Mehmet Rauf

Mehmet Rauf

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
koseli-arti
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
yildiz
7.7
8,2bin Kişi
okuyor-dolu
37,9bin
Okunma
v3_begen_dolu
1.135
Beğeni
goz
35,9bin
Gösterim
Tam adı
Mehmed Rauf
Unvan
Türk Yazar, Şair
Doğum
İstanbul, Türkiye, 12 Ağustos 1875
Ölüm
İstanbul, Türkiye, 23 Aralık 1931
Yaşamı
Mehmed Rauf Servetifünun romancılarından, 1875 yılında doğdu, 1931 yılında İstanbul'da öldü. Bahriye Mektebi'ni bitirdi (1893), deniz subayı oldu, staj için Girit'e (1894), Kiel kanalının açılış töreninde bulunmak üzere Almanya'ya (1895) gönderildi, dönüşte İstanbul'da Tarabya'da elçilik gemilerinin irtibat subaylığına atandı. 1908'den sonra bahriye'den ayrıldı, hayatını yazarlıkla kazanmaya başladı. Cumhuriyet devrinde kadın dergileri çıkardı, ticaretli uğraştı. On altı yaşındayken yazdığı Düşmüş adlı hikayesini İzmir'e, Halit Ziya'ya göndermiş, Halit Ziya da Hizmet gazetesinde basmıştı, daha sonra İstanbul'da Mektep dergisinde yazıları çıktı. Halit Ziya, Cenap Şehabettin, Hüseyin Cahit'le böylece önceden tanışan Mehmed Rauf, sanatının en başarılı eserini Eylül romanıyla verdi; psikolojik roman örneği olan Eylül'de olduğu gibi öteki eserlerinde de özellikle aşk maceralarını konu yaptı. Romanları: Eylül (1901), Genç Kız Kalbi (1925), Böğütlen (1926), Define (1927), Son Yıldız (1927), Kan Damlası (1928), Halâs (1929) Hikâye Kitapları: İhtizar (Cançekişme, 1909), Âşıknâme (1909), Son Emel (1913), Hanımlar Arasında (1914), Bir Aşkın Tarihi (1915), Üç Hikâye (1919), İlk Temas İlk Zevk (1923), Aşk Kadını (1923), Eski Aşk Geceeri (1924) Mensur Şiir: Siyah İnciler (1901, 1925) Oyunlar: Ferdi ve Şürekâsı (1909, filme de alındı: 1917), Cidal (Kavga, 1911), Sansar (1920), Ceriha (Yara, 1927)  
256 syf.
·
1 günde
·
Puan vermedi
uzun ve detaylı bir inceleme isteyen varsa.. buyurunuz
Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı kabul edilen, Mehmet Rauf’un ''İlk eserim son üstadıma'' ifadesiyle Halit Ziya Uşaklıgil’e ithaf ettiği romanı, Eylül. Eylül, benim Mehmet Rauf’tan okuduğum ikinci eser oldu. Öncesinde Genç Kız Kalbi’ni büyük bir hayranlıkla okumuş ve çok sevmiştim. Yazarın, özellikle bir erkek yazarın, içinde yaşadığı dönemde böylesi bir kitap yazması, toplumsal eleştirilerini sakınmadan dile getirmesi, savunduğu fikirleri bende büyük bir hayret ve sevgi oluşturmuştu. İyi ki de Mehmet Rauf’u okumaya o eserle başlamışım. Çünkü direkt Eylül’ü okusaydım yazara dair düşüncelerim şimdikinden bir hayli farklı olurdu. Zira Genç Kız Kalbi, benim gözümde ve gönlümde Eylül’den öndedir. Eylül edebiyatımız içinde bir baş yapıttır gerçi, orası ayrı. Mehmet Rauf, Eylül’ü yazma hikâyesini şu şekilde anlatmıştır: ''Fikret gazeteye yeni bir tefrika arıyordu. Bir gün konuşurken tefrika için bana teklif etti… O esnada bir gün Halit Ziya’nın yanındaydım. Biz konuşurken kendisinin ziyaretine bir genç geldi. Lakırdı arasında bunun o hafta evleneceğini öğrendim. Düğünden ve düğünden sonraki tasavvurlarından bahsederken, bu adam balayını Büyükada’da geçirmek istediğini, orada tuttuğu köşkü döşettiğini anlatıyordu. Ben Halit Ziya’nın gözlerinde acı bir esef bulutunun karardığını fark ettim. Ve bana öyle geldi ki ruhu artık böyle bir saadetin kendisi için imkânsız olduğunu anlamaktan kaynaklanan bir acıyla burkulmuştu. İşte Eylül’ün esasını teşkil eden fikri, yani