkatle göz gezdirirken o gece nerede yatacağımı geçirirdim aklımdan. Birkaç saat sonra kafeden ya da birahaneden ayrılırken de genellikle yalnız olmazdım. Bu ayları geride bıraktığımda, benim gibi bir erkeğin yapabileceğini önceden hiç düşünemediğim kadar çok yatak odasından, evden ve semtten geçmiştim. Ancak bu durum kendiliğinden son buldu, ateş olmak istemiştim ama ateşimde alevden fazla kül vardı artık. (sayfa 11)
    Parçalanan bir hayatın acımasız ama şefkat dolu portresi...
    Karısı çocuklarını da alıp onu terk ettikten sonra Arvid Jansen, tutunacak çok az şeyinin olduğunu fark eder. Boş evini, yatağını, hayatını yadırgar; kim olduğunu pek de bilmediğini anlar. Gençlik günlerinin peşinde şehirde dolaşır, sarhoş olur, barlarda ısrarla peşine düştüğü kadınlarla yatağa girdiğindeyse ne yapacağını bilemez. İlk ayrıldığında neşeli bir zafer duygusu taşıyan karısı da ondan çok farklı durumda değil gibidir. Sadece üç kızlarından en büyüğü ebeveyninin kim olduğunu görüyor, ama ne onlara yardım edebiliyor ne de onlardan yardım alabiliyordur...
    Norveçli yazar Per Petterson’un diğer yapıtlarıyla da konuşan ''Benim Durumumdaki Erkekler'' ele aldığı hikâye kadar anlatma biçimindeki inceliklerle de öne çıkıyor(alıntı)