Geri Bildirim
  • Gelin, dostlar,
    Yeni bir dünya aramak için vakit çok geç değil...
    Günbatımının ötesine uzanmak için.
  • Yaşını başını almış iki eski arkadaş hanımefendi yolda karşılaşmışlar. Hal hatır sormuşlar. Sıra çocuklarına gelmiş. “Senin oğlan nasıl, evlendi mi?” diye sormuş biri, “Evlendi” demiş öteki, “evlendi ama ah, sorma, öyle bir gelin çıktı ki, felâket! “Sabahtan akşama çalışıyor, evde doğru dürüst yemek pişmiyor, yorgun olduğu zaman oğluma yemek pişirtiyor. Bazen sabah kahvaltısını bile oğlum hazırlıyor. Ne dikiş var, ne ütü. Bir kadın bulmuş, bütün işi ona yaptırtıyor. Evde prensesler gibi oturuyor, oğlum için özel hiçbir şey yapmıyor, çok üzgünüm, çok…” “Vah vah” demiş arkadaşı, “peki kızın nasıl, o da evlendi mi?”… “O da evlendi” demiş arkadaşı, “ama o çok mutlu, öyle iyi bir damadım var ki, kızımın elini sıcak sudan soğuk suya sokturmuyor. Kızım çalıştığı için çok yoruluyor, çoğu akşam, yemekleri beraber pişiriyorlar, hatta bazen damadım hazırlıyor. İnanır mısın öyle iyi bir çocuk ki tatil günlerinde kahvaltısını kızımın yatağına götürüyor. Bir kadın bulmuşlar, evin bütün işlerini o yapıyor, kızım evde hiç yorulmuyor, prensesler gibi oturuyor, kocası da ondan iş beklemiyor, çok memnunum, çooookkkk”.
  • İnsan güzele baktıkça güzelleşir.

    Lahika Hanım’ın, ‘’Latife Hanım güzel mi sorusuna Mustafa Kemal sohbeti noktalayan bir cevap verdi; ‘’Hanımefendi, çok güzel olsa ben zaten almazdım. Ben kıskanç bir erkeğim, Zekasını bilgisini terbiyesini beğendim.

    Paşa ile Látife Hanım salonda otururlarken, onlara borulu gramofon çalıyordum. Vaktiyle cephede bulduğumuz köpek yavrulamıştı ve iki yavrusuyla beraber ortada oynuyordu. Paşa rakısını ağır ağır yudumladığı sırada köpeklerin sevimli şekilde oynaşmalarını görüp Látife Hanım’a dönerek, ‘Bak Fikriye, ne güzel oynuyorlar!’ deyiverince, Látife Hanım baygınlıklar geçirdi.

    elem, büyük mürebbiyedir, yıkılmak üzereyken kahredici elem duygusunun pençesinde yeniden dikilip ayağa kalktığını yazıyor; bir gün dünyanın her acısını görecek kadar kuvvetli olmayı hayal ediyor.

    Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın ölüsüne yanmamız bundandır.Bu hakikati düşününce, körün öldükten sonra niçin ‘badem gözlü’ olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

    Şimdi; birçok kıymetlerin, ölümlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.Sanır mısınız ki, dünya Shakespeare’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır, ve Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakla çok masum bir gaflet göstermiştir?Hayır … Kurnaz beşeriyetin zekası , bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde kavrayabilmek kabiliyetinden mahrum değildi. Ve bence insanlar, o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanımaları ise, ‘ölüleri kıskanmayışlarındandır.’

    Bu hasetten doğan inkarın misallerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz: Hayatlarında iken gördükleri umumi lakaydinin, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller yapılıyor.

    Bugün hor gördüğümüz nice nice kıymetler var ki, yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer ‘kıymet’ olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz. Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.
    (…)
    Görülüyor ki insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır: ‘Ölmek!’
    (…)
    Yukarıda yer verdiğim bu satırlar Latife Hanım’a (Uşşaki) ait. İpek Çalışlar tarafından yazılan ‘Latife Hanım’ isimli otobiyografik eserde yer alıyor bu sözler. Latife Hanım bu satırları Ahmet Ağaoğlu’nun ölümü üzerine yazmış.

    Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ama kıskanılmamak için ölmeye gerek yok. Aksine inadına yaşamak gerekir.

    Hayat elbette ciddi bir şeydir ve mutlaka ciddiye alınmalıdır. Ama hayatı her zaman çok fazla ciddiye de almamak gerekir. Zira hayat, ciddi olduğundan daha çok, bir şakadır, bir fıkradır. Mark Twain da onu söylüyor zaten ‘Hayat seni güldürmüyor ise, espriyi anlamamışsın demektir.’

