• Önüne iyileşme imkanı ve araçları (dürtünün yok edilmesi, değiştirilmesi, yüceltmesi) gayet açık bir şekilde konulmalı, işlerin kötü gitmesi durumunda bunun olanaksızlığı da gösterilmeli; canavarlaşmış, tedavi edilmez bir suçluya intihar olanağı verilmeli. Bunu en son kolaylaştırma çaresi olarak saklı tutarken, her şeyden önce suçluya gönül cesaretiyle özgürlüğünü geri vermek için hiçbir şey ihmal edilmemeli; vicdan azabını sanki bir kirlilik meselesiymiş gibi ruhundan silmeli ve ona birisine verdiği zararı, bir başkasına yaptığı iyilikle, hatta belki de topluluğa yapacağı iyilikle, dengeleyip aşabileceği gösterilmeli. Bütün bunlar yapılırken ona büyük özen gösterilmeli! Ve şöhretine duyulan saygınlık ve gelecekteki yaşamı mümkün olduğu kadar tehlikeden uzak olsun diye, ona özellikle isimsizlik ya da yeni bir isim vermek ve sık sık yer değiştirmek olanağı verilmeli. Gerçi şimdi zarara uğrayan kimse, bu zararı nasıl ortadan kaldıracağına bakmadan intikam almak istiyor ve bu yüzden mahkemeye başvuruyor.., ve bu şimdilik hırdavatçı tartısıyla ve suçu cezayla dengelemek arzusuyla iğrenç ceza mevzuatımızı ayakta tutuyor: Ama bunu aşamaz mıyız? Eğer insan kendini suça inanmak suretiyle eski intikam içgüdüsünden de kurtarsaydı ve Hıristiyanlıkla düşmanlarına esenlik dilemeyi ve bize hakaret edenlere iyilik etmeyi, mutlu kimselerin kıvrak zekası olarak görseydi, yaşamın genel duygusu ne kadar hafiflerdi! Günah kavramını dünyadan kaldıralım... ve çok geçmeden arkasından ceza kavramını yollayalım! Bu lanetlenmiş gaddar insanlar bundan sonra insanların içinde değil de, başka bir yerde yaşamaya devam edebilir, eğer mutlaka yaşamak isterse ve kendi iğrençliğinden dolayı ölmezse!
  • 5.Bölüm
    * Uzun vadede çevrenin korunması, et tüketimine kesin sınırlamalar getirilmesini gerektirecektir. Tüketici sınıfı, dünyanın kaynaklarıyla uyumlu bir beslenme düzeni için hububatla beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerin yarısını ya da daha fazlasını tüketmekten vazgeçmek zorunda kalabilir.

    * Ambalajların çoğu tamamen göz boyamaya yöneliktir. Bir hafta dayanan domatesler ve yeşil biberler, bir yüzyıl boyunca dayanan polistiren ve plastik kaplarda satılmaktadır.

    * Özellikle Coca – Cola, işletme gelirlerinin % 80'ini ABD'nin dışından sağlayan dünya çapında bir şirkettir. Bir ticaret dergisi olan Adweek, bu markanın başarısından öylesine etkilenmiştir ki bu ürünün dünya çapında pazarlamadaki uzmanlığını iki sayfalık bir bölümde Hitler'in, Lenin'in, Napoleon'un ve bir kola şişesinin resmini yayınlayarak övmüştür. Manşette ise, "İçlerinden yalnızca birisi tüm dünyayı ele geçiren bir sefer yaptı." yazısı yer almaktadır. Şirket, ürünleri için sınırsız pazar görmektedir. Coca – Cola genel müdürü Donald R. Keough şöyle demektedir: "Endonezya'yı -Ekvator üzerinde 180 milyon nüfuslu, 18 yaş ortalamasına sahip ve alkolün Müslümanlık dinince yasak olduğu bir ülkeyi- düşündüğümde, cennetin neye benzediğini bildiğimi hissediyorum."

