• İlköğretimi, okul derecesi olarak “ilk beşte” bitiren bir öğrenci olarak ortaokula kaydım yapılmıştı.
    Orta okulda her derse ayrı öğretmenin girmiş olması beni -az da olsa- derslerden soğuttu. Zira her öğretmen ayrı bir karakterdi ve bu durum beni yoruyordu. Ergen aklımla hem kemdimle hem de öğretmenlerin karakterleri ile cedelleşip durdum. Nihayet -iyi bir derece ile olmasa da- ortaokulu da başarılı bir şekilde bitirmiştim.

    Liseye, yani dokuzuncu sınıfa geçince; sıkıcı ve baskıcı bir ortaokul yıllarından sonra liseye yeni bir baslangıç için kolları sıvadım.

    Dokuzuncu sınıfın ilk yazılı/sözlü dönemlerindeyik. Anıt Çay Bahcesi'nde sınıftan bir arkadaşımla, tarih dersi çalışıyorduk. Ders çalışırken bir yandan simit yiyoruz, bir yandan da çayımızı duyumluyoruz.
    Ben çalışmamı bitirdim, arkadaşım "EZBER" yapmaya devam etti.
    Arkadaş, ezberini yaparken solcu olarak bildiğimiz bir ağabeyimiz, bizim masaya yanaştı ve arkadaşıma bizim şiveyle "ula ne oxisan?" diye sordu.
    Arkadaşım "Abe ...savaşının kazananlarıni ezberliyem" dedi.
    Solcu abi "Ula ehmak! Savaşın kazanani mi olır oxlım? Bu xocalar sızi kandırıp durilar" dedi ve söylene söylene yanımızdan uzaklaştı.

    Ertesi gün Tarih Öğretmenimiz bir arkadaşımızı sözlüye kaldırdı ve "...savaşının kazananlarını say, bakalım" dedi.
    Ben de konuşmak içün söz istedim öğretmenimden ve "Hocam, savaşta her iki taraf da kaybeder. Neden biz 'savaşın kazananları' diye ezberliyoruz ki?" dedim. Öğretmen "Def ol dışarı, geri zekalı...!" deyince; ne olduğuna anlam veremeyen surat ifademle sınıfı terk ettim.

    Bir sonraki dersimiz matematik idi. Öğretmen içeri girdi, yazılı sonuçlarını tek tek okurken -kasıtlı olarak- listenin en sonuna benim yazılı sonuç kağıdımı getirmişti ve “Mahmut, 10 üzerinden 10 aldın ama ben sana 5 veriyorum" dedi.
    “Neden?" diye sordum.
    “Tarih Öğretmenine sorduğun sorudan dolayı senin geri zekalı olduğunu anladım ve kopya çektiğine kanaat getirdim." dedi.
    Asıl geri zekalı o idi, çünkü o sınavda 10 alan tek öğrenci bendim. Kimden çekebilirdim ki?
    Bununla kalmadı tahtaya, yanına çağırdı ve beni yaklaşık olarak 10-15 dakika merhametsizce dövdü.
    Öğretmenlere olan inancım gittikçe azalıyordu ve öğrenmeye karşı da soğumayabaşlamıştım.

    Yaşadıklarım sadece bu mu, sanıyorsunuz?Hayır!
    Müzik Öğretmenim ve Edebiyat Öğretmenim Diyarbakır şivesiyle dalga geçerdi ve iğrenç/başarısız bir şive taklidiyle bizi taklit etmeye çalışırlardı, yani bundaki amaç bizi aşağılamaktı.

    * Edebiyat Öğretmeni, dışarıdan şehrimize misafir gelen öğrencilere yüksek notlar, bizlere ise hep düşük notlar verir dururdu.

    * Biyoloji Öğretmenimiz sürekli raporluydu. Eşi, bürokrattı ve öğretmenimiz kolaylıkla bu uydurma raporları alabiliyordu. O şehir senin bu şehir benim gezer dururdu, kadın.

