• Edip 'in bir de kompleksi vardı, bana anlatmıştı; bunu burada anlatmakta bir sakınca görmüyorum. Fatih Camii avlusunda top oynanırmış. İkinci Dünya Savaşı yılları, o zaman lastik top diye bir şey yok, bez topla oynanır. Edip'in lastik topu var ve Edip'i lastik topu olduğu için takıma alıyorlar, aslında kötü bir oyuncu. Bu, insanda nasıl bir iz bırakır? Edip'te? Bu bir gerçek, babası zengin, esnaf. O sırada fazla zengin olmasa da sonradan oldu. Ama lastik topu olan bir çocuk Edip, bunun için onu takıma alıyorlar. Bu, Edip'te kompleks yaratmıştır. Kendisi söyledi bunu, ben nerden bileyim. Burda bir hüzün var, Edip o hüznü sevdi. Aslında şiirimizdeki durumu da budur, hep ona lastik topu var diye bakıldı. Oysa şairdi, alalım bir sürü şairi, çoğundan iyi. Ama o duyguyu hep içinde taşıdı.
  • Fatih Camii ve avlusu, teravih namazında dolup taşardı.
  • tahirü'l-mevlevî, istiklâl mahkemesi hatıraları
    2. feridüddin attar, esrarnâme
    3. mehmet nusret tura, o'nun güzel isimleri; sunullah gaybi, sohbetnâme
    4. erzurumlu ibrahim hakkı, insan-ı kamil
    5. ibn ataullah el-iskenderî, gelin tacı
    6. darkavî, mektuplar; ahmed el-alavî
    7. hz. ali cenkleri
    8. köstendilli ali alaeddin el halveti, telvihât
    9. abdulkadir geylani, fethu'r-rabbani
    10. ibn arabî; mevlana, fihi ma fih
    11. aynülkudat hemedanî, temhidat
    12. nizamülmülk, siyasetnâme
    13. imam gazali, kimya-i saadet, eyyühel veled, mişkatü'l-envar
    14. nuşirevan, zafernâme; kenan rıfai, sohbetler
    15. azizüddin nesefi, insan-ı kamil
    16. şebüsteri, gülşen-i râz
    17. ismail rusuhi dede, minhacu'l-fukara
    18. feridüddin attar, hüsrevnâme
    19. muhammed sadık erzincanî, terbiyenâme
    20. ihvan-ı safa; mahmud erol kılıç, ayırmaya değil birleştirmeye geldik
    21. el-kindî, risâleler; imam gazalî, tehafütü'l-felasife
    22. hazinî, cevahirü'l-ebrar min emvac-ı bihar
    23. eşrefoğlu rumî, müzekki'n-nüfus
    24. imam rabbani, mükaşefat-ı gaybiyye
    25. şah veliyullah dıhlevî, hüccetullahi'l-baliğa
    25. el-muhasibî, er-riâye
    26. hz. süleyman'ın meselleri
    27. hucvirî, keşfu'l-mahcûb
    28. kamile ünlüsoy, anadolu'da hz. ali tasavvurları
    29. hüseyin vassâf, vakıat
    30. molla camii, şerh-i rubaiyyat
    31. nasıruddin tusî, ahlâk-ı nasırî
    32. sultan murad han, fatih sultan mehmet'e nasihatler
    33. mustafa bin muhammed el kastamonî, şerh-i kemalat-ı çehar yar-ı güzin
    34. abdulcebbar en-nifferî, mevakıf
    35. şeyh bedreddin, varidat
    36. imam nevevî, kırk hadis
    37. fahreddin-i ırakî, uşşâknâme
    38. ebu nevid sühreverdi, yol ahlâkı
    39. ismail hakkı bursevî, şerh-i rümuzat-ı hacı bayram veli
    40. ismail hakkı bursevi, niyazi-i mısrî, çıktım erik dalına
  • Fatih İstanbul’un imarı için çok çalıştı, her semtin yeni inşaatlarla süslenmesine gayret gösterdi. En büyük mimarî eseri 1470’de yaptırdığı Fatih Camii ve külliyesidir.