    * Depozitolu alkolsüz içecek şişeleri, çevrecilerin son yıllarda akıllara durgunluk verici bir zafer elde ettiği Avrupa'da bir geri dönüş süreci geçirmektedir. On yıldan uzun bir zaman önce Danimarka'daki gruplar ambalajsız tüketime son noktayı koyup, kullanılıp atılabilen bira ve alkolsüz içecek kaplarının kullanımına ulusal bir yasak koydurmayı başarmışlardır. Gerçekten de, ülkedeki her bir içecek kabı yeniden doldurulmaktadır. Finlandiya, Almanya, Hollanda ve Norveç de yiyecek ve içecek ambalajlarının yeniden kullanılmasını ve geri dönüşümünü artırmak yolunda hızla ilerlemektedir ve tüketici sınıfının yaşadığı pek çok yerdeki eylemciler, kaplar için bir defa kullanılmanın yeterli olmadığı felsefesini yaymaktadırlar. Örneğin, Yeni Zelanda'da üç büyük çevre grubu, kısa bir süre önce kullanılıp atılan plastik kavanozların kullanılmaya başlanmasına kadar, neredeyse ülkedeki tüm sütü taşıyan depozitolu cam süt şişelerinin kullanılmasını sürdürmek için "Şişelerimizi Kurtarın" adında bir kampanya başlatmıştır.

    * Bir demet marulun Kaliforniya'dan New York'a taşınması, yetiştirilmesinden üç kat fazla enerji gerektirmektedir.

    6.Bölüm
    * Yürümek ve bisiklet kullanmak gerçekten hiçbir ekolojik zarara sebep olmaz ve kişinin en son yediği yemek dışında hiçbir yakıt gerektirmez.

    * Bunun aksine tüketici sınıfı, dünyadaki tüm insanların atmosfere zarar vermeden ve büyük toprak alanlarını asfaltla kaplamadan kullanamayacağı ulaşım biçimleri olan özel otomobilleri ve jetleri kullanmaktadır.

    * Dünya çapında otomobil endüstrisinin en büyük pazarlama başarısı, makineleri kültürel ikonlara dönüştürmüş olmasıdır. Fransız düşünür Roland Barthes şöyle demektedir: "Bugün arabalar büyük Gotik katedrallerin neredeyse aynısıdır... bilinmeyen sanatçılar tarafından tutkuyla tasarlanan ve kullanım açısından olmasa bile görüntü olarak bunları... tamamen sihirli nesneler olarak değerlendiren... tüm insanlar tarafından tüketilen, bir çağın mükemmel yaratısı." Yüksek performansa sahip araçların, bu özel vasıflara nadiren ihtiyaç duyan şehirliler arasındaki popülerliğinde, otomobil pazarlayıcılarının sembolü malın kendisinden daha önemli hale getirme konusundaki becerileri açıkça görülebilir.

    * Tekrarlanan felaketlerin sorumluluğunu ister lüks, ister küçük arabalar kullanıyor olalım, her iki şekilde de otomobil kullanan bir sınıfının üyeleri olarak her birimiz paylaşmaktayız. Sahip olduğumuz 450 milyon araç, her yıl trafik kazaları sonucu meydana gelen çeyrek milyon ölümden, fosil yakıtlardan ortaya çıkan dünya karbon yayımlarının en az % 13'ünden ve hava kirliliğinin, ses kirliliğinin ve asit yağmurlarının daha büyük bir bölümünden doğrudan sorumludur. Binek otomobilleri için gereken yakıt dünya petrol tüketiminin dörtte birinden fazlasını oluşturmaktadır ve bunların üretilmesi de ek bir enerji gerektirmektedir. Bu yakıtın topraktan pompalanması, arandığı bölgelerdeki ekosistemleri tehlikeye atmaktadır. Petrol şirketleri bir yandan kolay ulaşılabilen alanlarda kuyu açarken, bir yandan da Alaska tundrası ya da Ekvador yağmur ormanları gibi uzak vahşi alanlarda ya da denizin açıklarında giderek daha fazla kuyu açmaktadırlar. Öte yandan petrolün rafine edilmesi, enerji yoğunluğu açısından ABD üretim endüstrileri arasında ilk sırada ve toplam kirlilik yayımı açısından da dördüncü sırada gelmektedir. 1990'da tipik bir Amerikan arabasının yapımında1000 kilogram demir, çelik ve diğer metallerle 100 kilogram plastik kullanılmaktaydı ve bu da, otomobil endüstrisini ülkenin başta gelen metal tüketicilerinden birisi ve önemli bir plastik kullanıcısı haline getirmekteydi. Metal ve plastik üretimi, petrol üretimi gibi, yüksek olumsuz etkiye sahip girişimlerdir ve enerji yoğunluğu açısından ABD üretim endüstrileri arasında metal ikinci, plastikse beşinci sırada yer almaktadır. Metal üretimi aynı zamanda toplam kirlilik yayımı açısından da üçüncü sıradadır.