    * Beden Eğitimi Öğretmenimiz -her güzel havada- derslerinde bize futbol ve voleybol topları verirdi. Kendisi de bahçenin bir köşesine çekilir "sigara içerdi!" (Evet, beden eğitimi öğretmeni ve sigara!)
    Yağışlı veya soğuk havalarda ise dersliğimizdeydik ve bu derslerde, o yaşımıza rağmen "deve cüce" oynatıp dururdu bize. Ders süresince oynardık bu -sözde- oyunu. Oturup kalkmaktan kaba etimiz acırdı.

    * Kimya öğretmeni mülayim bir adamdı. Zira her akşam alkollü içecek içtiği için okula ‘akşamdan kalma’ vaziyettte gelirdi ve yirmi dakika ders anlatıp geriye kalan sürede ise bizi serbest bırakırdı, yani sessizce oturmamızı isterdi bizden.

    Ve diğerleri...vesaire

    ****
    Öğretmenlere olan inancım azaldı da azaldı. Bir gün Fizik Öğretmenine "Hocam sizi seviyorum ama diğer öğretmenlerden nefret ediyorum ve onları Allah'a havale ediyorum..." dedim.
    Zira "Öğretmenim canım benim, sen bir ana, sen bir baba..." yalandı.
    Babalık kısmını Matematikçi'den ziyadesiyle gördüm(dayak kısmını sadece) ama birçok öğretmende, anneliğe ait olan o güzelim merhamet duygusunu ve eğitme aşkını hiç göremedim!

    Onlara beddua ediyordum. Keşke bedduam tutmasaydı. Zira bitir yıl sonra;
    * Müzik öğretmenim göğüs kanseri oldu. Dört Diyarbakırlı Arkadaş, onun evinin penceresinin önüne kadar (zemin katta oturuyordu) 'geçmiş olsun'a gittik.
    Öğretmenim "Mahmut hakkını helal et" dedi. Ben de onun bizi taklit ettiği gibi, yani başarısız ve iğrenç bir şive ile "etmiyem!" dedim ve oradan çekip gittim.
    (Sosyal platformlarda buna benzer aşağılamalara -sözde komik videolara- denk gelmişsinizdir. Hala insan olamamanın verdiği bir şey olsa gerek!)

    * Vatansever Edebiyat öğretmeninin(!) eşi zimmetine Devlet’in(halkın) parasını geçirmesi nedeniyle açığa alınmıştı ve öğretmenimiz de daha Doğu'ya sürüldü. Ceza o öğretmene miydi, yoksa daha doğuda olanlara mıydı? Bu tartışılır!
    (Doğu illerinin sürgün yeri oluşu da ayrı bir ülke ayıbı!)

    * Biyoloji Öğretmeni başka bir şehire "öğretMEyen" olarak atandı, biz de okulca ondan kurtulduk. Orada da raporlar alarak okula gitmediğine eminim!

    * Matematik öğretmeninin arabasının kaporta ve tekerlekleri her ne hikmetse hergün patlatılıyordu ve bir gün arabasını zararına satmak zorunda kaldı.
    Aynı haftalar da matemetik öğretmeni, okulda hızını alamayıp dışarıda da -karşısındaki öğrenciymiş gibi- oturduğu kahvehanede, genç yaşlardaki birkaç kişiye de bize davrandığı gibi kaba davranmış. O gençlerden fena halde dayak yemişti o gün. Ve o günden sonra biz öğrencilere karşı çok kibar biri oluverdi. Zira öğretmenimiz, yediği dayaklar yüzünden okuldaki bazı fırsatçı öğrenciler tarafından rezil rüsva edilip ve alay konusu haline getirilmişti. Öğretmen bize bu durumun bir umut olduğunu fark etti " O da dayak yiyebiliyormuş!" ve öğretmenimiz duruldu da duruldu.
    (Ne kadar ayıp bir şey; dişünsenize! “Dayak atma ve öğretmen” “Dayak yeme ve öğretmen” kavramlarının yanyana gelmiş olması. Ve ne kadar da hazin bir durum!)

