• "Sevgili dostlarım: Yüce Tanrı'm bana akıl mantığımı yeniden bağışladı.Bana geçmiş olsun demekte gecikmeyin.Ben artık Don Kişot de la Manche değilim.

    Şövalye hikayelerine artık inanmıyorum.Hiç şüphe yok ki onları yazanlar az çok gönüllerini eğlendirmişlerdir okuyanlarda öyle.
    Fakat onları gerçek sananlar delidirler.Bu hayalden doğma kahramanların hepsi hoştur, cana yakındır, bunu kabul ederim; onların kabahatleri yalnız masal ve roman kahramanları olmaktan ibarettir.."
  • 232 syf.
    Merhabalar sevgili 1000k okurları,

    UYARI: Spoiler içerir.

    Bu sefer incelememe yazar ile başlamak istiyorum.

    İtalyan yazar Dino Buzzati (1906-1972), Milano Üniversitesi Hukuk bölümünü bitiriyor. Üniversite yıllarında da gazetecilikle ilgilenen yazar 1939'da askere çağrıldı ve 2. Dünya Savaşı süresince İtalyan Kraliyet Deniz Kuvvetlerinin muhabiri olarak görev yaptı. 1940 yılında başyapıtı kabul edilen ve ilk romanı olan Tatar Çölü'nü yayımladı. Tatar Çölü, 1949 yılında Fransızcaya çevrildikten sonra büyük beğeni topladı ve 20'den fazla dile çevrildi.

    Kitabın arkasına baktığımızda; "Genç Teğmen Giovanni Drogo, ilk görev yeri olarak Tatar Çölü'ndeki Bastiani Kalesi'ne tayin edilir." şeklinde bir yazı okuyoruz. Lakin burada şunu eklemek doğru olacaktır. Bu ilk görev yeri teğmenin kendi isteği dışında olmuştur. Burada askerlik hayatının monotonluğunu öğrenir. Yaşamı boyunca beklediği an bir türlü gelmez. Zamanla da varoluşsal sorgulamaya karmaşık bir boyut katan, zengin bir anlatı Tatar Çölü.

    Şunu belirtmek istiyorum ki; eser ilk görüldüğünde dikkat çeken ve merak uyandıran bir yapıt. Gerçekten de yazarın anlatımı çok yalın ve oldukça sürükleyici. Kitapta zaman geçişlerinin hızlı olması (4aydan bahsederken diğer sayfada 4yıl olmuş olabiliyor.) kesinlikle anlamayı bozmuyor ve akıcılığını yitirmiyor. Ama kitabın etkileyicilik konusunda sanırım herkesle aynı düşünceyi paylaşmıyorum. Kitap etkileyici değil demiyorum ama sadece herkesin mutlaka rafında yer almalı gibi bir ifade kullanmayacağım. Ama yine de okuyan insanların bu eserden neden bu kadar çok etkilendiklerini anlıyorum, özellikle de erkek okurların :)

    Bir de benim için kitabın bitişi çok tatmin edici değildi. Aslında bitişi güzeldi evet ama ben yazardan, eser içinde birçok kavramı çok güzel tasvir edip betimliyorken aynı performansını bitiş için de yapmasını beklerdim.

    Kitabın içeriğine girmeden de bir bilgi aktarmak isterim. Yazar Mehmet Eroğlu seminerlerinden birinde; "İnsan ikiye ayrılır. Tatar Çölü'nü okumuş olanlar ve okumayanlar." demiş. Bunun üzerine birçok insan bu kitabı merak etmiş ve ilk fırsatta alıp okumuşlar. Eroğlu'nun neden böyle söylediğini size açıklayamam; fakat düşüncesini dile getirmek isteyen olursa seve seve dinlerim. :) ve devam edelim...

    Bir eserin sizde etki bırakmasının nedenlerinden biri eserde ya kendinizden izler görürsünüz ya da okurken içinde kendinizi bulursunuz. Bende etki bırakmasının sebebi içinde yer yer sanki kendi hayatımı görüyor gibiydim. Özellikle de o yaşamın monotonluğu...

    Eseri konu bakımından bakacak olursak birçok cümleyle ifade edilebilir bir hikaye;

    "Tüm gençliğini, koca bir ömrü, bir umudu bekleyerek tüketenlerin hikayesi..."
    (Ek not: Beklediği umudu tam gerçekleştiği anda da hayatın en büyük gerçekliğiyle karşılaşıyor Drogo.)

    "Hayatın anlamını ve insan kaderine teslim oluşunu sorgulayan bir eser..."

    Veyahut, "Kendi korkularından, zaaflarından, önemli biri olma arzusundan kaçan Drogo'nun bir saklanış hikayesi..." gibi gibi örnekler çoğaltılabilir.

    Yavaştan eserin ne anlattığına girelim. :) Daha öncede yazdığım gibi teğmen kendi isteği dışında atandığını ilk görev yeri olan Bastiani Kalesi'nden bir türlü ayrılamıyor. Ayrılamıyorken ne mi oluyor? Hayat akıp giderken o sadece yerinde saymaktadır. "Neden ayrılamıyor ki?" dediğinizi duyar gibiyim. Aslında ayrılması için birçok fırsat çıkar karşısına. Lakin ne oluyorsa bir türlü gidemez. Sanki Kale'de şeytan tüyü var gibi. Zamanında gidebilecekken gidemiyor, Kale'nin cazibesine yenik düşüyor ya da tuzağına... :) Ve yazgısının bu olduğunu düşünür.