gençliğin akar bir su, esen bir rüzgâr gibi, engellenmesi ve geciktirilmesi mümkün olmayan bir surette uçup gittiğini takdir etmek, eylülde baharın geri gelmesi nasıl imkânsızsa şimdi her şeyin faydasız olduğunu anlamak, ziyan olarak geçen günlerin hasretiyle harap olmak fikrini buradan kaptım. Bu fikir bana o kadar cazip, o kadar derin göründü ki günlerce meşgul olarak işledim, süsledim ve renklendirdim. Romanın esasını hazırlayıp iki hafta sonra Eylül’ü yazmaya başladım.'' Kitap, yazarının da anlattığı üzere, tam da bu konu etrafında şekilleniyor. Süreyya ve eşi Suat ile Necip’in başkahramanları olduğu eserde Suat ile Necip’in arasındaki yasak aşk anlatılıyor. Süreyya’nın ailesinin bağ evinde başlayan hikâyenin daha ilk sayfalarında beş yıldır evli olan Süreyya ve Suat çifti arasında görünürde hiç sorun yokken aslında Suat’ın sık sık kendisini kötü hissettiğini, eşini her daim mutlu etmek adına çeşitli endişeler duyduğunu görüyoruz. Necip ise Süreyya’nın yakın akrabası (kuzeni) ve arkadaşı. O da sıkça bu eve gelerek aileyle vakit geçiriyor. Birçok kadınla kısa süreli ilişkiler yaşayan, kadınlara dair çok genelleyici ve sert fikirleri olan (Kahraman Samson efsanesine atıfta bulunarak ''Çünkü kadın, çünkü Delila'' der ve kadınları kötülüklerin, aldatmaların, çirkinliklerin temsili olarak görerek hiç masum, sadık, iyi bir kadın olmadığını, hepsinin aynı olduğunu düşünür; fakat ironik bir çelişkiyle eleştirdiği şeyleri kendisi de yapar) bir bekardır kendisi. Necip’in Suat’a karşı duyacağı aşk, Suat’ın eşini memnun etmek adına babasından para alarak çok istedikleri yalıya gidebileceklerinin sürprizini yapmasıyla başlayacaktır. Davet ve rica üzerine Necip de onlarla yalıya gidecek ve çokça vakit geçirmeye başlayacaklardır. Süreyya’nın denize karşı büyük bir sevgisi var, çok geçmeden bir sandal kiralıyor ve sık sık denize açılıyor. Suat’a ise deniz rahatsızlık verdiği için ne kadar denese de eşiyle gidemiyor, balkonda endişeyle onu seyretmekle yetinmeye çalışıyor. Süreyya’nın bu gidişleriyle birlikte Suat birbirlerinden biraz daha uzaklaştıklarını hissederken Necip’le de bolca vakit geçirmeye başlıyorlar. Süreyya’nın aksine Necip de Suat gibi piyanoyu, müziği çok seviyor. Süreyya Suat’ın piyano çalışlarını neredeyse küçümserken o, dinlemekten keyif alıyor. Böylelikle Suat ve Necip’in arasında, başka kimsenin dahil olmadığı, bir ortak zevk alanı oluşuyor. Mehmet Rauf denizciliğe olan ilgisini Süreyya üzerinden ifade ederken, bir diğer büyük ilgi alanı olan müziği Necip üzerinden dile getiriyor. Kitapta birçok bestecinin, parçanın ismi geçiyor. Bu alanda bilgi sahibi olmadığım için bilemiyorum fakat bu parçaların da kurguya uygun biçimde özenle seçildiklerini öğrendim. Bilgisi olan, alanın içindeki bir kişi için yazar aslında o bölümlerde de çokça şey anlatıyormuş meğer. ''Romanı kaleme alırken her akşam bir sandala atlayıp, o sırada Tarabya’da oturuyordum, Beykoz’a gelir, bir çayırda saatlerce uzanır, okur ve düşünürdüm, yazar ve çizerdim.'' Eserde temel olarak evlilik, aşk, ihanet, mutluluk, namus gibi kavramlar irdelenmiş. İçsel çözümlemelerin oldukça yoğun, iç konuşmaların uzun, ruhsal tahlillerin oldukça derin olduğu eser; psikolojik roman türünün bu anlamda hakkını veriyor gerçekten. Kolay bir okuma olmadığını söylemeliyim. Bunun belki de bir sebebi, yaz döneminde okumam olabilir. Zira Güneş’in ışıl ışıl parıldadığı, içimin