İstanbul İstanbul'du işte. Zalim, tehlikeli, ama bir o kadar da güzel. Profesörün söylediği gibi: “O hep sana ihanet eder ama sen yine de onu sevmeye devam edersin." Behçet Kemal Çağlar bir şiirinde "İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?" diye soruyordu. Bunu profesöre çevirsem nasıl karşılardı acaba? Hiç kimseye âşık değildim ama yine de İstanbul'u seviyordum.
Perdeyi açtığımda güneş gözlerimin içine doldu. Ne kadar şikâyet edersek edelim İstanbul böyleydi işte. Günlerce yağmurla, fırtınayla, soğukla insanın canını çıkarır, sonra bu kadar eziyet çektirdiğine pişman olmuş gibi bir bahar sevimliliğine bürünüverirdi. Kış aylarında yaz günleri yaşamak da bu şehrin özelliklerinden birisiydi.
Çapa'nın kalabalık ana kapısından girdik, İç Hastalıkları binasına doğru yöneldik. Yollar hastalarla, beyaz önlüklerinin üstüne kahverengi pelerin atmış kepli hemşirelerle doluydu. Binanın içi de öyleydi. Hastaların çoğu yoksul kesimdendi. Banklara oturmuş, koridor köşelerine çömelmiş, sabır içinde sıralarının gelmesini bekliyorlardı. Acaba yoksullar zenginlerden daha mı çok hastalanıyorlardı, yoksa nüfusları daha çok olduğu için mi hastaneleri dolduruyorlardı?