• 232 syf.
    ·1 günde·3/10
    tabii bu eser, marksist külliyatın önemli bir klasiği olduğu için hk bir şey derken dikkatli olmak, eleştiriyi iyice tartmak öyle söylemek lazım.

    benim bu esere mesafeli durmamın iki sebebi var
    1 engels'in ilkel insan topluluklarda kadın-erkek arasındaki cinsiyete dayalı işbölümünü --sömürü--nün ilk hali olduğunu söylemesi.
    2 modern uygarlıklara geçiş yapan ilk insanları incelerken sadece yunan klanlarından ve antik yunan uygarlığından örnek vermesi. halbuki sömürünün kurumsallaşmış hali olarak ilk devlet örneğini en gelişmiş hali olarak mezopotamya medeniyetleri arasında sümerlerde görüyoruz. neden ilk olarak burada çıktığı üzerinde durulması gereken bir soru bence.

    eser 2 ay gibi kısa bir sürede, önceden marks'ın tutmuş olduğu notlardan faydalanılarak yazılmış. marks bunu kitap haline getiremeden ölmüş. engels de herhalde geri dönüp genişletekecek vakit bulamadı.

    o yüzden dikkatli okunması gereken bir eser.
  • 136 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Dünya bir çarpışma alanıdır. Yaratıcı kuvvet dünyayı bu temel üzerine yaratmıştır. Dini inancı olmayan arkadaşlar için de "Doğanın Kanunu" diye nitelendirebilir. Sonuç olarak dünya, savaşlara daima tanıklık etmiştir.

    İnsanların bir araya gelerek oluşturdukları insan topluluklarına millet denir. Milletler bu çarpışma alanında amansız boğuşmalar sonucunda yok olmuşlar veya varlığını devam ettirmişlerdir. Ancak savaşlar daima varlığını sürdürmüştür.

    Savaş iyi bir şey mi? İyi bir şey diyen varsa muhtemelen ruh hastası falandır. Ancak şunu da idrak etmek gerekir ki, savaş bir tercih değil bir gerekliliktir. Çünkü milletlerin çıkar çatışmalarını engelleyebilmek için savaştan başka bir çare bulunamamıştır.

    Tüm dünya insanları kardeş olsa ne kadar güzel olurdu. Milletler birbirleriyle savaşmaz ve kanlı kıyımlar ortaya çıkmazdı. Maalesef ki güzel bir ütopya bu. Milliyetçilik, milliyetine bağlılık, vatan sevgisi insanın doğasında var. Hayvanlardan da bir farkımız olmalı değil mi? Hayvanların da milliyetleri yoktur.

    Sanayi inkılabı ile doğan, Marx'ın 1848 yılında yayımladığı Komünist Manifesto ile birlikte dünyaya yepyeni bir öğreti atılmış oldu. Tüm insanları birleştirip yeni bir düzen kurma öğretisi... Bu yeni düzenle birlikte herkes çalışacak, sigortalı olacak, kimse kimseyi sömüremeyecek, savaş ortadan kalkacak ve yepyeni güzel bir dünya kurulacaktı. Hatta hükümet de ortadan kaldırılıp insanlar kooperatifler eli ile yönetilecekti.

    Komünist Manifesto'yu okurken es geçemeyeceğim ibarelerle karşılaştım. Örneğin Tanrı'yı genel anlamda yok sayması idi. Hadi bunu bir kenara atalım. Peki aile kavramının reddedilmesi? Maddi açıdan bakacak olursak paranın kaldırılmasını da kapsıyordu Komünizm. En reddettiğim görüş ise ülkeyi sadece insanların üzerinde yaşadığı bir alan olarak görmesi idi. Bana göre ülke, ruhsuz bir coğrafya parçası olamaz. Ülke, görklü atalarımız tarafından her türlü fedakarlıkta bulunarak bize emanet edilen ve bizim de torunlarımıza emanet etmekle yükümlü olduğumuz kutsal bir değerdir. Görevimiz, bu cennet vatanı korumak kollamak ve gerektiğinde canımızı hediye edebilmektir. Şairin belirttiği gibi: "Toprak, uğrunda ölen varsa vatandır."
    Yani Komünizm bu maddi ve manevi unsurları reddederken aslında yıkılacağını teyit etmiştir.