    Eyüp Sultan Camii (1458), Mahmut Paşa Camii (1463), Has Murat Paşa Camii (1471) hep onun devrinde yapılmıştır.

    Fetihten sonra verdiği şu emir onun mimariye verdiği değeri açıkça gösterir:

    “Yapılar, surlar, onarılsın; sarnıçlar, okullar, camiler, aşevleri yapılsın.”
  • İstanbul'da Fatih Sultan Mehmed döneminden kalma nadir eserlerden olan Vatan ve Millet Caddelerinin kesiştiği noktadaki Murad Paşa Camii'ni Nidayi Sevim yazdı.

    10 Temmuz 2017


    https://www.dunyabizim.com/...sa-camii-h26746.html

    1985 yılından beri Murat Paşa Camii’ne zaman zaman uğrarım. Bu ibadetgâh hakikaten tam bir uğrak yeridir. Pek çok İstanbullunun bir vesile önünden, yanından geçip gittiği, belki de şehrin koşuşturmasından, telaşından bir türlü fark edemediği nezih bir ortam vardır burada.

    Bilindiği üzere Fatih, Aksaray, Fındıkzade ve Laleli semtleri günün her saati, her milletten insanla dolup dolup taşmaktadır. İşte bu semtlerin kesiştiği noktada bulunan tarihi camide yine her milletten Müslüman, günün her vaktinde namaz için bir araya gelir. Caminin bu özelliğini bilmeyen bir insan mekândaki bu görüntüyü fark edince kendisini adeta Birleşmiş Müslüman Milletler Cemiyetinde zanneder.

    16. yüzyıl Mimar Sinan eserlerinde olduğu gibi burada çoklu pencerelerle aydınlatılmış bir ortam, genişlik ve ihtişam yoktur. Sadelik, ferahlık ve sessizlik hâkimdir. Şehrin yoğunluğuna, karmaşasına ve aceleciliğine karşı bir direnç vardır bu ibadetgâhta. Camiden içeriye adım attığınız an kendinizi suya salıverilmiş balık gibi hissediyorsunuz. “Mekânların da ruhu vardır.” sözü burada tam anlamını buluyor. Evet, burası Fatih Sultan Mehmed Han nezaretinde yaptırılan, kubbelerinde hala onun nefesini barındıran müstesna bir mekândır…

    İmareti, hamamı ve medresesi yok edilmiş

    Murad Paşa Camii, XV. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen Murat Paşa Külliyesi'nin günümüze ulaşan maalesef tek yapısıdır. Fetihten sonra Bursa üslubuyla yapılan tabhaneli (zaviyeli) cami tipinin ender örneklerinden biri olarak gösterilir. Aksaray’da, Vatan ve Millet caddelerinin, yeni adıyla Adnan Menderes Bulvarı ile Turgut Özal Caddesinin kesiştiği noktada yer alır. Fâtih Sultan Mehmed’in vezirlerinden, “N’imelceyş” (Fâtih’in ve Feth’in kutlu askerlerinden), Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa tarafından 1471-72 yılında yaptırılmıştır.

    Has Murad Paşa, Bizans'ın Paleólogos hanedanından Vitos'un oğlu olup ihtida ederek Fatih Sultan Mehmed'in hizmetine girmiştir. Zekâsı sayesinde Vezirliğe kadar yükselmiş ve Rumeli Beylerbeyliğine atanmıştır. Külliye olarak planlanan caminin İmareti, hamamı ve Murad Paşa’nın Trabzon’un fethi için seferde iken Otlukbeli’nde şehit düşmesinden sonra kardeşi Sadrazam Mesih Paşa tarafından tamamlanan medresesi günümüze ulaşmamıştır. Medresenin bulunduğu bölüm hâlihazırda tuvalet olarak kullanılmaktadır. Zeynep Hatice Kurtbil'in bildirdiğine göre Caminin batı kısmında yer alan bu medrese 1929-1930’da belediye tarafından, doğudaki çifte hamamın kadınlar kısmı ile erkekler kısmının soğukluğu XX. yüzyıl başında, geri kalanları ise 1956’da yol çalışmaları sebebiyle yıktırılmıştır. (TDVİA c.31, s. 191) Yangın ve depremler sebebiyle müteaddit zamanlarda elden geçen cami 1935’te Mimar Vasfi Egeli tarafından esaslı bir onarım görmüştür.

