Eylül... Henüz renk ve koku bitmemiş; fakat baharın renklerinin bolluğu o kadar hissiz bir şekilde çekilmiş, o kadar tekrar geri dönmemek mahmurluğuyla, geri döner gibi görünse bile hemen yine solup kararan hırçın, boş arzularla o kadar acı çekilmiş ki bir gün işte tabiatın ruhu birden uyanıp görüyor, yapraklarının nasıl sararmış, birçoklarının düşüp çamurlar içinde çürümüş olduğunu görüyor; şimdi hava ne kadar güzel olsa o bir iki günün verdiği açıklıkla bu güzel havaların ne kadar geçici, bu renk ve kokunun ne kadar vefasız, artık ne ele geçmez, elde iken değeri bilinmemiş, öylece harcanmış bir hazine olduğunu acı acı görüyor; işte artık ne bir çiçek ne bir koku kalmış. Artık tahammül bile kalmamış, hepsi çürümüş, önceden yağmur yağsa kayıtsız kalırlardı. Belki daha bir canlılık, daha bir hayat gelirdi. Şimdi... Şimdi işte yağmur, işte kış hepsini çürütüyor, her şey, çürüyor, her şey...
Her an insanı mutluluğuna inandırmayan, her an bunun bir rüya, bir yanılma olduğunu zannettiren bir uçuculuk vardı ki bazen ümit ve hayalle ateşli bir heyecan, hemen şüpheye teslim olacak bir heyecan oluyor; fakat sonunda kavuşmaya bedel bir mutluluk ve ferahlık veren küçük bir gülümseme, belki manasız, salt bir tebessüm hepsini yok edip sade kendi hüküm sürüyordu.
"Bu şimdi artık toprak, çamur olanlar ömürlerinde benim gibi böyle mutluluğa aday olup da onu birtakım kuruntular, şüphelerle reddettilerse ne kazandılar?"