    Komünizm, Lenin'in 1917 Ekim Devrimi ile birlikte Çarlık tarafından halkı sefil duruma düşmüş olan Rusya'da tutunabilirdi. Ancak komünizm dünyada bu dönem içerisinde pek yaygınlaşamadı. Yani komünizm Rusya'nın bir anlamda milli öğretisi durumunda teasür etti. Komünizmin en güçlü olduğu Demokrat ülkelerde, komünist partiler oyların sadece üçte birini alabildi.

    Komünizm İkinci Dünya Savaşı sonunda Roosvelt ve Churcill'in ahmaklıkları neticesinde dünyada yayılmaya başladı. Geri kalmış olan ülkelerde komünizm kıpırdanmaları oldu ve sonunda da Çin kızıla büründü.

    Komünizm beynelmilel ve uluslararası bir öğreti olduğu için kesinlikle millilik kabul etmez. Ancak Sovyet Rusya ile Çin arasında Çarlık Rusya'dan kalan bir toprak parçası sebebiyle ilginç bir olay oldu. Çin, Çarlık Rusya tarafından işgal edilen toprağını Sovyet Rusya'dan istedi. Sonuçta ikisi de kardeş rejimli devletlerdi. Yani iki devlet de komünist idi. Ancak Rusya bu toprakları vermedi ve aksine silahlarını da Çin sınırına konuşlandırdı. Binlerce kişinin öldüğü sınır çatışmaları meydana geldi. Sonra ise bu iki ülkede de yönetim değişiklikleri oldu derken büyük bir çatışma yaşanmamış oldu.

    Diğer örneklerden biri de Afganistan'ın Rus ordusu tarafından zorla işgal altına alınmış olmasıdır. Afganistan zamanında bağımsız bir ülke idi. Hiçbir bloka üye de değildi. Sovyetlere karşı da dostane bir politika izlemişlerdi. Böyle olmasına rağmen komünizm burada da cereyan etti. Birtakım zavallı insanların beyinleri yıkandı ve bunlar satın alınarak iktidar yıkıldı. Orada komünist rejim kuruldu. Bunun arkasından da "Aman biz kendi halkımızın bize karşı muhalefetini bastıramıyoruz" diye Sovyetlerden yardım dilediler. Bu yardımı bahane ederek Kızıl Ordu Afganistan'ı işgal etti ve dökülen kanların haddi hesabı olmadı.

    Sosyalist sistem de mantıken insan tabiatına aykırıdır. İnsanı çalışmaya ve yaratmaya sevkeden şey bir şeylere sahip olma duygusudur. Oysa sosyalist sistem, özel mülkiyeti kaldırıp bu duyguyu reddetmekte, insanları birer makine haline getirmektedir. Bunun neticesinde, kişinin çalışma isteği azalmakta ve üretim kapasitesi düşmektedir. Üretim düşüşü de kalkınmayı engellediği için sermaye birikimi yavaşlayıp gecikmektedir. İnsanın mutluluğunun kişiliğinin ve hürriyetinin garantisi mülktür. O hâlde yapılacak iş mülkiyeti devletleştirmek değil sömürü aracı olmasını önlemektir. Bu da mülkiyet hakkının dağılışını ve kullanılışını denetlemekle mümkündür. Sizin düşünceniz nedir bilemem ama bana göre kapitalist sistemdeki patronlar neyse komünist sistemdeki komünist parti de odur. Yani kapitalistten alınan milliyet patrona, yeni bir kapitaliste yani komünist devlete verilmiştir. 17 bin liralık çalışmada bulunan işçiye 10 bin liralık bir mebla ödeniyorsa 7 bin lirasını devlet sömürüyor demektir.