kıpır kıpır olduğu bir ortamda böyle bir eseri okumak, karakterlerin dramatizelerini dinlemek pek de kolay değil tabii… Yeri gelmişken söylemeliyim ki maalesef karakterlerle iyi bir empati kuramadım -ki çok nadir olacak bir durumdur bu benim için. Karakterleri okurken gerçekten yoruldum, sanıyorum bunun sebebi duygularını çok uçlarda yaşamalarıydı. Çünkü gelgitleri fazla olan Necip ve Suat’ın ruh hâli sürekli değişiyor, bir an aşklarının ne kadar ''yüce'' olduğundan bahsedip süslü cümlelerle sevgilerini anlatırlarken bir an sonra büyük bir hüznün içinde ümit edilecek hiçbir şey olmadığından ve ne kadar acı çektiklerinden yakınıyorlardı. Galiba bunda o dönemde realizm akımının revaçta olmasına karşın yine de hâlâ tam olarak etkisini yitirmemiş romantizmin payı var. Belki de kitabın arka kapağında da ''Fakat Eylül’de yaşanan aşk masumiyet ve yüceliğine gölge düşürülmeden korunmak istenir.'' ifadesiyle geçen bu gibi düşüncelere katılmadığım, bu ''aşk''ın benim gözümde çirkinliğini koruduğu içindir. Kitap, ismini Suat’ın kendi durumunu içinde oldukları eylül ayına benzetmesinden alıyor. ''Malum ya hüzün ve matem ayıdır'' diye başlayarak eylül ayı betimlenirken, Suat da ''hayatının şu devresi kendi ömrünün, kendi kadınlık hayatının eylülü gibi geldiğini'' düşünüyor. Yakın zamanda okuduğum bir kitapta geçen şu cümleler kitabı okurken zihnime düştü: ''Aşk hakkında çok okudum, çok düşündüm ve nasıl bir sonuca vardığımı duymak ister misin? İnsan sahip olmadığı şeye âşık olur, kişiye değil. Bu bazen bir kadının kaybettiği babası yerine koyduğu bir adam oluyor, bazen yorulduğu yokluktan onu kurtaran bir şövalye, bazen bir adam için dokunulmamış bir ten... Ve bazen de özgürlük. İnsanlar gerçekten kişilere mi âşık oluyor sanıyordun? 'Kaçan kovalanır' zırvalığı da aklını karıştırmadı mı hiç? Elde edemediğine bağlanıyorsun. Uğultulu Tepeler'de evin kızı neden bir beslemeye tutuldu? Çünkü heyecanlıydı, çünkü bunun onaylanmayacağını ve buna sahip olamayacağını biliyordu. Yusuf Atılgan Aylak Adam'da bütün kitap boyunca neden bulamadığı aşkın yetişemeyeceği otobüste olduğunu söyledi? Romeo ve Juliet, düşman ailelerin çocukları olmasa yine de ölür müydü sanıyorsun? Aşk-ı Memnu'da Bihter hırslarının kurbanı mı oldu, Behlül'e olan aşkının mı? Hayır, aşk ve edebiyat dramadır. Sonu mutsuz biten hikâyeleri herkes daha çok sevmedi mi? Mutlu bir sona sahip olmadıklarını bildiklerinden… Titanik batmasaydı; Romeo, Juliet ve Bihter ölmeseydi; Çalıkuşu'nda Feride, Kamran'ı terk etmeseydi; yine de efsane olurlar mıydı? Rose gerçekten Jack'e âşık olsaydı onun ölmesine izin verip kendisine başka bir hayat kurabilir miydi? O fotoğrafları hatırlıyor musun? Ata biniyordu, çocukları ve torunları olmuştu, gülümsüyordu ve mutluydu. Jack olsun ya da olmasın, annesinin dayattığı değil, kendi istediği hayatı yaşamıştı, onun âşık olduğu buydu.'' Açıkçası bana da Necip’in hissettikleri aşk gibi gelmedi. Sanki aşk değil de, bir tür eksikliği doldurma ihtiyacıydı onunki. Mehmet Rauf’un Halit Ziya’nın gözlerinde gördüğünü anlattığı durum vardı onda da. Kadınlar hakkındaki olumsuz düşünceleri onu sevmeye layık, sadık bir kadın olmayacağı fikrine inandırmıştı ve umutsuzdu. Aslına bakarsak bence korkuyordu da, birini sevip ardından onun da ''diğerleri''nden farklı olmadığını görerek hâyâl kırıklığına uğramaktan korkuyordu. Bu nedenle sevmeye, evlenmeye