• Ama bu işlem, yani sebepsiz kadın boşamak, dinen uygunsuz bir davranıştı ve cemaat tarafından tasvip edilmezdi. Dolayısıyla insanlar, boşanma konusunda kanunun daha çok engeller koyduğu bugüne göre, çok daha az boşanırdı. Bugünün şiddetli geçimsizlik formülü ve deyimi ardındaki çoğu boşanma nedenleri, Osmanlının her dinden tebaası için tanınıp bilinen sebep ve vakalar değildi.
  • Ey Osmancık,
    Beğsin, beğliğini bil, bildiğini unutma,
    Beğsin,
    Bundan sonra öfke bize uysallık sana,
    Güceniklik bize, gönül almak sana,
    Suçlama bizde, katlanmak sende,
    Yanılgı bize, hoşgörü sana,
    Acziyet bize, yardım sana,
    Geçimsizlik, anlaşmazlıklar çatışmalar bize, adalet sana,
    Kötü söz, haksızlık bize, bağışlama sana

    Bölmek bize, bütünleme sana, üşengeçlik bize, gayret sana,
    Uyuşukluk bize, gayret sana...
  • G, o sabah uykusundan uyanır uyanmaz bahçeye indi. Uzun burunlu, yüzü kemikli, saçları azalmış amcasına iyice baktı, ardından. Kendine doğru yönelen banka memuruna... Sonra başını önüne eğip yerdeki taşı ayağıyla vurarak:
    - Bunlar değil dedi. Arkasından yaklaşan kişiye uzun uzun baktı ve :
    - Bu da değil. Her gelene bakıyor ve ardından “bu değil” diyordu. G rüyasında gördüğü iki kişiyi arıyordu. Başta rüyasında gördüğü kişinin gerçek hayatta olamayacağını düşünüyor onları aradığı için kendine gülüyordu.Fakat rüyasında gördüğü yüzleri hatırladıkça bunun mümkün olabileceğini kaderinde bu kişilerin var olabileceğini onlarla karşılaşabileceğini düşünüyordu. Aramaya devam etti G. Bahçeden sokaklara geçti, okullara, dersanelere, hastanelere, sahillere her yerde aradı aradı aradı. Yoruldu sonunda aramayı bıraktı. Eve geldiğinde kendini koltuğun üzerine attı. Ayakları bütün gün yürümekten çok yorulmuş, sahilde esen rüzgar da başını ağrıtmıştı. Ablası kardeşinin yorgun olduğunu görünce bir bardak çay verdi. G ablasına teşekkür ettikten sonra:
    - Zaten buranın insanına benzemiyorlardı dedi çayını yudumlarken. Gözleri bir an da kalorifer peteğinin üzerinde pencere pervazında duran kitaba takıldı. Kitaba doğru yöneldi ve eline aldı. Şiir kitabıydı bu hem de en sevdiği şair Baudelaire’den.
    - Ablam bırakmış olmalı, dedi. Kitabı inceledi ve birkaç şiir okudu ezberden karın yağışını uzun uzun izlerken...
    Böylece haftalar, aylar geçti. G rüyasında gördüğü yüzleri hiç unutmadan yaşadı. Bu kendinden büyük ve sevimli dostlarına isimler taktı birine Ali ondan biraz küçüğüne Ahmet ismini verdi. Ne zaman yalnız kalsa
    -Sevimli dostlarım ne yapıyorlardır acaba diye geçirirdi içinden. “Acaba hastasının yirmilik dişlerini alan bir dişçi mi? Öğrencisine ödevlerini yapması gerektiğini söyleyen bir öğretmen mi? Ya da müvekkilini şiddetli geçimsizlik yüzünden boşanmasına yardımcı olan bir avukat mı? Acaba karşıma çıkacaklar mı? Kaderim de var mı? diye düşünüyor. Onlarla ilgili her şeyi merak ediyordu. Bazen düşünmekten yorulup uyuyakalırdı bazense herşeyi bir kenara bırakıp onlarla dertleşirdi. Gün içerisinde yaptıklarını,ailesini, yediği dost kazıklarını anlatırdı. Karşılık alamazdı yine de konuşurdu. Kendi kendine konuşurken her defasında ablasına yakalanırdı.
    - Aman Allah, insanlar delirdiğimi zannedecek derdi.
    O yaz okullar bitti ve küçük G, doğuda bir üniversite kazandı. Ailesinden uzakta olduğu için üzülüyor fakat bir yandan da Dil ve Edebiyat okuyacağı için seviniyordu. Okulun ilk günü gelmişti. G çok heyecanlıydı. Okul merdivenlerini çıkarken yanından uzun boylu, kemiksiz, uzun yüzlü, zarif bir adam geçti. G’nin şaşırması rüyasında gördüğü kişiye benzetmesi gerekirdi. G ne şaşırdı ne de benzetti. Çünkü G rüyasını çoktan unutmuştu. G lisedeyken o kadar çok insanların yüzüne bakıp inceliyordu ki bir keresinde böyle yaptığı için hocası kızmış bunun yanlış olduğunu söylemişti. G aldırış etmedi incelemeye, rüyasında gördüğü kişiyi aramaya devam etti. Fakat bir akşam yine yorgun eve geldi öfkeden patlamıştı, umudunu yitirmişti.
    - Artık dedi, artık o insanları aramayacam. Bugünden sonra unutacam. Kararlıydı hiç olmadığı kadar ve verdiği bu karar rüyasını uzun bir süreliğine unutturmuştu. Böylelikle merdivende yanından geçen bu adama bakmadı. Sınıfa girdi. Merdivendeki o adamda derse gelmişti. Öğretmen masasına geçti çantasından yoklama kağıdı çıkardı ve tek tek herkesin isimlerini okuyup gelenlerin yanına artı gelmeyenlerin yanına eksi işareti koydu.
  • Bu şiir hep ölüm üzerine yazılmış gibi dursa da aslında gerçek farklıdır. Yahya Kemal Büyük aşkı, Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım için yazmış. İşte hikayesi;