    .....'vesaire' deyip diğer öğretmenleri anlatarak sizi daha fazla sıkmamış olayım.

    ***
    * Okullardan/ülke eğitiminden nefret eden ve amaçsız genç bir nesil mezun ettiler.
    Eğitime “Anasının yavrusu” olarak başlayan gençler, bu kutsal toprakların pısırık gençleri olarak mezun oluyordu.

    Okul bitti ve bir dershaneye yazıldım.
    Ezberci bir sistemde yetiştirilmemiştim, çünkü o yediğim dayaktan sonra sınıfıma, derse girdiğim yoktu. Derslere girdiğimde de dersi dinlediğim yoktu! Okul zamanımın yarısı, folklor, tiyatro, koro ve futbol ekiplerinde bulunmam nedeniyle hep etkinliklerde geçti zaten. Bu yüzden dershanede anlatılan herşeyi çok iyi öğrenebilmiştim ya da çok iyi ezberletebilmişlerdi, bilmiyorum?
    Okulu sondan ikinci olarak bitirdim ama sınavda bölge derecesi yapmıştım.

    Bazen kendimle dalga geçip “İyi ki; Matematik Öğretmeni beni dövmüş, yoksa ben de o ezberci sistemin, hiçbir şey öğrenemeyen bir malzemesi olacaktım” diyorum.

    Sadece ben mi "gerçek hayat bilgisini", tarihi, coğrafyayı, felsefeyi...dışarıda (Ailemizden, sokaktan, dershaneden, arkadaş çevresinden) öğrendim sanıyorsunuz?
    Hayır, o dönemde birçoğumuz bu yollarla öğrendik.

    * Eğitimdeki tek suçlu öğretmenler mi sanıyorsunuz?
    Hayır, eğitim sistemi çürük ve sistemin içi boştu.
    * Ailelerimiz de ”Eti senin, kemiği benim" diyerek çocuklarını okullara yollarken "Beyin, akıl, edep... de benim" deselerdi bize bunları yapabilirler miydi? Ailelerimiz de suçluydu!

    ***
    Şu an herşey yoluna girdi mi sanıyorsunuz? Hayır, bildiğiniz gibi; Eğitim sistemimiz, eskisine oranla daha çürük ve içi hala boş.

    Şimdilerde;
    Aileler, bizi eğitim kurumlarına teslim ederken "Eti sizin, kemiği ise bir sosyal ve kültürel mesajı olmayan dizilerin ve onların sapkın idollerinin..." dercesine çocuklarını belirsizliklere terk ediyorlar.
    Henüz kreş seviyesindeki (3 ve daha büyük yaşlarda) çocuklarını, yuvalarından atıyorlar/atıyoruz.

    Baba ocağı, fakir ve yangın yeri. Ana kuçağı soğuk ve merhametsiz.

    Sistem, her daim hastalıklı ve hantal.

    Çürük ve boş sistemde büyüyen/yetişen biz ebeveynler bu cahilliğimiz ve kültürel boşluğumuzla daha kötü ve acımasız bir sisteme yavrularımızı emanet ediyoruz.
    Pardon, BAŞIMIZDAN DEF EDİYORUZ!

    Geleceğe ilişkin umudumuz var mı? Var!
    Zira Allah'tan umut kesilmez.

    SAYGILAR...
  • son zamanlar da okuduğum en iyi inceleme araştırma kitabıydı. Uzun zaman önce okumuştum. Okudukça Dan Brown’ın ne kadar boş fırsatçı bir herif olduğunu anlıyorsunuz üstelik konu hırsızı bir adam.
  • Tarryn Fisher ile tanıştığım ilk kitap Fırsatçı. 'Beni Yalanlarımla Sev' serisinin de ilk kitabı aynı zamanda. Serinin ismi pek güzel değil farkındayım ama okurken çok eğlenmiş, çok keyif almıştım.
    Olivia Kaspen eski sevgilisini ( Caleb'ı) bir dükkanda görüp onunla konuşmak istiyordu yanlış hatırlamıyorsam. (Seriyi okuyalı uzun zaman oldu o nedenle ayrıntılarda hata yapabilirim, bağışlayın.) Onunla konuşmak için içeriye girdiğinde Caleb, ona hafızasını bir kazada kaybettiğini ve onu tanımadığını, bu nedenle kusura bakmamasını söyler ve "sizi kazadan önce tanıyor muydum?" diye sorar. İşte olaylar bu şekilde başlar...