    Yine Komünist Partisi Genel Sekreteri Gorbaçov; Amerika ve Kanada'dan buğday almak için büyük bir çaba sarf etmişti. Dolayısıyla Sovyet halkı açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Yani Cennet vadeden komünizm, açlık ve kıtlık getirmişti. Bunun farkına varan Sovyet idarecileri, işçi olarak çalıştırılan özel nitelikteki köylülere 1-2 dönüm özel işletme hakkı tanımak zorunda kalmıştır. Bu özel bahçelerin oranı %17'dir. Geriye kalan %83'lük toprak devletleştirilmiştir. Ayrıca her köylünün bir iki koyun veya keçi, beş on tavuk besleme hakkı vardır. Sovyet tarım ekonomisinde bu %17 topraktan tüm Sovyet patatesinin %60'ı, sebzesinin %39'u, meyvesinin %45'i üretilmekte, birkaç tavuk ve koyundan ise yumurtanın %73'ü, et ve sütün %45'i, yünün %22'i elde edilmekteydi. 1983 yılında bu özel toprak ve hayvanlardan Sovyet tarım ürünlerinin yarısı elde edilmiş, diğer yarısı da %83 tarım topraklarını kapsayan kolhozlardan elde edilmiştir. Sosyalist ekonominin ve hür ekonominin mukayesesi budur.

    Yine komünist partisi üyelerinin villaları, lüks arabaları, yazlık evleri, özel sekreterleri, yabancı bankalarda paraları, hizmetçi ve uşakları varken zavallı işçi ise karın tokluğuna çalıştırılmakta, komünist partisi üyelerine hizmet etmekteydiler. Sömürüyü ortadan kaldırmak, sınıfsız bir toplum kurmak, eşitliği getirmek için ortaya çıkan sosyalizm; tarihte eşi görülmemiş bir eşitsizlik, sömürü düzeni kurmuş, yeni sosyal sınıflar meydana getirmiştir.

    Sovyetlerde Rus olmayan millet ve bölgelerde hızlı bir Ruslaştırma politikası da uygulanmıştır. Keza Özbekistan'da 1933 yılında nüfusunun %66'sı Özbek, %5'i Rus iken, 1983'te Özbek nüfus %58'e düşürülmüş, Rus nüfusu ise %19'a çıkarılmıştır. Bu sadece küçük bir örnektir. Şuanda Türkistan'daki Türklerin dilinde çokça Rus çekimi vardır. Daha üzücüsü ise Türklük kimliklerini kaybedip Rus kimliğine bürünmüş Türkler de mevcuttur. Bu Türk dünyasını, Türkçülük ve Turancılık gibi ülküleri derin bir şekilde sarsmıştır.

    Komünizmin yıkılacağını önceden tahmin eden Türkeş, Atsız ve nice kişiler düşüncelerinde haklı çıkmışlardır. Komünizm yıkılmıştır. Sonuç olarak komünizme Türk düşmanı bir fikir diyebiliriz. Tabi emperyalizm kavramının içerisine de alabilir. Her ne kadar bugün tam anlamıyla Çin; komünist olmasa da Uygur Türkleri'ne yaptıkları ortadadır. Rusya ve Çin Türkistan'ı pençelerine almış iki büyük düşmandır. Bağrından Mete Han çıkaran millet yine bir Mete daha çıkaracak kabiliyete muktedirdir. Yeter ki dışarıya karşı bir hayranlık unsuru olmasın.

    Türkler tarihte gaflet uykusuna dalmışlar ancak sıçrayıp tekrar şahlanmışlardır. Bugünkü vaziyet biraz daha kötü gözüküyor. İçerimizde yabancı unsurlara hayranlık var. Batı'nın bilenen hıncı ve Doğu'nun ortaya çıkan canavarlığı karşısında Türk ülküsüne her zamankinden daha sıkı bağlanmak zorundayız.

    UNUTMAYIN. BU ÇAĞIN KÖLELERİ ELLERİNDE VE AYAKLARINDA ZİNCİR OLANLAR DEĞİL ZİHİNLERİ KARARTILANLARDIR. ZİHİNLERİNİZİ KOMÜNİZM İLE KARARTMAYIN. TÜRK'ün YASASI İLE AYDINLIĞA ÇIKALIM!
  • 128 syf.
    ·3 günde·9/10
    Öncelikle herkese merhabalar. Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından hazırlanan ve komünizmin ilk bildirgesi olan bu kitabı elimden geldiğince incelemeye çalışacağım.

    Önce kitabı okumaya başlama hikayemden bahsetmek istiyorum.

    Komünizm ve destekçilerine(komünistler) ülkemizde benim çocukluğumdan beri gözlemlediğim kadarı ile genel anlamda iki şekilde yaklaşılıyor. Bu iki yaklaşım da birçok zaman büyük tartışmalara neden olmuyor değil.