    Murad Paşa Camii, kesme taştan alçak bir ihata duvarı ile çevrili, genişçe sayılabilecek bir avlunun ortasında yer alır. Avluya giriş farklı iki yönde bulunan basık kemerli birer kapı ile sağlanır. Yapı, mihrap ekseninde sıralanan, eşit büyüklükte, kare planlı ve kubbeli iki birimin meydana getirdiği harim ile bunun yanlarındaki ikişer tabhane biriminden ve kuzey (giriş) cephesi boyunca gelişen son cemaat yeri revakından oluşur. İstanbul'da örneğine nadir rastlan bu çift kubbeler ne çap, ne de yükseklik itibariyle birbirini tutmaz ki, bu da camiye ayrı bir özellik katar. Giriş kapısı üzerinde tarih kitabesi, bununda üzerinde müsanna hatlı Rabbena duası yer alır. "Rabbenâ âtinâ fîd dunyâ haseneten ve fîl âhirati haseneten ve kınâ azâben nâr / Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!" (Bakara, 201.) Yazı, hat sanatı tarihimiz açısından pek kıymetli bir örnektir. Sırf bu sanat şaheserini görmek için bile Murad Paşa Camii ziyaret edilmelidir diye düşünüyoruz.

    Şeyhülislâm Pîrîzâde Osman Sâhib Efendi’nin kabri de burada

    Yapının mihrabı ve minberi yenidir. Mermer minber gayet sade görünümlüdür. Minberin sadeliğine karşılık mihrap, mukarnaslı yaşmakla donatılmıştır. Son dönemde yenilenen ahşap vaaz kürsüsü de kare şeklinde olup geometrik bezemelidir. Kürsü sekizgen külâhla örtülüdür. Caminin düşük kodlu ilk biriminde, son dönemlerde ahşap malzemeden yapılan ve merdivenle çıkılan, kare planlı müezzin mahfili bulunur. Avluda yer alan şadırvan ve dış giriş kapısı sağında yer alan çeşme, XVII. yüzyılda Kara Dâvud Paşa tarafından yaptırılmıştır. Sekizgen şadırvan son dönemde yenilenmiştir. Kâidesinde iki güneş saati bulunan tek bir minaresi vardır. Mukarnaslı şerefesi, kesme taştan yapılan minaresinin Fatih döneminden kaldığının önemli habercisidir. Kimi kaynaklarda Camii iç kısımlarında Fatih dönemi kalem işi izlerine rastlandığı ifade edilir. Ancak biz bu detayı gözlemleyemedik. Tarih içerisinde caminin kıble yönünde büyük bir hazîre de oluşmuştur. Bu hazirede Sadrazam Mesih Paşa, Kara Dâvud Paşa, Şeyhülislâm Pîrîzâde Osman Sâhib Efendi (ö. 1183/1770) ve Altıparmak İbrâhim Efendi gibi önemli şahısların kabirleri de bulunuyor. İbn Haldûn mütercimi diye bilinen Şeyhülislâm Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (ö. 1162/1749), Osman Sâhib Efendi’nin babasıdır. Son dönem şeyhülislâmlarından Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (1838-1910) ise kızının torunudur. Tahsin Özcan’ın verdiği bilgilere göre Aksaray Caddesi açılırken o dönemde Evkaf nâzırı vekili olan torunlarından İbrâhim Bey tarafından Osman Sâhib Efendi’nin kemikleri Üsküdar’daki Selimiye Tekkesi karşısında bulunan aile mezarlığına taşınmıştır. (TDVİA c.34, s. 292)