    Evet, bazı zamanlar espriyi anlayamıyoruz. Biraz daha büyüyelim hele, o zaman anlarız herhalde!

    Bir de hediyesi var bu yazının. Bir şiir. Alfred Tennyson’a ait;

    Gelin dostlarım,
    Henüz vakit çok geç değil,
    Yeni bir dünya arayalım,
    Bunun için gün batımına kadar uzanalım.
    Gücümüz yetmese de,
    Yeri göğü sarsmaya,
    Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe.
    Zaman ve kader bizi zayıflatsa da,
    İrademiz yeterlidir,
    Çabalamaya, aramaya, bulmaya
    Ve asla pes etmemeye.

    Hayat insanlara, bazı insanları hediye olarak sunar. Arkadaşlarımız, dostlarımız bize hediye olarak verilmiştir. Onların değerini bilmemiz gerekir. Hayat bazı insanları ise ders olarak verir bize. Hepimizin hayatında hediye olarak verilmiş arkadaş ve dostlar olduğu gibi, ders olarak verilmiş insanlar da vardır. O nedenle hediye olarak verilmiş olanların değerini bilmemiz, onlara karşı vefalı olmamız gerekir. Ders olarak verilmiş olanlardan ise, hem kendimizi sakınmalı, hem de onlardan gerekli dersleri almalıyız. Ders alabilirsek eğer, iyi örneklerden daha ziyade kötü örnekler yarar sağlar bize.
  • "Biz devrimciler, sıkça küçük-burjuvaziden, küçük-burjuva aydınlarından söz ederiz. Karşılaştığımız her türlü bireysel olumsuzluğu “küçük-burjuvalık” olarak tanımlarız ve “küçük-burjuva zaafı”nın nelere yol açabileceğini konuşuruz. En azından, düne kadar konuşurduk. Küçük-burjuva aydınları ise, kendilerini her türlü olumsuzlukla, bencillikle, bireycilikle, özenmecilikle özdeşleştiren devrimcilere karşı içten içe düşmanlık duyguları beslerler. En azından, hala besliyorlar. Her ne kadar küçük-burjuvazinin sınıfsal özellikleri elle tutulur, gözle görülür biçimde ortaya konulsa da, kendi sınıf ilişkilerinin kendilerini bu duruma getirdiği açık seçik gösterilse de, küçük-burjuva aydınlarının devrimcilere karşı düşmanlıkları hiç değişmemiştir. Küçük-burjuvazi, büyük burjuvaziyle, yani kapitalist sınıf ile işçi sınıfı, yani proletarya arasında yer alan, nicelik olarak nüfusun çoğunluğunu oluşturan, ama kaçınılmaz olarak proleterleşmek zorunda kalan geçici bir ara sınıftır. Kimilerinin “ortadirek”, kimilerinin “orta sınıf” adını verdiği bu küçük-burjuva sınıf, geçici ve ara sınıf olma özelliğiyle her zaman proleterleşme korkusu içinde yaşar. Onun proleterleşme korkusu, proletaryayı “ayaktakımı” olarak aşağılamasında ifadesini bulan sosyo-psikolojik ve patalojik davranışlara yol açar. Küçük-burjuva aydını, kaçınılmaz olarak sınıfının ortadan kalkacağı korkusuyla burjuvazinin (kapitalistlerin) saflarında yer almak için yırtınır. Bir kez kapağı bu kapitalist sınıfın yanına atabilirse, artık hiçbir şeyden korkması gerekmeyecektir. Üstelik o proletarya denilen “ayaktakımı” durumuna düşmekten kurtulmuş da olacaktır. Bu nedenle içinden çıktığı toplumsal sınıfa, yani küçük-burjuvaziye kolayca ihanet eder. Küçük-burjuva aydını, tıpkı kendi sınıfı gibi bir arada-bir derede kaldığından, sürekli yalpalar. Bu da onun ünlü “kaypaklığı”nın gerçekliğidir. Ama küçük-burjuva aydını, bu korkularını ve kaypaklığını kendi “entelektüel” bilgisiyle gizlemekte çok başarılıdır. Ağzı laf yapar, eli kalem tutar. Mürekkep yalamış bir kişi olarak, dili ve kalemi kıvraktır. Bu kıvraklığı sayesinde de, her türlü belirleyici ve kararlaştırıcı konularda ve aşamalarda kolayca kendisine bir çıkış yolu bulur, “kıvrak” zekasıyla övünür ve övülür. En