    İnsanların bir kısmı komünizmi benimsemişken, bir kısmı ise ismini duyduklarında bile tövbe çekiyor.

    Ben küçük yaşlardan beri bu kutuplaşmanın içerisinde büyüdüm. Baba tarafım daha muhafazakarken, anne tarafım bunun tam zıttı. Yani benim anne ve baba tarafım aslında komünizme olan bakış açıları açısından, genel anlamda ülkemiz insanlarının komünizme olan iki birbirine zıt yaklaşımını temsil ediyor.
    Bu da benim gözlem yeteneğimi arttırıyor tabiki. Örneğin dayım gönül rahatlığı ve büyük bir açık yüreklilik ile "Ben komünistim!" diyebilirken, amcam komünistleri "gavur" olarak nitelendiriyor. Aslında iki tarafın da komünizm hakkında herhangi bir bilgiye sahip oldukları söylenemez.

    Ben de yıllardır "Komünizm ve komünist" kelimelerine ister istemez aşina olmuş bir insan olarak bu kavramlar hakkında detaylı bilgi edinmek istedim. Lisedeyden felsefe öğretmenimin kullandığı bir cümle kulaklarımda çınladı,"Marx komünizmin babasıdır" ve bu cümleden yola çıkarak burada bir ileti paylaşıp Karl Marx ve komünizm ile ilgili bilgi edinebileceğim kitap önerileri aldım. Aldığım önerilerin etkisi ile kitabı okumaya başladım.

    Yavaş yavaş incelememize geçebiliriz...

    Öncelikle kitabımız, kitabın yazarları olan Karl Marx ve Friedrich Engels'in kısa yaşam öykülerinin anlatıldığı bir 20 sayfa ile başlıyor.

    Marx ve Engels'i asıl konuya geçmeden önce az çok tanımış oluyoruz yani. Bu kısımda özellikle Engels'in yaşamı, büyük bir dava adamı oluşu ve davasındaki hassasiyeti benim ilgimi çekti. Babasının fabrikaları olan bir adam (yani babası burjuva iken, dolayısıyla da kendisi... )hayatını proletarya haklarını savunmaya adıyor. Başta babasının fabrikasında herhangi bir kademede görev almayı da red ediyor. Ömür boyu rahat bir hayat sürebilme imkanından yüz çeviriyor kısacası. Sonraları katıldığı bir devrimin başarısızlıkla sonuçlanması kendisinin ve dava arkadaşı olan Marx'ın maddi yönden belini büküyor. İkisi de bir süre parasızlıkla boğuşuyor. Bu sefer de davasının uğruna amiyene tabirle "tükürdüğünü yalıyor" ve fabrikada alt kademede görev almayı kabul ediyor. Daha sonra zamanla fabrikaya ortak olup Marx'a ve kendisine uzun yıllar yetecek kadar para kazanıyor. Bu parayı da davasında kullanıyor tabiki. Kısacası tam bir dava adamı oluşu hoşuma gitti.

    Devam ediyoruz...
    Kitabımız 20. sayfadan 49. sayfaya kadar kitabın doğuşundan ve çevirisinin hikayesinden bahsediyor. Asıl konu 49. sayfada başlıyor yani.

    Şimdi, biraz sonra sıkça kullanacağım iki kelimeyi anlamları ile beraber yazmak istiyorum ki okuduğunuzun ne anlama geldiğini anlamakta sıkıntı yaşamayasınız.

    Burjuva(Üretim araçlarının sahibi olan ve ücretli emekçi çalıştıran modern kapitalist sınıf.)

    Proletarya(Hiçbir üretim aracına sahip olmadıkları için ancak iş güçlerini satarak yaşayabilen modern ücretli emekçi sınıf)

    ~Bunlar kitaptaki tanımları bu arada~

    "Kitabın konusu nedir?" diye soracak olursanız cevabım şu şekilde olacaktır;Burjuva ve proletaryanın, iş veren ve emekçinin savaşımı.