    Drogo'nun çevresinde gerçekleşen bir çok kavramın temasının işlendiğini okurken anlıyorsunuz. Örneğin; şehir hayatına yabancılaşması, birçok şeye geç kalınmışlık, varoluşun sorgulanması, fırsatlar ve değerlendirilmesi, umut ve sabır, bekleyiş, zaman kavramı, yalnızlık, eski hayat ve birçok şey... Üstelik bunlar öyle güzel ilişmiş ki paragrafların içine, her şey yerli yerinde ve çok güzel bir dille aktarılıyor. Üstelik bu kavramların işleyiş açısından, kurgu oldukça öğretici. Ya da farkındalık arttırıcı...

    Peki neymiş bu Tatar Çölü, eserle alakası ne? diyenler varsa eser içinden alıntılarla açıklamak isterim:

    "Ölü bir sınır ucu, yani endişe uyandırmayan bir sınır olduğu ve bu sınırın öbür tarafında da Tatar Çölü adı verilen bir çöl var. İşte bu Tatar Çölü'ndeki Bastiani Kalesi sınır garnizonu kabul ediliyor."

    Gerek bu konu, gerek Bastiani Kalesi hakkında yazar, eser içinde oldukça fazla bilgide bulunuyor. Yani önemini gayet net anlıyoruz. İşte bu noktada bence eser başlığı ile içeriği gayet uyumluydu.

    Eseri okurken ilk başlarda yeni atanmış olan teğmen bir sarnıçtan damlayan su sesinden dolayı uyuyamadığını göreceğiz. Yazar Ali Ural bir yazısında Teğmen Drogo'nun içine düştüğü o hâli şöyle anlatıyor;
    "Su sesi bile rutin damlalardan çıktığında uykusunu kaçırıyor insanın. Yeter ki alışmasın. Drogo, ilk gece sarnıç yüzünden uyuyamasa da birkaç gece sonra o sese alışıp duymaz hâle geliyor. Ta ki yıllar sonra o kalede geçirdiği son geceye kadar. Ancak ayrılmaya karar verdiğinde duymaya başlıyor o sesi. Hapsolduğumuz gürültü kalesinden kaçmaktan başka çare yok. Alışılan gürültü içten içe çürütüyor."

    Bunu okuyunca "Hani kaleden gidemiyordu?" der gibi olduğunuzu hissettim. Kaleden bir gün gidiyor evet ama neden gidiyor, yoksa kovuluyor mu? Giderken nasıl bir halde? Bunları bilmiyoruz. Ancak okursanız bilirsiniz. :) ve o kadar da spoi vermeyelim. Okuyanlara heyecan olsun.

    Burada alıntı paylaşımları yapıyoruz evet ama yine de bir farklılık yapıp birkaç alıntıyı incelemeye de eklemek istiyorum.

    "Ama artık çok geçti, fırsat yanı başından geçmiş, o ise bu fırsatın geçip gitmesine göz yummuştu."

    "İnsan hayatta her istediğini elde edemez ki, mantıklı olmak gerek..."

    "Sonuçta herkes layığını bulur."

    "Sonuçta dünyada yapayalnızdı ve onu kendisinden başka sevecek kimse yoktu.

    "Demek ki yaşam bir tür şakaydı."

    "Bir şeylerin ümidini taşımak gerekir."

    Bu alıntılar, sanırım incelememi pekiştirsin istedim.

    Peki Drogo'ya ne mi oldu? Sabrettiği, belki de sırf bunun için bütün gençliğini heba ettiği yıllardır beklediği o umudunun gerçekleşeceği o anda, belki de hepimizin kızabileceği, bir olay geliyor başına. Ve sonra da hayatın değiştirilemez, bizim genelde gözardı ettiğimiz gerçek, kapısını çalmıştır.


    "Üstelik herkes kahraman olarak doğmaz ki." Ama Drogo, okurlarının kahramanı olmuştur bence.

    Drogo'yu okuyarak onu kahramanı yapmayı düşünenlere keyifli okumalar dilerim. :)

    DİPNOT: Kitaptan alıntı: "Ben azla yetinmeyi öğrendim."
    Ne demiş Atalarımız: "Aza kanaat etmeyen çoğu hiç bulamaz." :)
  • "Geçmiş olsun arkadaş, bir musibet bin nasihatten iyidir."
  • "Geçmiş olsun arkadaş, bir musibet bin nasihattan iyidir,"
  • Çok geçmiş olsun
    Van...

    Ez kurbanâ beşikâte bım
    Béşikâ te valâma...

    Kurban olurum beşiğine
    Beşiğin boş kaldı....

    Bir annenin feryadı...
  • Şunu sakın unutma yol arkadaşım, kaç yaşında olursan ol, başından ne geçmiş olursa olsun; kalbin temizse hikayen mutlu biter.
  • "2000'lerin başıydı. Geçmiş gün. Dağlarca'ya Kadıköy 'de kamyon çarpmıştı. Karşılaştık. Geçmiş olsun, dedim, kamyon çarpmış!
    Tabiki kamyon çarpacak, dedi sözü uzatmadan.
    Ben Daglarca'yım , bisiklet çarpacak değil ya !"