Şeyler, olması gerektiği için olur ama senin olmasını istediğin şekilde olur. Bir hançerin sende açtığı yaraya bağlı değildir ya da bıçağının derinliğine, hatta fışkıran kana bile; her şey senin o dramatik anı nasıl karşıladığına bağlıdır. Korkup sinersen ölürsün, çılgınca saldırır ve kendini kollamazsan ölürsün, önemsemezsen ölürsün ama korkmaz, yaranı kapatır ve iyileşmesini beklerken geriye tenindeki ince bir izden başka bir şey kalmaz. Bak bakalım yaralı mısın, eğer yaralıysan bekle iyileşsin.
Benim için bir park, her şeyden önce, kusursuz değilse iyidir, bir de yalnızlık tarafından ele geçirildiği zaman; öyle ki o yalnızlık hem insanın kendi işaretine hem de o parkta yürürken tek tük rastlanan diğer insanlarla paylaşılan bir işarete dönüşebilmelidir, ama bu karşılaşılan yayalar da, benim bakış açıma göre, insana hem tanıdık hem de yabancı gelen bir yerde yüründüğünde hep olduğu gibi, mutlaka düşünceli ya da dalgın, hatta biraz da kafası karışık olmalıdır.
Hayatım boyunca hiçbir projenin, hiçbir zorlu işin, hiçbir uykusuz gecenin, hiçbir iş planının, hiçbir çözümlemenin, hiçbir baş ağrısının, yanımdan geçen çiftleri kıskandığım hiçbir bitkin pazar gününün, bitmek bilmeyen günlerde içine hapsolduğun pencerelerin hiçbir santimetrekaresinin, hiçbir saplantının ya da yoksulluk anının şans eseri değil, hayatı algılama biçiminin bir sonucu olarak boş yere yaşanmadığını biliyordum.
….
Burada söz konusu olan, başkalarının yapmak istemediği şekilde yaşamak, başkalarının yapamayacağı şekilde yaşamak. Burada söz konusu olan, kendine güvendiğin için her şeye karşı durmak. İşte bu noktada, çevremizi değiştirmek için esas itici güç bizzat biziz, kendimiziz.