    1504 tarihli Şirmerd Çavuş Camii de yok edilmiş

    1950’li yıllardaki yol yapım çalışmaları sırasında dış kısımda bulunan çeşmeyle birlikte burada bulunan mezar taşları daha içeri taraflara taşınmıştır. XVI. yüzyılın başına tarihlenen ve Haseki Hastahanesi önünde yer alan Şîrmerd Çavuş Türbesi, Camii’nin Millet Caddesi tarafından avluya girişte sağ kolda yer alır. Klasik Osmanlı üslûbunu yansıtan türbe’de I. Selim’in yüksek rütbeli komutanlarından Şîrmerd Çavuş ile kızı Kamerşah Hatun yatmaktadır. Esma İgüs ve Hayriye İsmailoğlu, “Osmanlı Kenti İstanbul’u Yıkmak ve Yeniden Yapmak Paradoksu” isimli yazılarında Nedime Pamak’a atfen verdikleri bilgilere göre Millet Caddesi üzerinde, Aksaray’dan Topkapı’ya uzanan istikamette, Selçuk Sultan Camii’nin karşısında Şirmerd Çavuş’un 1504 yılında inşa ettirdiği camii yer almaktaydı. Yol yapım çalışmaları esnasında bu eserde ortadan kaldırılmıştır. Akıbeti hakkında bilgi yoktur.

    Olanlar Tekkesi, türbe ve çeşmesi cami avlusuna nakledilmiş

    M. Baha Tanman’ın verdiği bilgilere Cerrahpaşa caddesiyle Millet caddesinin kavşağında, Aksaray Karakolu’nun yanında bulunan Oğlanlar (Olanlar) Tekkesi’de 1957’de Millet caddesinin açılması sırasında yıktırılmış, türbe, sebil ve çeşmesi Murad Paşa Camii’nin avlusuna taşınmıştır. (TDVİA c.33, s. 320) Olanlar Tekkesi 1453-1461 yılları arasında Sekbanbaşı Yâkub Ağa tarafından kurulmuştur. Cami avlusunun kuzeyinde yeniden kurulan Olanlar Tekkesi’nin türbe-sebil-çeşme grubu mermer cephelidir. Türbede tekkenin ilk bânisi Yâkub Ağa ile Olan Şeyh İbrâhim Efendi’nin de içinde bulunduğu bazı şeyhler yatmaktadır.

    Olanlar Çeşmesinin cephesi adeta hat sanatı müzesi gibidir. Çeşmenin ayna taşında tarih kitabesi bulunuyor. Üst kısmın ortasında celi hat ile: “Hayru'l-mâli mâ ünfika fî sebîlillâhi - Malın hayırlısı Allah yolunda infak edilendir.” (Hadis-i Şerif), Sağında:“ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy / Ve her canlı şeyi sudan yarattık.” (Enbiya, 30), Solunda:“ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ / Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.” (insan, 21), En tepede ise: “Aynen yeşrabu bihâ ibâdullâhi yufeccirûnehâ tefcîrâ / Bir pınar ki Allah’ın kulları ondan içer, onu (istedikleri şekilde) fışkırtıp akıtırlar.” (insan, 6.) ayet-i Kerimeleri yer alır. Çeşme ile türbe arasında kalan birim günümüzde muvakkithane olarak kullanılmaktadır.

    Restorasyon bir an evvel başlatılmalı

    Restorasyona alınması planlanan caminin kemerlerinde ve duvarlarında yer yer çatlaklar bulunuyor. Bu çatlakların oluşumuna yapının hemen yakınından geçen tramvay yolunun veya Adnan Menderes Bulvarı altından geçen metro tünelinin sebebiyet verip vermediği ciddi şekilde araştırılmalıdır. Bir restorasyon yapıldığında ileride meydana gelebilecek olumsuzluklar için önceden tedbir alınması elzem gibi gözüküyor. Çatlakların dışında cami ve çevresinde de bazı ufak tefek müdahalelere gerek duyuluyor. Ancak restorasyon beklentisi sebebiyle bunlarda sürekli ötelenmektedir. Bu da ayrı bir sorun! Cami haziresinde bulunan mezar taşlarının durumu pek iç açı değil. Elden geçirilecek günü bekliyorlar. Şayet elden geçirilecek ve bu esnada tarihi mezar taşları, tazyikli su ve kumlama yöntemi ile tarihten arındırılacaksa lüzum yok böyle kalması daha isabetli olur diye düşünüyoruz...

