Başlamak tuhaf şeydir. Başlama hakkında düşünmediğim zaman bunun ne demek olduğunu biliyorum ama başlama hakkında düşündüğüm zaman, bunun ne demek olduğunu bilmiyorum.
Bir zamanlar ak ile karayı ayırt edebiliyorduk. Hepimizin gözleri görüyor, kulakları işitiyordu. Gönüllerimizde de bir göz vardı ki bu gözde vuku bulurdu: karanlık ve aydınlık. Tanrının ışığı buraya yansır, iman ederdi insan. Göz ile görünenlerin ötesine bakardık burdan. Sonra önce gönlünü yıktı insan, gönüller yıktı. Aldı İbrahimin Kabesini, Ebu Cehile set yaptı. İman savruldu, insan savruldu..
İştahımızın kabardığı her şeye koşuyor, ufak bir doyumdan sonra yüzümüzü buruşturup sanki ona koşan biz değilmişiz gibi pervasızca sırtımızı dönüyoruz. Çağımızın temel problemi, ağızlarından salyalar akan, azgın, arsız, doyumsuz insan problemi. Her şeyin değersizlestirilip, küçültüldüğü, duyguya dair ne varsa yok edilip metaya dönüştürülen, günübirlik bir yaşam standardı benimsendi. En çok değerlerin ve ahlakın savunulduğu bir çağ lakin en çok ahlaksızlığın olduğu çağ aynı zamanda. Kalabalık sokaklar, evler, odalar, çarşı pazarlarda yapayalniz insanlar. Dokunmak yalnız temas için, doyum ve haz için. Anlamak yok, çünkü anlamaya başlarsa mahrumiyet doğar. Binbir hazzın hiçbirinden mahrum kalmak istemeyen yalnız arzunun peşinde koşan insan toplulukları..