tipik küçük-burjuva aydını ise, kendisini “solcu” olarak tanımlayan, bir zamanlar “biz devrimi sevmiştik” diye konuşan tiptir. Zaman zaman bu “solculuk”u değişik renklere bürünür. Kimi zaman marjinal bir marksist olarak sahneye çıkar, kimi zaman “sosyal-demokrat” olur. Devrimci mücadelenin geliştiği dönemlerde ise, “keskin” bir marksist-leninist ve hatta “maoist” olur. Yine de sınıfsal özelliği onu her yerde ele verir. O, her düğünde gelin, her cenazede ölü olmak ister. Tüm gözler onun üzerinde olmalıdır, tüm projektörler ona dönmelidir. O ki, engin ve zengin “entelektüel” bilgisi ve zekasıyla herşeye layıktır! O, insanlara yol göstermek, akıl vermek için yaratılmıştır! Bir rastlantı sonucu geniş kesimler tarafından tanınır ve bilinir hale gelirse, artık onun için “karada ölüm” yok gibidir. Alkışlar ve övgüler canına can katar. Öte yandan içinden çıktığı sınıf uyumcudur. Her ortama uyar, her gelişmeye uygun davranışlar geliştirir. Sıkıya ve sıkıntıya fazlaca gelemez. Ortamcı olduğu kadar eyyamcıdır da. En sıradan ve basit şeyleri abartmayı sever. Bu nedenle de “tez canlıdır”. Saman alevi gibi ateş alır ve söner. Ama her sıkıntıya düştüğünde büyük abisinin, yani kapitalist sınıfın sözünü dinler, onların gözüne girmeye çalışır. Küçük-burjuva aydınının diğer bir tipik özelliği, kendisini “halk”la özdeşleştirmesi ve “halk” adına konuşma hakkına sahip olduğunu düşünmesidir. Bu nedenle kendi bireysel düşüncelerini kolayca “halklaştırır”, genelleştirir ve her şeye uyarlamaya çalışır. Eğer kafası karışık ise, herkesin kafasının karışık olduğunu ilan eder. Eğer depresyona girmişse, herkesin depresyonda olduğunu söyler. Aynı zamanda keskindir, marjinaldir, radikaldir. Uçlarda dolaşmayı sever ve sevdiği her şeyi en sert ve keskin biçimde savunmaya kalkar. Ne olduğu belirsiz “entelektüel zeka”sıyla her türlü zorluğun altından kalkacağına inanır. Öngörülerinin şaşmaz olduğunu düşünür. O, güçlüden yanadır. Bir savaşta kimin kazanacağını önceden, ama herkesten önce saptayarak “pozisyon” alır. Aldığı “pozisyon”, her durumda savaşın galibinden yanadır. İşte bu özellikleriyle küçük-burjuva aydını, sürekli yanlış ata oynar. Yanlış ata oynadığı açık seçik ortaya çıktığında bile, o, inatla doğru bir “pozisyon”da olduğunu söyler. Safında yer aldığı kesimin yenilmeye başladığını gördüğünde ise (“ilk” görenin hep kendisi olduğuna inanır), safları hızla terk eder. Bu terk edişini gizlemek için de bir yığın “mazeret” sıralar. Saf değiştirirken ve değiştirdiğinde de, olağanüstü bir pişkinlikle, kendisinin hep “eskisi” gibi olduğunu, hiç “değişmediğini” ileri sürer. Bir kez saf değiştirdiğinde de, eski saflarına ve eski saflarda birlikte yer aldığı “yoldaş”larına karşı acımasızdır. Öylesine acımasızdır ki, ilk baştan itibaren o saflara düşman olanlar bile, onların bu acımasızlığı karşısında onu frenlemeye çalışırlar. Acımasızlık, açık bir düşmanlıkla özdeşleşir."

    Kurtuluş Cephesi, sayı 113
  • Git derken bile giderse diye ? Korktuğunuz biri oldumu ? Çok severken gidermi bi insan ? Uzatmayın Gelin Periscope : sansartokat
  • Gelin görün ki, bizi dünyaya çağıran seslere kulak vermişliğin getirdiği bir ‘gürültü kirliliği ‘ ve ona eşlik eden bir ‘enformatik kirlilik ‘ Kuran güneşi ile aramıza kalın bir perde çekiyor. O yüzden ruhlarımız karanlıkta , o yüzden aklımız el yordamıyla Yol bulmaya çalışıyor.
    Metin Karabaşoğlu
    Sayfa 37 - İz yayıncılık