    Burjuva sınıfı sermaye ve üretim araçlarını elinde tutuyor. Proleter sınıf ise vücut gücünden başka bir şeye sahip değil. Aslında çalışan, emek sarf eden ve alın teri akıtan sınıf olan proletarya;makinelerin ve üretim araçlarının gelişmesi ile burjuva sınıfına daha kısa sürelerde daha fazla para kazandırırken kendisi hep karın tokluğuna, yaşayabilmesi için gereksinim duyduğu minimum ücretler karşılığında çalıştırılıyor.

    Marx, bu durum karşısında proleteryalara "Tüm ülkelerin işçileri, birleşin!" önerisinde bulunuyor. Bu öneri gerçekleştiği taktirde ne kadar işe yarar görünse de ütopik bir fikir olmaktan da öteye gidemiyor tabiki.

    Marx ve Engels düzene boyun eğmiyor, karşı çıkıyorlar. Sanayileşmenin etkisi ile hep daha fazla ezilen işçi kardeşlerini savunuyorlar.

    Ama aslında komünizm, toplumdaki tüm üyelerin, (en ayrıcalıklı olanlar da dahil) yaşam koşullarını iyileştirmek istiyor.

    Yani Marx ve Engels'in proleter destekçisi olmasının nedeni burjuvaların yaşam koşullarının hep iyiye giderken, proleterlerin yaşam koşullarının hep kötüye gitmesidir. Komünizm sınıf ayrımı yapmaksızın ezilen kim ise onu destekliyor yani.

    "Emekçinin fabrikatör tarafından soyulması, ücretinin nakit olarak ödenmesi ile tamamlanır tamamlanmaz, burjuvazinin bir başka kesimi, ev sahibi, dükkan sahibi, tefeci vb. dört bir yandan onun üstüne saldırır." (Sayfa 58)

    Mesela bu görüntü bana tanıdık geliyor, size de tanıdık geliyordur muhtemelen.

    " Ücretli emekçinin emeğiyle kazandığı kıt kanaat geçinmesine, yaşamını güç bela sürdürmesine ancak yeter. "

    Ve bu da çok tanıdık!

    Eee Marx ve Engels bu vahim durumdaki insanların haklarını aramakla kötü mü ediyor?
    Bunun değerlendirmesini sizlere bırakıyorum.

    Ayrıca kitabımızda" Özel mülkiyet, aile kurumu, ücretli emek, sınıf savaşımı"gibi kavramlarla da sık sık karşılaşıyoruz.

    Komünistlerin, burjuva ve proleterlerin derinlemesine ele alındığı kitabımız, "Egemen sınıflar, bir komünist devriminin korkusuyla tir tir titreşir. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Oysa kazanacakları koskoca bir dünya vardır" cümleleri ile gazlı bir şekilde bitiyor.

    Evet, kitabımız bahsettiklerimden ve daha fazlasından ibaret. Sen de benim gibi komünizm hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorsan kesinlikle okumalısın. Önemli uyarımdır;Can Yayınları'ndan başka yayın tercih etme.

    Bu arada, sayfamızda takıldığım bir nokta oldu. Alıntı paylaşırken eserin yazarının adının yazdığı kısımda sadece Marx'ın adı yazıyor. Engels'in de kitapta payı büyük,bunun düzeltilmesi de şart.

    Fazla uzadı.
    Buraya kadar okuyan oldu ise çok teşekkür ediyorum. :)
  • Antikite, Eukleides’i ve Ptolemaios’un güneş sistemini; Araplar, ondalık sistemini, ilk cebir bilgilerini, modern sayıları ve simyayı miras bırakmışlardı; hıristiyan ortaçağ ise, hiçbir şey.
  • Calvin, Servetus’un kandolaşımını bulma noktasına geldiğini anlayınca, onu, iki saat canlı canlı ateşte kızartmış, yaktırmıştı; bununla birlikte, Engizisyon, Giordano Bruno’yu, yalnızca yakmakla yetinmişti.
  • Luther, yalnızca kilisedeki Augeas ahırlarını temizlemekle kalmamış, Alman dilindeki Augeas ahırlarını da silip süpürmüştü; modern Alman nesrini yaratmış, 16.yüzyılın Marseillaise’i haline gelen ve zafere duyulan güvenle doluptaşan ilâhinin sözlerini yazmış, müziğini bestelemişti.
  • Machiavelli, bir devlet adamı, tarihçi, ozan ve aynı zamanda, modern zamanların dikkate değer ilk askerî yazarıydı.