    Arabaların sebep oldukları kirliliğin ve tükettikleri kaynakların yanı sıra, bunlara yer bulmanın da toprak üzerinde önemli olumsuz etkileri vardır. ABD'de yollar, park yerleri ve arabalara ayrılan diğer alanlar şehir alanının yarısını işgal etmektedir; bütün ülkedeki asfalt, Georgia eyaletinin kapladığından daha fazla alanı kaplamaktadır. Otomobilin hakim olduğu her yerde asfalt toprağın üzerini kapatmaktadır. Tarlalar park yerlerine ve ormanlar da karayollarına dönüşmektedir. 1970-1988 yılları arasında, ABD devlet otoyol sisteminin büyük bölümü tamamlandıktan çok sonra, Kuzey Amerika'daki asfaltlanmış yollar % 61 oranında uzamıştır. Aynı dönem boyunca Batı Avrupa, asfaltlanmış yolların uzunluğunu iki katından fazlasına ve Japonya da beş katına çıkartmıştır.

    * İsviçreli kimyager Robert Egli gibi Avrupalı araştırmacılar, uçakların seyir yüksekliğinde açığa çıkardıkları azotun iki tehlikeli zincir reaksiyonu harekete geçirdiğine inanmaktadır. Bunlardan birincisi troposferde "kötü" ozon yaratmaktadır (ki bu "kötü" ozon, bu katmanda etkili bir sera gazıdır) ve ikincisi de stratosferdeki "iyi" ozonu yok etmektedir (ki bu "iyi" ozon, bu katmandaki zararlı ultraviyole ışınlarına karşı dünya için bir kalkan görevi yapmaktadır). Uçak ile seyahat, özel araba ile seyahat gibi, kaynak kullanımı ve çevreyi kirletmesi açısından öyle yoğundur ki, dünyadaki tüm insanların jet sosyete gibi uçtuğu bir gelecek, hayal gibi görünmektedir.

    * İsveç'in Stockholm kenti yürümeyi, bisiklet kullanmayı ve uzun kış süresince ülkenin bir ucundan diğer ucuna kayak yaparak ulaşmayı teşvik edecek şekilde planlanmıştır. Park alanları boyunca uzanan yaya yolları, şehrin üzerine kurulu olduğu pek çok adayı çevrelemektedir ve Stockholm'ün ticari bölgesi bisiklet yolları, geniş kaldırımlar ve yaya yolları ile süslenmiştir. Otobüsler başkent boyunca süratle ilerlemektedir ve ulusal otobüs ve tren istasyonu kentin merkezindedir. İnsanlar işlerine yalnızca yürüyerek ve bisikletle değil, aynı zamanda kentin düzinelerce kanalı ve suyolu boyunca Eskimo balıkçı kayıkları ile de gidip gelmektedir.

    * Stockholm gibi bu şehirler, otomobilin toplumsal hayat için bir nimet olmaktan çok bir engel olduğunu sergilemektedir.

    * Yöntemleri ne olursa olsun, ulaşım reformcuları artık otomobilin sesinin, kirliliğinin ve savurganlığının hakim olmadığı, arabaların daha az kullanıldığı, çünkü onlara daha az ihtiyaç duyulan, evlerimize daha yakın yerlerde çalıştığımız ve alışveriş yaptığımız, kısa yolculukları toplu taşıma araçlarıyla gerçekleştirdiğimiz ve daha uzun seyahatlere çoğunlukla trenle çıktığımız bir şehrin hayalini paylaşmaktadırlar. Stockholm ve Toronto gibi şehirlerde elde edilen başarılardan etkilenen ve Los Angeles ve Mexico City tıkanıklıklarından gözleri korkan bu reformcular, küresel yakınlaşma hedefi ile kesişen bir gündemi zorlamaktadırlar. Otomobil sınıfında olan bizler, yürüyenler sınıfındakilerle bisiklet, otobüs ve trenlere binerek orta yolda buluşmalıyız.