    Yalan üstüne yalan. Gerçekten yalanlarla ve entrikalarla dolu, çok eğlenceli ve keyif verici bir kitap. Üç kitaptan oluşan bir seri Beni Yalanlarımla Sev serisi. Kafa dağıtmak için okuyacak kitap arıyorsanız tavsiye ederim :) Ama kalbiniz bol yanlış anlaşılmaların ve yalanların olduğu bir dünyaya alışabilirse tabii :)
  • "Bana gelince, savaştan yararlanmaktansa savaş sırasında ölmeyi yeğ tutarım. Çağrıldığım zaman orduya katılacağım ve hiçbir şekilde karşı koymayacağım. Ve tabii ki yine de savaşı atlatmayı umut ediyorum. Fakat fırsatçı olmaktansa kurban olmayı yeğlerim. Belki asılsız ama savaşı desteklediğimi söylüyorum; bu tür olayları kişisel ahlâk ve kişisel isteklerimizle bağlantılı düşünürüz, oysa kesinlikle böyle değildir. Tanrı gerçekten varsa, evet, Tanrı gerçekten vardır demek buna eş değerde bir deyiş olabilir. Biz varlığını tanısak da tanımasak da var olacaktır. Fakat onların ve bizim imparatorluklarımız arasında olduğu gibi gerçek bir seçim olanağı bulunabilseydi ben yine de bizimkini yeğ tutardım. Şıklar, özellikle istenilen şıklar sadece hayal ürünüdür."
  • Sultan İkinci Mehmet, bütün hızıyla fetih hazırlıklarını sürdürmektedir. Bu hazırlıklar arasında halkın durumunu merak eder. Kıyafetini değiştirir. Halktan birisiymiş gibi Edirne çarşısına çıkar. Amacı halkın moral gücünü öğrenmek; yiyecek, giyecek fiyatlarını kontrol etmek; fırsatçıların türeyip türemediğini öğrenmektir. Çarşıdaki bir dükkana girer:
    - Bakkal efendi! der. Şuradan yarım batman yağ ver.

    Bakkal, yarım batman yağ tartar.

    Padişah ikinci siparişini verir:
    - Bal da alacağım.

    Bakkal:
    - Efendim! der. Balı da yandaki komşu dükkandan al.

    Padişah: - Niçin sen vermiyorsun? diye sorar.

    Bakkal cevap verir:
    - Efendi! Hepsini ben satar, ben kazanırsam diğer dükkanların sahipleri nasıl kazanacak? Onların da evi, ailesi, çoluk-çocuğu var. Onların geçimini nasıl sağlayacaklar? Ben, bu günlük rızkımı çıkardım. Biraz da diğer dükkan sahipleri kazansın.

    Dükkan sahibinin sözlerini iyice dinleyen padişah, yan taraftaki dükkana geçer. Oradan da bir batman bal alır. Balı alan padişah sorar:
    - Tuzun var mı? Bir okka da tuz versen...

    Bakkal, önceki bakkal gibi cevap verir ve tuzu da karşıki dükkandan almasını tavsiye eder. Padişah, tuz almak için karşı bakkala geçer. Bir okka tuz alır. Tuzu alan padişah, sabun da almak istediğini söyler.

    Bakkal:
    - Onu da ilerdeki dükkandan alın. Henüz o siftah yapmadı, diyerek önceki bakkalın söylediklerine benzer şeyler söyler.