uzaktı. Diğer yandan, Suat bu noktada onun için yerinde bir seçimdi aslında. Sevecekti, sevgiye layık olduğunu düşündüğü kadını sevme hissini tadacaktı, fakat evlenmeyecekti de, evlenemeyecekti. Kendisi her ne kadar tersini, kavuşmak istediğini, söylese ve hatta en sonunda ''Gidelim buradan beraber'' dese dahi, ben böyle olduğunu düşünüyorum nedense. Suat’ta bulunan Necip’in istediği masumiyet, sakinlik, saadet, sadakat; evli oluşunun getirdiği yasakla birlikte Necip’in gözünde bir caziplik oluşturdu bence. Suat ise… O da aslında kendisinin de tam olarak ne olduğunu anlayamadığı bir sebepten ötürü eski saadetini, evliliğindeki mutluluğu kaybetmiş bir durumda. Belki Suat’ın aradığı şey de sevildiğini hissetmekti. Çünkü kendisi eşinin mutluluğu ve rahatı üzerine sürekli düşünerek ''uygun/doğru eş'' profili çizerken Süreyya’da bu durum yoktu; kendi isteklerini, denizi düşünüyordu, Suat’ın ilgi alanı onun ilgisini çekmiyordu. Suat evlilik hayatında sallantıda hissettiği bir dönemde Necip’in kendisine olan sevgisini, ilgisini, dikkatini görünce belki de kadınlık gururuyla, sevilmenin getirdiği tatminle bundan etkilendi. Eylül’de anlatılan bu yasak aşkın diğer film, kitaplardaki yasak aşklardan bir farkı bulunuyor. Burada fiziksel arzuların olmadığı, neredeyse bakışlardan ibaret, gözler ve tebessümlerle konuşulan, üstü kapalı sözlerle ima edilen, karakterlerin temaslarının ancak kitabın sonuna doğru Necip’in Suat’ın elllerini ve gözlerini öpmesinden ibaret olan bir yasak aşk var. Aslında onlar da biliyorlar bunun doğru olmadığını, kendi içlerinde çatışmalar yaşıyorlar, hatta ne kadar yanlış olduğunu düşünüp iğreniyorlar. Lâkin dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyorlar, kısır bir döngü içindeler adeta. Mehmet Rauf her ne kadar bireylere yoğunlaşan bir eser yazmış olsa da birçok toplumsal konuya da değiniyor. Evliliklerde eşlerin uyum ve ilişkilerini üç örnek üzerinden anlatırken Necip de yaşadıkları aşkı namus, ihanet, ahlak gibi kavramlar çevresinde inceleyip toplumsal algıyı düşünerek felsefi sorgulamlar yapıyor: ''Tabiatta her şeyin insanları aşk ve kavuşmaya yöneltip davet ettiği, engellerin sadece sonradan konulmuş ve esassız kurallardan, hatta faydasız bağlardan ibaret olduğu fikrinde hâlâ sabit olduğu için kendinin yine mustarip ve güçsüz oluşunu anlamıyor, zayıflığına ve âcizliğine kızıyordu. Nefsini vaat edilmiş olası bir saadet için her bağdan uzak tutmaya, aşktan başka her şeyin boş olduğuna karar verip başka hiçbir şeye önem vermemeye niyetlenmişken engelleyemediği bazı duygularına uyarak bu kadarını da feda ediyor, maneviyata her şeyi feda ederek yetiniyor ve yine bundan bile acı çekip mustarip oluyordu… Düşünerek temelsiz bulduğu şeylere böyle elinde olmadan itaat edip boyun eğdikçe, 'Acaba düşüncemde mi yanılıyorum?' dediği olurdu. Fakat hayır, bu akıl ve mantığın, bilim ve felsefenin son çıkarımlarına ve delillerine dayanan bir düşünceydi. O zaman bir anlam, bir sebep bulamayarak bir şeyin doğru olmakla güzel ve iyi olamayacağını düşünür gibi oluyordu. Duygu akıldan daha fazla etki ediyordu, akıldan çok duyguya bağlı olduğumuz için 'toplumsal kurallar ve bağlar' dediği şeylerin asıl varlık ve gereklilik sebebine temas etmiş olduğunu anlayarak, 'evet, işte namus, mutlak namus bu… Ben yalnız kelimeyi kabul etmiyorum, fakat 'şeyi' yapıyorum, işte mecburen yapıyorum, onun altında eziliyorum. Bak