    7.Bölüm
    * Tüketim toplumları genellikle materyalist olarak değerlendirilmektedir; fakat daha derin düşünüldüğünde tam tersinin doğru olduğu görülür. Şair ve çiftçi Wendell Berry'nin ileri sürdüğü gibi, materyalist insanlar maddi şeyleri yalnızca tüketmezler, onlara özen gösterirler ve hatta onları umursarlar: "Ekonomimiz öyle bir haldedir ki bir şeylere dikkat etmeye 'maddi gücümüz yetmez'; işgücü pahalıdır, zaman pahalıdır, para pahalıdır, fakat maddeler -yaratılışın aslı- öylesine ucuzdur ki onlara dikkat etmeye de paramız yetmez."

    * Dünya ekonomi merdiveninin üst basamağında, insanlar kısmen daha fazla ürüne sahip olduğu için, fakat özellikle savurganlık çoğaldığı için, maddelerin tüketimi önemli derecede artmaktadır. Biz tüketiciler, aşırı paketlemenin, tek kullanımlık ürünlerin, çabuk eskimenin, tamir edilemeyen araçların ve bir dakikası bir dakikasına uymayan modaların hakim olduğu bir maddeler ekonomisinde yaşamaktayız. Felsefeci Ivan Illich'in 1977'de yazdığı gibi, endüstri toplumu, insanların her gün kendi ağırlıklarınca metal ve yakıtı yok etmedikçe uyum sağlayamadıkları bir şehir manzarası yaratmıştır.

    * Kullan-at ekonomisi aynı zamanda dayanıklılığı da azaltmaktadır. İktisatçıların "dayanıklı tüketim malları" dediği şeyler -örneğin ev aletleri- aslında pek de dayanıklı değildir. Seyyar tenekeci Tim Hunkin iki yıl boyunca İngiltere'deki çöp bölgelerini karıştırıp atılan ev aletlerini araştırmıştır. Onun buldukları, planlı
    eskime ve atılabilirliğe yönelik artan eğilimi ortaya koymaktadır: "1950'lerde yapılan makineler çok sağlam; çoğunlukla metalden yapılmışlar ve her şey birbirine civatalarla ya da kaynakla bağlı. Yıllar geçtikçe makineler daha az sağlam hale geldi. Artık daha fazla parça plastikten yapılıyor ve civata ya da kaynak yerine birbirlerine yapıştırılıyorlar... Artık pek çok parçanın onarılması olanaksız... Yeni makineler öyle ucuz ki genellikle bozuk bir aleti profesyonel birisine tamir ettirmeye değmiyor."

    Avrupa'daki ev aletleriyle ilgili olarak yapılan daha ciddi bir araştırmada, ürün kalitesine ilişkin tüm diğer ölçütlerdeki hızlı yükselmeye rağmen bu ürünlerin uzun ömürlülüğünün en iyi ihtimalle sabit kaldığı ortaya konulmuştur. Örneğin, yeni buzdolapları daha ucuzdur, daha fazla şey almakta ve eskilere oranla daha az enerji kullanmaktadır, fakat onlardan daha uzun süre dayanmamaktadırlar. Bunun nedeni, üreticilerin bunları onarılmaya yönelik değil, belirli bir süre dayanıp daha sonra yenisiyle değiştirilmeye yönelik olarak üretiyor olmalarıdır. Dar bir ekonomik perspektiften bakıldığında planlı eskime üretimdeki nisbi maliyetlere verilen makul bir tepkidir; işgücü pahalıdır ve kitle üretimi işçi başına onarımdan daha az
    zamana mal olmaktadır. Fakat daha geniş bir perspektiften bakıldığında bu durum, tüketici ekonomisinin dünyaya ne kadar az değer verdiğini yansıtmaktadır. Berry'nin dediği gibi, baskın ekonomik değerlerin egemenliği altında yaratılışın aslı özen gösterilmeyecek kadar ucuzdur.

    * Oscar Wilde bir zamanlar şu soruyu sormuştur: "Moda nedir ?... Genellikle öyle tahammül edilemez bir çirkinliktir ki onu her altı ayda bir değiştirmemiz gerekir."