    Yahya Kemal Nazım Hikmet’in hocasıdır. Celile Hanım’la Hikmet Bey (Nazım’ın babası) arasında büyük bir geçimsizlik başlamış ve birbirinden uzaklaşmışlar. Celile hanım böyle bir zamanda tanışır oğlunun hocasıyla. Zaten dillerdedir Celile hanımın güzelliği. Bir aşk başlamış ki aralarında, sonrasında Celile, bu aşkı evliliğe taşımak için ilk adımı atmış ve kocasından boşanmış. Hocası ve annesi arasındaki ilişkiyi duyan Nazım Hikmet bir kâğıda şunları yazarak Yahya Kemal’in cebine koymuş:
“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz”
Nazım’ın bu tepkisi Yahya Kemal ile Celile’nin aşkını engelleyememiştir. Ama Yahya Kemal hep evlilikten kaçmış, hem Celile’yi deliler gibi kıskanıyor ve hem de evliliğe yanaşmıyordu. Celile yazları Ada’ya gider, Yahya Kemal de sürekli onun yakınlarında otururmuş…
Celile’ye olan duygularını bir yazısında şöyle özetlemişti:
“1916 Sonbahar’ında Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a iniyordu. Ben müthiş muzdariptim. Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar… O gidinceye kadar Ada dopdolu idi, gider gitmez boşalıverdi
‘Sessiz Gemi’, Yahya Kemal’in aşkı, Celile hanımın adadan gemiyle uzaklaşırken yaşadığı çaresizliği anlatır.

    Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
    Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
    Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
    Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.
  • Bitlis'e yeni varmıştı. Kulağına bir haber geldi. Bitlis'in iki büyük aşiretinin hoca ve öğrencileri arasında geçimsizlik başlamıştı. Birbirlerinin aleyhinde konuşuyorlardı.

    Molla Said araya girdi ve aralarını bulmaya çalıştı. Dedikodunun zararlı olduğunu anlattı, İslâmda böyle şeylerin uygun olmadığını söyledi. Bu sözler bir tarafın gururuna dokundu ve gittiler. Bediüzzaman'ı Şeyh Emin Efendiye şikâyet ettiler. Emin Efendi:

    "O daha çocuk, muhatap almaya değmez" diye Beddiüzzaman'ı ciddiye almadı.

    Bu sözler Bediüzzaman'a ulaşınca doğru Emin Efendinin yanına gitti ve,

    "Efendim, beni imtihan ediniz, muhatap alınacak birisi olduğumu size ispat edeceğim" dedi.

    Emin Efendi, her türlü ilimden ve çeşitli konulardan en zor meseleleri Bediüzzaman'a sordu. Bediüzzaman bütün sorulara hiç düşünmeden anında cevap verdi. Böylece kendini ispat etmişti.
  • Adaletsizliğin sonu hizipleşmeler, geçimsizlik ve iki yana da öldürücü zarar veren çatışmalardır. Oysa adalet, düşüncelerin birliğini ve sevgiyi getirir.
    Platon
    Sayfa 40
  • “Düşünün ki bir hokey maçında bile bir gol atıldığında bunu bir siyasi zafer gibi gören ve bundan kendi sosyal düzenlerinin üstünlüğü sonucunu çıkaran güçler harekete geçtiği zaman, ne çelişkilerin, kıskançlıkların ortaya çıkacağını, çekememezlik ve çekişmelerin olacağını çok iyi biliyorduk. Gezegenimizin gerçeklerini malesef çok iyi biliyoruz. Dünya dışı bir uygarlıkla ilişki kurulduğu zaman, bunun, yeryüzünde yaşayan insanlar arasında yeni bir iç savaş, yeni bir geçimsizlik sebebi olmayacağını kim iddia edebilir?