Vicdan Turistleri ve Sessiz Yük Taşıyıcıları: Bu Hikâye Size de Tanıdık Gelecek!
*Bir tarafta; olay mahallinin dışında, konforlu koltuğundan "büyük destek" (!) vermek adına sürekli rapor isteyip, "Şunu şöyle yapın, bunu böyle yedirin," diye akıl verenler...
Bir de birkaç günlüğüne uğrayıp gidenler vardır.
"Vicdan turizmi" yapar gibi gelirler; sorumluluk almazlar ama denetlemeyi hak görürler.
Misafir gibi ağırlanır, hastayı sever, fotoğraf çeker ve giderler.
Geriye sadece talimatları ve eleştirileri kalır.
*Diğer tarafta ise; gerçek yükü omuzlarında taşıyanlar vardır…
Yıllarca "gerçek desteğin" ne demek olduğunu iliklerine kadar yaşayanlar.
Geceleri uykuyla değil, nöbetle geçenler…
Alt temizlemekten, ağır kaldırmaktan beli bükülenler…
El ve ayak tırnaklarını keserken bile azar işitenler...
Fiziksel yorgunluğun üstüne bir de psikolojik çöküşü sessizce taşıyanlar…
Kendi ağrıları kronikleşmiştir ama "hastalanma lüksleri" yoktur.
Hastanın bütün kahrını, öfkesini, nazını bir sünger gibi içine çekerler.
Ses çıkarmazlar… Çünkü yük düşerse kim tutacaktır?
İşin en acı ve en tanıdık kısmı şudur:
Hasta, en çok bakım verene kızar. Nazını en çok ona geçirir.
Ama uzaktan gelen "misafir" olunca, en tatlı yüzünü takınır.
Sonuç mu?
Dışarıdan gelenler hep "vicdanlı", hep "ilgili", hep "kurtarıcı" olur.
Evi de hastayı da sırtlayan kişi ise günün sonunda bütün olumsuzlukların sorumlusu ilan edilir.
Emek görünmez.
Tükenmişlik "suratsızlık", yorgunluk ise "ilgisizlik" sanılır.
Bu hikâye size de tanıdık mı?
Peki siz hangi taraftasınız?
Yükü gerçekten sırtlayan mı, yoksa uzaktan sadece akıl veren mi?
Bu gece başınızı yastığa koyduğunuzda vicdanınız mı rahat, yoksa yorgunluktan her yeriniz mi ağrıyor?
Cevap tam da orada saklı…
Keşke bu zorlu süreç akıl vererek değil, omuz vererek