İnsan nerede büyüdüyse, orası sonsuza dek içinde kalır; sana iyi de gelse kötü de gelse, her şey unutulsa bile orası hatırlanır. Neredeyse seni öldürecek olsa bile. Yaşadıklarının rüyalarına sızıp kâbuslarını körüklese bile. Bazen oradan kaçıp bir daha dönmemeye yemin etsen bile, günün birinde kendini tam da oraya dönerken bulursun. Hayatının geri kalanına başka bir yerde devam edebilmek için tek dileğin, kafanı eğip aklını kaybetmeden oradan geçip gitmek olur.
Ne demişler? Dilekler at olsaydı dilenciler binerdi. Ama hiçbir dilenci bu söz yüzünden dilek dilemeyi bırakmaz.
Zürafaların, seyahat kasalarında güvenle ayakta durduğunu görmek sinirlerimi yatıştırmalıydı aslında. Ama onlar, dağda yaptıkları gibi bana doğru yürüdüklerinde, o an bir anda gözümün önüne geldi. 'O virajdayım. Kızıl bize çarpıyor, zürafalar uçuruma doğru savruluyor. Ben aracın yanına tutunmuşum, duymaları için incelikle, umutla, korkuyla yalvarıyorum. Bana güvenmeleri için...
Bana gelmeleri için...
Düşmekten kurtulmaları için...'
Sorun şuydu ki ne zaman bir hayvanın gözlerine baksam, tanıdığım insanlara hissettiğimden çok daha derin bir şey hissederdim ve o yerde yatan zürafanın gözünde gördüğüm şey, iliklerime kadar canımı acıtmıştı. Zürafanın gözleri artık hareket etmiyordu ve babamın bir hayvanı öldürüp gömeceği ya da yakacağı zamanlarda defalarca gördüğüm o donuk hâle bürünmüştü. Oraya doğru yaklaştım ve hepsi de berbat görünen denizcilerin beni bir paçavra gibi öteye savurmalarını bekledim.
Çok az gerçek dost tanıdım ve bunlardan ikisi zürafaydı: Biri beni tekmeleyerek öldürmedi ve diğeri de yetim bir çocuk olarak benim değersiz hayatımı ve senin değerli, biricik hayatını kurtardı.