• İnanan...
    Reddeden...
    Ölen...
    Öldüren...
    Koşan...
    Duran...
    Yaşayan...
    Ölen...
    Seven...
    Sevilen...
    Suçlu...
    Masum...
    Ne çok insan var hayatta.... Ya Tezer? Hangisi Tezer? Yaşayan mı ölen mi?.....
    Her şey zıddıyla bir arada ve Tezer bunların hepsi birden.
    Gamlı prenses sıfatı uymuş üstüne, sıfatları artırmak istiyorum kendimce. Tezer :
    Yolculuk müptelası
    Arayışın öznesi
    Hiçliğin varlığı
    Ölüm meleği
    Gidemeyen yolcu....
    Kendinden kaçabilse bulacak kendini ama ne gidebiliyor ne kalabiliyor.
    Ne ölebiliyor ne yaşayabiliyor.
    Gidemiyor...
    Gelemiyor...
    Varoluşun izinde sürülen bu yolculuk kimliğin belirsizliğinde değil, yaşam amacının sorgulanmasında beliriyor.
    Acının kamçıladığı bu kadın kendinde başlayan ve kendinde biten bu yolun uslanmaz çocuğu.
    Yalnızlık onun alın yazısı...
    Tüm kentlerden hatta okyanuslardan bile daha yalnız olduğunu biliyor.
    Ruhu bedenine dar, yalnızlıkla ve hüzünle beslenen bir insanın acıyı böyle derinden hissetmesi benim de içimi burkuyor.
    Herkesin içinde ama herkessiz yaşayan, zamansız, mekansız, boşlukta yüzer gibi, havada asılı kalmış gibi, ölmüş ama gömülmemiş gibi, yarım kalmış bir kadını okumak canımı acıtıyor.
    Geçmişi ölü...
    Ânı ölü...
    Yarını ölü...
    Kabul görmek için kendini feda eden insanların , kayboluşların hikayesi...

    İsyankâr... Çünkü :
    Ölmek ister, diriltirler...
    Yazı yazmak ister, aç kalırsın derler...
    Aç kalmayı dener, serum verirler...
    Delirir, kafasına elektrik verirler...

    Bir genç ölü kadın...
    Kitabın kapağındaki fotoğrafa bakın,gülümsüyor....
    Yaşlanarak ölseydi keşke...
  • Tezer Özlü'nün okuduğum ilk kitabı, ayrıca yazdığı ilk kitabı. Gamlı prenses lakablı yazarı eylüle bıraktım:)) Güzel kitaptı, yazar çocukluğunu, gençliğini, yaşamındaki mahrem duyguları korkusuzca işlemiş kitabında. En çok etkilendiğim nokta ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yattığında başına gelenler....iyi okumalar...
  • Bazı yazarların yazdıklarında yüreğe dokunan bir yan vardır. İşte Tezer Özlü de o yüreğe dokunan yazarlardan. Bu sebeptendir ki, kendisine edebiyatımızın “gamlı prenses”i denmektedir. Bana göre gamlı prenses tabirini sonuna kadar hak ediyor.

    Çok değerli bir yazar. Yazar olmanın da ötesinde, çok değerli bir kadın. Sapına kadar, kadın. Sapına kadar, haklı bir kadın...

    Bakmayın sürekli yaşamdan kaçtığına, defalarca intihar denemelerinde bulunduğuna. Yazdıkları, satırları, fikirleri hayatla dopdolu. Onu okuduğunuzda intihar etme fikrine değil, aksine yaşama fikrine daha çok sarılıyorsunuz. Çünkü Tezer Özlü her şeyden önce “yaşamış bir insan.” Daha çok yaşamak ve doyasıya hayatın tadına bakmak istemiş bir insan. Onun gamlı prenses olmasının sebebi, yaşadıkları, başından geçen acı olaylar değil, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarıdır, engellenmesidir. Geri zihniyetli insanlarla bir arada olup, hayatın gerçek değerini ve amacını kavrayamamış insanlarla ne kadar doğru bir yaşam sürülebilir ki zaten? Haklıydın Tezer Özlü. Sonuna kadar haklıydın; ama tıpkı Oğuz Atay gibi kimse gelip sana da haklı olduğunu söyleyemedi. Ancak sen öldükten sonra değerini kavrayabildi bu ülke. Böyle olmamalıydı elbette; ama ne yaparsın ki ülkemizin kaderi bu. Hep sonradan aklımızın başımıza gelmesi...

    Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü’nün ilk romanı. Yaşamının başlangıcını bizlere sunduğu, çocukluk yıllarının ve gelişim sürecinin önümüze çırılçıplak bırakıldığı kısacık kitabı.

    Kısacık dediğime bakmayın. Kitapta neler yok ki? Tezer Özlü’nün sobalı bir evde büyümesi, İstanbul sokaklarının eski görüntüsü, babasıyla, kardeşleriyle, kuzenleriyle olan ilişkisi, hatta babasıyla annesi arasındaki ilişki, düşlenen, erişilemeyen sevgililer, evlilikleri, sevmeden nikah masasında evet deyişleri, hastane koridorları, kaçma isteği... Hepsi var; ama şimdiki yazarların yaptığı gibi “sansürlü” değil. Tüm çıplaklığıyla. Ayrıntılarıyla...

    Her şeyden önce cesur bir yazar. Böyle yazarlara bayılıyorum. Yukarıda da dediğim gibi, cesur bir yazar olmanın ötesinde, cesur ve güçlü bir kadın. Sözünü sakınmayan, doğru bildiğini söyleyebilen, hiç utanmadan isteklerini ve hislerini yazabilen bir kadın. Çünkü insan olmanın ne olduğunu, insan doğasının neyi emrettiğini çok iyi biliyor Tezer Özlü.

    Onunla ilgili ne anlatsam, ne söylesem eksik kalacak gibi hissediyorum. Beni öylesine düşüncelerle dolduruyor ki, yaşadığı döneme gidip onunla bir akşam yemeği yemek, hatta sevgili olmak istiyorum. Tam olarak, “aşık olunacak bir kadın.” Bu arada çok mu kitabını okudum? Hayır, yalnızca okuduğum ikinci kitabı bu. Fakat tek bir cümlesini okumam bile onu anlamama yetiyor. Tekrar buluşmak üzere, sevgili Tezer.

    “Neden bunalımları çözemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? Sevişmek için, ilkin nikah imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine “mal” gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpılıyor.”
  • "... bundan böyle acıları mutluluk olarak nitelendirmeye karar verdim. Yaşamımın en mutlu anlarımda da aynı güçle acıyı duymadım mı." diyor edebiyatımızın gamlı prensesi...
    2 Ağustos... Saat 01:06... Türkiye'nin herhangi bir kentinde gecenin sessizliğinde yaşamımın ucuna doğru yol alıyorum Tezer Özlü ile...

    Tezer Özlü'nün 1983' te orjinal adı ile" Auf den Spuren eines Selbstmors"(Bir İntiharın izinde) Almanca yazdığı kitabı nedense Türkçeye çevirirken Yaşamın ucuna yolculuk olarak çevirdiğini konuşuyoruz. Orjinal adı daha güzelmiş kitaba uygunmuş diyorum ona gülüyor aynı kitap kapağındaki gibi içten, samimi ama acı dolu bakışlarıyla. Umursamıyor dediğimi sadece dinliyor, hiç konuşmuyor.
    Gitmek ve intihar diyor sürekli bir de kendisine kızıyor "Uçaklara, trenlere, otobüslere bu denli çok mu binmeliydim." (syf:42)

    Ama bir yandan da baskıcı toplumdan, kalıplardan, insanlardan kaçmak için gidiyor. Gitmekten de yılmayacağını söylüyor bana. Yaşamı GİTMEK olarak algıladığını, oradaki gitmek kelimesinin ne anlama geldiğini yüzüme tokat gibi çarpıyor. Yediğim tokatın etkisi ile ben daha kelimelerinin içinde boğuşurken kolumdan tutup çıkarıyor beni ve aslında sürekli gitmek istemem de hiçbir yerde olmak istemememden dolayı diyerek biraz daha aydınlatıyor beni.

    Hiç kimseden bir şey istediği yok, yanında kimse olmadığı zaman ve yağmurdan mutlu oluyor... Yağmuru seviyor doğadaki en yakın arkadaşı olarak görüyor...

    O kadar belirgin şekilde okudum ki cümleleri düşüncelerini ifade edişi o kadar netti ki... Düşünce tarzı tamamen farklı olmasına rağmen doğruları savunuşu... Kendinden hiç ödün vermeyen cümleleri...
    "Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok." (syf:57)
    Hiçbir yere, hiçbir zamana, hiçbir kimseye hatta eşlerine bile ait değildi. Hiçbir yerden gelip hiçbir yere gitmiyordu, kendinden başka...

    'Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum. ' diyordu Gamlı Prenses bana. Peki neydi o yükseklik doğum? Yaşam.? Ölüm? İntihar? Yaşamak? Evet evet en iyisi yaşamak oldu sanırım çok yüksek değil mi yükseklik korkusu olmayanların bile başını döndüren derecede yüksek... Ve hepimiz onun ucundayız ama bazı sebeplerden dolayı inemiyoruz yaşamın ucundan, yaşamak mı o zaten çoktan elimizden kaçarak uçup gitti. Ölmek.? "Ölmek hiçbir şey değil... Ya intihar?" (116)

    Kitap Tezer Özlü'nün kendi ucunda yaptığı yolculuğu anlatıyor. En sevdiği yazarların yaşadıkları yerlere gitmeyi intihar ettikleri/öldükleri yerleri görmeyi ve bol tren yolculuğu diş ağrısı,baş ağrısı uykusuzluk... Sanırım az biraz spoi verdim ama bu kadardan birşey olmaz değil mi :)

    Ve incelemenin sonunu nasıl bağlayacağımı bilmiyorum o zaman şöyle bitireyim;

    "Yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, vir başka yerde , bir başkasının gözyaşları diner. "
    Demiş Beckett... Tezer Özlü ise değiştirirmiş bu cümleyi şöyle ve ne kadar güzel söylemiş.

    *Yeryüzünün öyküleri sonsuzdur. Biri anlatmayı bitirdiğinde, bir başka yerde, bir başkası anlatmaya başlar.
    *Yeryüzünün intiharları sonsuzdur. Biri, bir yerde intihar ettiğinde bir başkası intihar etmeye hazırlanıyordur.. Biri ölmeye başladığında, bir başka yerde yaşama başlıyordur diğeri.

    Kitapta o kadar çok çizdiğim yer var ki boş sayfa yok diyebilirim. Bazı sayfalarda ikişer üçer cümle çizdim, bazen paragrafı çizdim. Beni bu güzel cümleler ile tanıştırdığı için kitabı bana hediye eden arkadaşıma ve bu güzel yazarın okunması için etkinlik düzenleyip emek harcayan arkadaşımıza da teşekkürlerimi gönderiyorum...
  • TEZER ÖZLÜ OKUMA ETKİNLİĞİ : #30470541

    -Okuyucuya not; bu inceleme Tezer Özlü ile dertleşme niteliğindedir.-

    Elimde uzun zamandır bulunan Tezer Özlü kitaplarına bir türlü başlamak cesaretini gösterememiştim. Aklımda, hep beklenen ve kovalanan "uygun zaman" kavramı vardı ki, etkinlik o uzaktaki bekleyişi geldi önüme bıraktı.

    Kendi kendine kaldığında, iç dünyasını kelimelere dökme ihtiyacı hisseden, bunu bağımlılık derecesine dönüştürmüş bir Tezer... Sevginin inandırıcı olmadığnı düşünen bir Tezer... Sevmek insanın içinden gelen bir olgu değil midir? Sevmeye kendi kendine karar veremez ki insan. Içindeki kıpırtılar, hareketlenmeler yönlendirir. Ama şu konuda katıldığımı belirtmeliyim; Düşünüldüğü oranda büyür ve derinleşir. Hatta ucu bucağı görünmeyecek şekilde taşar insandan.

    Derin derin düşünmekten kendini alamayan bir Tezer... Acısını da, sevgisini de, ölümünü de, özlemini de bu şekilde derinleştirmiş. Bunu çok sonraları farketmiş bana kalırsa. Kendini bir anda bulduğu bu duygu derinliği, bir bakıma ağır gelmiş. Tek kelimelerle cümleler kuran, o cümlelere hayat sığdıran gamlı prenses! Bu halin seni uzun uzun cümleler kuranlara karşın yalın, öz kılıyor. Ifadesi buruk ama aşikar. Içindeki karmaşayı ifade edemiyorsun ama içinde dr tutamıyorsun. Senin bakışlarındaki burukluk kelimelerine ve anlatışına yansıyor. Hani kötü bir olayı taze taze yaşamışken anlatmak, hep yarım cümleler kurdurur ya insana. Sen atlatamamışsın ki... Her niyetlendiğinde, her kalemi eline aldığında bitmek bilmeyen bir duygu selinin içinde bulmuşsun kendini. Her seferinde yarım kalan, o yarımlığın içinde rahatlayan.

