"Hiçbirimiz aynı değiliz, Anne. Bazı günler aynaya baktığımda kendimi zar zor tanıyorum. Değişen yüzüm değil, dünyayı nasıl gördüğüm. Beni kalıcı olarak değiştiren şeyler gördüm. Bakış açımı değiştiren şeyler yaptım. Sınırları aştım ve tekrar geri dönmeye çalıştım, döndüğümde tek gördüğüm tüm sınırların yok olduğuydu. Sınırlar olmadan da her şey bulanıktı." Sesi o kadar kederli, söyledikleri o kadar ağırdı ki tek yapabildiğim, gözlerimden yaşlar süzülerek ve onun hüznü karşısında
sessiz kalarak bakışlarına karşılık vermek oldu. "Ama sana baktığımda hâlâ görüyorum, Anne," diye fısıldadı. "Senin sınırların keskin ve belirgin. Etrafindaki yüzler solgun ve donuk yıllar önce solup donuklaştılar ama sen... sen çok netsin." "Ben o değilim, Thomas," dedim, bana inanmasına ihtiyaç duyarak ama anlamasını sağlayacak herhangi bir şey yapmaya cesaret edemeyerek, "Şu an neredeyse öyle olmayı istiyorum. Ama ben o Anne değilim."
"Değilsin. Haklısın, Değişmişsin. Gözlerimi bir zamanlar yaktığın gibi yakmıyorsun. Artık bakışlarımı kaçırmak zorunda değilim."
Thomas, "Peki senin de gitmeyeceğine söz verebilir misin?" diye sorarak zırhımdaki çatlağı buldu.
Başımı iki yana sallayarak, "Hayır" diye fısıldadım." Veremem! "O zaman belki de girsen iyi olur, Anne, Eğer gideceksen şimdi gir, daha fazla zarar vermeden!
"Çok akıllı biri bana sevdiğimiz insanları kalbimizde sakladığımızı söylemişti. Onlar tarafından ne kadar sevildiğimizi hatırladığımız sürece onları asla kaybetmeyiz."
Bir hüzün ve pişmanlık dalgası yeniden yastıklara gömülmeme neden oldu. Ne kadar aptal, ne kadar dikkatsizdim. Thomas Smith o defterde yaşıyordu ve şimdi o defter yoktu. Ufacık zerrecikler, cam parçacıkları ve tozdan ibarettik. Sahil boyunca uzanan, birbirinden farksız kum tanecikleri kadar çokruk. Doğuyor, yaşıyor ve ölüyorduk. Bu döngü sürüp gidiyordu. Bir sürü hayat yaşanıyordu. Ve öldüğümüzde yitip gidiyorduk. Birkaç nesil geçip gidiyordu. Ve hiç kimse doğduğumuzu bile anımsamıyordu. Hiç kimse göz rengimizi ya da içimizi kasıp kavuran tutkularımızı ha tırlamıyordu. Er ya da geç hepimiz çimler arasında bir taş, yosun kaplı bir mezar taşı oluyorduk... Hatta bazen o bile olamıyorduk.
Gölde yitirdiğim yaşama geri dönsem bile defter gitmiş ola caktı. Thomas Smith gitmiş olacaktı... eğik yazılmış kelimeleri, devrik cümleleri, umutları ve korkuları. Yaşamı. Yok olmuştu. Ve bu düşünce benim için dayanılmazdı.