    15. yüzyıl mimarimizin ender uygulamalarından biri olarak kabul edilen Murad Paşa Cami, hüzünlü hikâyesi, çevresinde bulunan zarif hat sanatı örnekleri ve hazîresindeki farklı yüzyılların sanat anlayışına ayna tutan mezar taşları ile hakikaten görülmeğe değer bir ibadetgâhtır…
  • 319 syf.
    ·Puan vermedi
    Söze nereden başlayacağımı ciddi manada bilmiyorum.
    Şahsen (birçoğunuz gibi) ben de bir İstanbul aşığıyım. Manevi değerleri ile kalbimi harekete geçiren bu muazzam şehri anlatmaya kitabeler kâfi gelmez. İstanbul’a ilişkin birçok neşriyatı okuduğum halde, gittiğimde karış karış gezip seyrettiğim halde, bu müthiş eser İstanbul'u ilk defa geziyor, ilk defa tanıyor ve ilk defa hayran kalmışım hissi uyandırdı. Haluk Dursun, Evliya Çelebi'yı andıran bir üslub ve aşkı ile öyle bir anlatmış gibi bu mübarek şehri, okurken hem göze hem gönle hitap ettiriyor olması ayrı tad veriyor okuyucusuna. Size İstanbul'u herşeyi ile adeta gezidiriyor, bilgilendiriyor, maneviyatını aşılıyor, değerlerimizin ne denli kayba uğradığını uyandırıyor ve dahası şükrettiriyor. Haluk Dursun kadar İstanbul'u tanıyan bilen yoktur zannımca çünkü İstanbul’un mimarisini bu boyutta bu merakla araştıran, Camii'lerin süsü, erguvanların dokusu, lalelerin derin manasını, Osmanlı’nın bu şehre bağlılığı, tüm çeşmeleri bir bir bilip herbirinin muazzam tarihini, yapılma gayesini v.b nice değerlerini en detayına kadar bilen birini ben henüz ne gördüm ne de tanıdım.
    Bu kitap hem rehber hem de tanımak ve istanbul hakkında eksik bildiklerimizi tamamlamak adına birebir.
    Divan edebiyatı ile de misaller vermesi beni mest etti.
    İstanbul'u merak eden ve dahi etmeyen herkese naçizane tavsiyem olsun.



    Fethin sembolü, mânâsı, kalbgâhı Ayasofya'dır. Ayasofya kapalı kaldıkça kalbimiz çalışmıyor demektir. Sultan Fatih'in fetihten muradı; Ayasofya'yı camiye tahvil ederek, hilâli salibe galebe kılmaktır.
  • İstanbul’un fetih edildiği günlerde bir çoban bu noktaya asasını koyar ve mezarını yerini belirler. Fatih buna inanmaz ve gece sopanın yerini değiştirir. Ertesi sabah çoban asayı gene aynı yere diker. “Neden burası?”diye soranlara, koyunların bu mübarek mezarın üstündeki otları yemediğini söyler.

    Fatihin emriyle buraya bir cami yapılır ve avlusundaki türbeye Eyüp Ansari gömülür. Eyüp Camii o günden bugüne pek çok tadilatlar görmüştür. Ama değişmeyen; burasının günün her saatinde ziyaretçiler ile dolup taşması ve buranın Kâbe ve Mescidi Aksa Camiinden sonra İslam dinin üçüncü kutsal ziyaretgahı olarak kabul edilmesidir.