bu kadar itaat ederken bile halen mustaribim; ne kadar inkâr edilirse edilsin bu şeyler kötü, çirkin; esasen çirkin, ve ruhum, kalbim bu çirkinliğe, bu kötülüğe tahammül edemiyor, demek namus bu, demek namus var…' diye boynunu büküyordu. Birçokları esasını ve mahiyetini bilmeden, sadece bu namus kelimesine itaatle hareket ederlerken kendisi olayların sevkiyle bu kelimenin işaret ettiği şeyin varlık sebebini hissedip ona esir oluyor ve bunun için onlardan daha çok âciz ve bahtsız oluyordu.'' Bu alıntıda özellikle bir şeyin doğru olmakla güzel ve iyi de olup olmayacağı, insanın reddettiği bir toplumsal kavrama pratikte uymakta mecburiyet hissetmesi, toplumun birçok kavram ve ideolojiyi aslını bilmeden benimsemesi meseleleri zihnimi meşgul etti. Bir başka yerde Necip aynı konu üzerine şu dikkat çekici cümleleri söylüyor: ''Bu yalnız insanların, özellikle insaniyetin selamet ve rahatı için konulmuş, kesin felaketleri engellemek için düzenlenmiş bir kanun değil miydi? İnsaniyet ile insanlığın bu mücadelesinde yine kim mağlup olmuş, hâlâ kim mağlup oluyordu?’' Kitap genel olarak bana şu soruları düşündürdü: Acaba gizli buluşup görüşülen yasak aşk mı daha acıdır ihanete uğrayan kişi için, yoksa yanıbaşında oturup konuşurken gerçekleşen bakışmalar mı? İhanet neye denir? Sevmek, yasak birisini sevmek bir ihanet sayılmayabilir bence. İnsanın kalbini, kimi seveceğini kontrol edebilme gücü tartışmalıdır neticede. Fakat asıl mesele zaten buradan sonra başlamıyor mu? Sevmek, bir derece kabul edilebilir masum bir insan davranışı sayılabilecekken bu durumun üstüne gitmek ihanete giriyor. Açıkçası bana göre Suat ve Necip’in yaşadığı neticede bir yasak aşk ve ihanet. Ne kadar güzellemelerle, süslü cümlelerle anlatılırsa anlatılsın, uzaktan yaşanırsa yaşansın benim gözümde pek de bir şeyi değiştirmiyor. O nedenle onların ''büyük aşkları, şiirsel bakışmaları'' betimlenir, uzun uzun anlatılırken pek çok kez sıkıldım. Normalde, Suat ve Necip daha önce tanışıp farklı bir durumda olsaydı, belki keyifle, heyecanlanarak okuyacağım sahnelerden keyif almadım. Tersine, sık sık, yazarın da sanıyorum kitabı üzerine inşa ettiği, soru ve sorgulamalara kaydı zihnim sık sık. ''Mademki aşk ile saadet ne kadar mümkün değilse aşk ile namus da o kadar imkânsızdır. O halde namus ile huzur ve rahat elbette tercih edilendir.'' (Suatın’ın kitabın sonlarına doğru vardığı ilginç bir fikir…) Kitabın sonu da ilginçti. Sonrasında öğrendim ki yazar zaten böyle bir sonun mesajlarını daha öncesinde çok kez vermiş, ben fark edememişim. O açıdan düşününce kurguya ve karakterlerin dileklerine uyacak bir son olmuş. Eylül, edebiyat dersimizde sık sık geçiyor ve ben de merak ediyordum. Edebiyatımızın bir ilkini, psikolojik roman türünde önemli bir eseri okuduğum için mutluyum. Tahliller, tasvirler hususunda ne kadar başarılı bulsam da maalesef kitap genelinde çok sevdiğimi, favorilerim arasına girdiğini, bir süre sonra öyle alıp da tekrar okuma heyecanı duyacağım bir kitap olduğunu söyleyemem. Yine de, neticede çok kolay sindirilip anlaşılabilecek bir eser olmadığı için ilerleyen yıllarda tekrar okumayı isterim. Mehmet Rauf ise… Genç Kız Kalbi ile, o eserindeki cümleleri, toplumsal eleştirileri, kalemi ve bana hissettirdikleri ile gönlümdeki yerini korumaya devam edecek…
kamera
Eylül
yildiz
7.6/10 · 28,8bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
234 syf.