    Padişah Sultan İkinci Mehmet ilerdeki dükkana doğru yürümeye başlar. Bütün ihtiyaçlarını dükkan dükkan dolaşarak karşılayabileceğini düşünür. Esnafın bencil davranmamasından ve fırsatçı olmamasından son derece memnundur. Fetih yolunda sabırla, azimle ve kararlılıkla yürüyen padişah, orada şu kararı verir:

    - Bu milletin fertleri birbirine bu derece bağlı oldukça, birbirini düşündükçe, bencil olmadıkça, değil Bizans'ı; bütün dünyayı bile fethederim.

    Bu olaydan sonra fetih hazırlıklarını daha da hızlandırır
  • Oysa insan, acımasız, yıkıcı, bencil, zevk düşkünü, çıkarcı, fırsatçı, zayıf ve aptal bir mahluktur. Kimseyi suçlamıyorum, bunların hepsini kendimde gördüm, hissettim, bizzat yaşadım. Evet, inkâra gerek yok Başkomserim, hepimiz rezil hayvanlarız. Muhtemelen hayvanların en reziliyiz.”
  • İnsanların emin olmaya ihtiyaçları vardır. Ayaklarının altından devamlı kayan zemin onların hayatını zorlaştırır. O olduğu haliyle yeterince zordur ve her tarafta güvensizlik, her yanda problemler ve cevaplar yok. Bu tam olarak senin ihtiyaç duyduğun malları sağlıyormuş gibi davranan birkaç fırsatçı insana olanak tanır. Liderin ihtiyaç duyduğu yegâne nitelik kalabalıktan her zaman ilerde olmaktır. O devamlı olarak kalabalığın ne yöne gittiğini izlemeli ve ondan ilerde olmalıdır. Bu liderin önderlik ettiği duygusunu kalabalıkta uyandırmaya devam eder.
    Liderin sadece onların ne yöne gittiğini izleyip, insanların ruh hallerini sürekli gözetir şekilde kurnaz olması yeterlidir. Rüzgâr nereden esmeye başlarsa gerçek lider asla bu şansı kaçırmaz: O her zaman kalabalığın ilersindedir.
    Düşünürlere gerek yoktur çünkü düşünür kalabalığın doğru yönde gidip gitmediğini yahut gittiği yolun doğru olup olmadığını merak etmeye başlayacaktır. Şayet bu şekilde düşünmeye başlarsa o zaman lider olmayacaktır, tek başına olacaktır. Kalabalık nereye gittiklerini merak etmeyi umursamayan bir ahmak ile birlikte harekete geçmiş olacak. Belki cehenneme gidiyor olacaksın ama lider o; o senin önünde. Liderin ihtiyaç duyduğu tek nitelik kalabalığın ruh halini tespit edecek bir beceridir. Bu çok zor değildir çünkü kalabalık her zaman nereye gitmek istediğini, neye ihtiyacı olduğunu yüksek sesle bağırır. Sen sadece biraz uyanık olmalısın ve tüm sesleri bir araya getirmelisin o zaman bir sorun çıkmayacak, kalabalığın ilerisinde olacaksın.
    Ve onlar her ne isterse vaat etmeye devam et. Hiç kimse senin vaatlerini yerine getirmeni beklemeyecek, onlar sadece onlara vaat edileni istiyor. Kim senden vaatlerini yerine getirmeni istiyor ki? Sen vaat etmeye devam et ve onların bir gün senin yakana yapışıp vaatlerin hakkında talepte bulunacağından endişe etme. Onlar asla bunu yapmayacak çünkü onlar ne zaman yakana yapışsa, onlara daha büyük vaatlerde bulunabilirsin.
    Ve insanların hafızaları çok zayıftır. Beş yıl önce vaat ettiğin şeyi kim hatırlar? Beş yıl içerisinde köprünün altından çok sular aktı, kimin umurunda? Beş yılda çok şey değişti. Endişelenme, sen daha büyük ve daha büyük vaatlerde bulunmaya devam et.
    Ve insanlar bu vaatlere inanır, insanlar inanmak ister. Onların umutlar dışında başka hiçbir şeyleri yoktur. Bu yüzden liderler afyon, umut vermeye devam ederler ve insanlar bağımlı hale gelir.