    Tezer hiçbir zaman şehir kadını olmamış bence. Gönlünün hep bir yanı taşra kasabalarında kalmış. Çocukluğunun içinden çıkamamış, hayat boyu sürüklenmiş ardından. Tepelerim, ağaçlarım diye bahsediyor, bir sahipleniş ilkesi ve kendi kendine bir tembihleyiş; Işte öleceğin yer burası. Nerede olursan ol, ölmek için, kendi ölümünü bulmak için bu tepelere dön.

    Kafka'yı kendine yakın bulan bir Tezer... Mezarına giden, evinin önünde heykelini seyreden ve duruşunu, bakışını tasvirlerken yorgunluğunun geçip gittiğini söyleyen. Dünyanın en derin acısını Kafka'nın çektiğini belirtiyor. Bu denli yakın bulmasının sebebi acısına ortak olma ya da kendi acısını paylaşma isteği olabilir mi? Pavese'yi yaşamına yerleştirmiş, Svevo ile özleşmiş, Hermann Hesse'nin kitaplarını gördüğünde dikkatini çektiğini söylüyor okuyucusuna. Tezer'i merak ettikçe bu yazarlara olan merakım da kamçılanıyor iyice.

    Tezer'in trene binip, hep gidesi var bir yerlere... Nereler buralar? Nasıl yerler... Temelde bırakın bir yeri, kendinden kaçma isteği bu. Sende biliyorsun Tezer, ne kadar gitmek istersen işte, kaçmak istersen kaç, kendinden gidebiliyor mu insan? Terkedebiliyor mu kendini? Ne ölçüde? Gerçekten de gittiğimiz her yer "hiçbir yer" tabirine çok uygun. Bulunduğumuz yerden kilometrelerce öteye de gitsek bizimle birlikte gelen kişiliğimiz değişmiyor. Hiçliğe bulunuyoruz o anda.

    Biliyor musun Tezer, senin hayatına karşı dik başlılığını seviyorum. Hayatın en dibindeyken bile içindeki o ağlayan çocuğu susturup korkusuz başına buyrukluğun... Sisteme, düzene, toplumsuz topluma haykırışın... Bazen susarak haykırış bazen de yazarak, ama eminim ki sözlü şekilde değil, asla olmadı.

    Bir insanın iç yorgunluğu nedir, neleri ifade eder? Bu yorgunlukların dış dünya ile bağlantısı ne zaman sağlanıyor? Korkuyorsun Tezer, içinde kurduğun dünyanın dış dünya ile etkileşime geçmesinden korkuyorsun; zedelenip, büyüsünü kaybetmesinden kaynaklanıyor bu korku. Dinlenmek diye bir şey bilmiyorsun sen. Hayatın hep yorgunluklarla geçti. Dünyaya kapılıp gitmek yorgunluğu, kendinle verdiğin savaşların yorgunluğu ve daha neler neler...

    Insan duygularından kaçabilir mi Tezer? Kaçamıyor değil mi... Anılara sürüklenip gidiyor insan. Belki bazen bende gidiyorumdur, bir boşluktan aşağı gökyüzüne bakaraktan. Aynı senin baktığın gibi; Nerelere varıyor gökyüzü, hangi zamanlara, hangi sonsuzluğa.

    Yaşamın Ucuna Yolculuğa çıktık, senin hayata kırgın ve küskün trenlerinle... Hiç bilmediğimiz, hep düşüncelerde geçen bir yolculuktu. Belki başka kitap satırlarında, farklı trenlerde rastlaşırız Tezer, belli mi olur. Hayatı hep gitmek olarak algıladın ya, bu sefer gittiğin yerlere beni de götürür müsün?
  • Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz.
    sf:58
    Gamlı prenses...

    Her kafanın değil kafası güzel olanın yazarı demiştim. Uçlarda yaşamak, derinlere dalmak, sonra gürül gürül bir nehrin içinden akması... sonra çevrenin pilsiz oyuncaklar gibi programlanmış, mekanik ruhsuz insanları tarafından öteki gözüyle bakmaları; bizi: yaşamdan, içimizde hissettiğimiz Chi'den, ruhumuzda kopan fırtınalardan alıkoyacak mı?
    -Hayır!