Biraz sonra çiy düşmeye başladı... Yumuşacık. Bir nefes rüzgâr bile yoktu. Doğa iyi ve geniş yürekliymiş gibi geldi bana; yersiz yurtsuz, kimsesiz olmama karşın beni seviyormuş gibi geldi. İnsanoğlundan ancak kuşku, aşağılama, zulüm beklediğim için, ben de Tabiat Ana'ya bir çocuk gibi sokuldum. Hiç olmazsa bu gece onun hem yavrusu hem de konuğu olurdum; beni para pul istemeden ağırlardı elbet.
Yalnız, ne ayağa kalkacak iradem vardı, ne de kaçacak kadar gücüm. Baygın uzanmış, ölümü özlüyordum. İçimde bir nabız gibi atan, canlıya benzer tek bir düşünce vardı: Tanrı düşüncesi. Bu düşünce sessiz bir dua doğurdu içimde. Bu dua ışıksız ruhumda döndü, dolaştı, ama kendisi söze dönüştürecek bir güce rastlayamadı: "Tanrım, benden uzak durma; çünkü bela çok yakınımda, elimden tutacak kimsem de yok."
Düşünmeye başladım. Şimdiye kadar yalnız işitmiş, görmüş, yürümüş, nereye çekerlerse oraya gitmiştim. Olayların olayları, açıklamaların açıklamaları kova- layışına seyirci kalmıştım... Şimdi ise düşünüyordum.
İçimden de, "Gereken tek büyü sana bakan gözlerin sevda dolu olmasıdır," diyordum, "çünkü seven gözler için sen yeter derecede yakışıklısın. Daha doğrusu, senin sert çizgilerinde güzellikleri üstün bir çekicilik var."