·
Puan vermedi
" Mehmet Rauf'un Define ve Kan Damlası adında iki polisiye romanı... Beğenerek okuyacağınız hatta bir solukta okuyup bitireceğiniz birbirinin devamı iki ayrı eser. ~ Define kitabında paşa'nın kızına bıraktığı defineyi kızının ricası üzerine Şakir Feyzi beyin farkında olmadan atıldığı macera anlatılmakta. Maceranın sonunda hem defineye hemde sevdiği kadına ulaşmakta fakat devamı olan ~ Kan Damlası kitabında Şakir Feyzi, eşi ve çocuklarıyla mutlu bir yaşam sürdüğü konakta işlenen cinayetin araştırılması, gizemli olayın aydınlatılmaya çalışılması ve bu sır perdesinin aralamaya çalışılmasıyla devam eden sürükleyici bir eser. Gizem ve sırların olduğu okudukça elinizden bırakmak istemeyeceğiniz harika bir eser... ~ Keyifli okumalar diliyorum ~
kamera
Define - Kan Damlası
yildiz
8.5/10 · 145 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
72 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Bu kitap nasıl okunmaz?!
Kütüphanede denk geldiğim bu kitabı görür görmez içimde bir his çok beğeneceğimi söylüyordu, aklım ise ya beğenmezsen diyordu. Kalbime dayanarak aldım kitabı, ayrıca Mehmet Rauf eserlerini sevdiğim için. Mehmet Rauf, Servet-i Fünûn üyelerinden biridir. Kendisi melankolik, karamsar, acı vs. konularını işleyen sonbaharın soğuk adamıdır. Bir zamanlar intihara teşebbüs etmiş, arkadaşları tarafından kurtarılmıştı. Bu arkadaşlarından biri de çok samimi olduğu Halit Ziya Uşaklıgil idi. Eylül romanı ile tanıdı çoğu kişi onu. Eylül'ü okudu sadece çoğu kişi. Acaba neden diğer yapıtları okunmadı yeterince? Öğretmenler, araştırmacılar elbette Eylül'ün daha başarılı olduğunu söyler. Nedeni de psikolojik tahlillerin olmasıdır. Oysa bu psikolojik unsurların izleri bir çok yapıtında vardı. Eylül öyle bir romandı ki kadınlar okuduğunda Mehmet Rauf’u görmeden aşık oldular. Gelelim bu değerli esere. Kısacık olan bu kitabın adı 'Bir Aşkın Tarihi' olması oldukça tuhaf. Biraz daha uzun olmasını beklerken kısacık bir aşk hikayesi bizi karşılıyor. Kitap Necip'in yıllar sonra ziyaretine gideceği Macit'e gitmesiyle başlar. Necip dostunu eskisi gibi olmadığını, herkesten uzaklaşmış, bambaşka bir insan olduğunu duyar. Necip ve Macit başbaşa kalınca iki dost, derdini anlatmaya başlar Macit. Öyle bir hikaye ki bu, etkilenmemek elde değil. İlişkilerde hep erkekleri suçlarız, oysa suçlu olan kadınlar da vardır. Kimi kızların amacı gerçekten farklı olabiliyor, bu günümüz içinde hâlâ geçerli. Burada biz bir ilişki analizini görüyoruz. Her ne kadar tek taraflı bir ilişki olsada aslında cinsiyetin hiçbir önemi kalmıyor, kişilerin önemi göze çarpıyor. Beşeri aşkın getirdiği kin, nefret, acının işlendiği bu kitap gerçekten oldukça başarılıydı. Mehmet Rauf sonbaharın temsilcisi diyebilirim. Bu eserinde bile sonbahar temasını görmekteyiz. Ayrıca şöyle bir alıntı çok yerinde olacaktır: "Bence asıl cinayet, sonbaharın o pis havasındadır." (s. 47) Mehmet Rauf eserlerini okurken bu alıntı aklınızda bulunsun ;) Ben bu eserin gözardı elmesini hiç istemiyorum, böyle bir başarı görmezden gelinmemeli. Sizi hiç sıkmayacak bir kitaptır. Herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar.
kamera
Bir Aşkın Tarihi
yildiz
7.7/10 · 362 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;