    * Bir pazar analizcisinin 25 yıl önce söylediği gibi, "Her endüstri, kadın moda endüstrisi ile rekabet etmeye çalışmaktadır. Modern pazarlamacılığın anahtarı budur."

    * İdareli kullanım, ancak kırk yıllık çılgın tüketimin ardından bir yenilik olarak görülebilmiştir. Maddelere özen göstermek, şu anda bu kadar fazla tüketen endüstri toplumları da dahil olmak üzere, tüm toplumların kültürel miraslarının bir parçasıdır. Örneğin, Laura Ingalls Wilder, klasik çocuk kitabı Little House on the Prairie'de (Küçük Ev) daha önceki Amerikan nesilleri arasında yaygın olan gerçek materyalizmi açıklamıştır. Babası çiftlik evlerinin damını aktarırken Laura aşağıda durup, aşağıya düşebilecek çivileri dikkatle toplamaktadır. Tek bir çivinin bile israf edilmemesi gereklidir. Eğer dünyadaki insanlar madde kullanımı konusunda bir orta yolda buluşmak istiyorlarsa, ekonomi merdiveninin alt basamaklarında hala var olan bu tür eski değerlerin tüketici sınıfındaki bizler arasında yeniden canlandırılması gerekmektedir

    * Maddi israfın kısılması konusunda Almanlar tüketici sınıfına öncülük etmektedir. 1991 yılında çevre bakanı Klaus Töpfer ambalaj israfını azaltmak üzere etraflı bir planı uygulamaya geçirdiğinde çevre gönüllüleri mükemmel bir zafer kazanmıştır. 1995 yılı itibariyle Alman endüstrisi, otomobiller ve ev aletleri gibi pek çok büyük tüketim malı ile bunların yanı sıra mukavva, kağıt, plastik, cam ve metal dahil olmak üzere pek çok ambalaj malzemesini toplayıp yeniden kullanmak ya da geri dönüştürmek zorundadır. Yüksek çöp vergilerini de içeren bu plan, aslında Alman endüstrilerini kullandıkları malzemelere, bunları alıcılara ürün ya da ambalaj olarak sattıktan sonra bile, özen göstermekten sorumlu hale getirmektedir.

    * Atıkların kontrol edilmesi, eşyaların korunması ve onarılması, malzemelerin yeniden kullanılması ve geri dönüştürülmesi. Dünyaya özen göstermek, ondan aldığımız şeylere özen göstermek demektir.
  • 567 syf.
    ·9/10
    DİKKAT! BOL BOL SPOİLER İÇERİR.
    (Cümle sonlarındaki ayetleri incelemenizi öneririm.)

    Kitap islamın kadına bakış açısını ve ona layık gördüğü konum üzerinde durmuş. Benim kitaptan bahsedeceğim konuları genel olarak maddelere dökecek olursak :
    - Dönemine göre kadına bakış açısı. (Yüzeysel bir şekilde)
    - İslamda kadının yeri.
    - Kadınların dinen ve aklen dun(eksik) olması.
    - İslamda boşanma.


    Dönemine Göre Kadına Bakış Açısı

    Ms. 500 yıllarında tahmin edileceği üzere kadını yüzeltici pek bir görüş yoktu. Çoğu kültürde kadın erkekten aşağı görülmüştür bazı istisnalar dışında. Mesela yahudilerin kadın ibadetlere katılamaz ve islamdaki eski arap kültüründeki gibi “kirli” olarak görülür. Yazar hristiyanlıkla alakalı “Hristiyanlıkta kadın erkeği kürek kemiğinden yapılmış kabul ederek küçültmek ister.” demiş ama ne ölçüde doğrudur bilemem. Bunların aksine türklerde kadının çeşitli toplantılara katılabilme, bazı durumlar hakanın yerine geçebilme yönünden berki biraz daha iyi durumdadır denilebilir ama daha fazla uzatmak istemiyorum bu çok geniş çaplı bir konu.


    İslamda Kadının Yeri

    İslamda kadın ve erkek net bir şekilde birbirinden ayrılmıştır (Âl-i İmran, 3/36 bu ve benzeri ayetler). Bu ayrımdan kaynaklı olarak erke ve kadına farklı görevler yüklenmiştir. Kadını erkekten ayırdıktan sonra erkeği çeşitli sebeplerden kadından bir üst dereceye atar ve iyi kadını itaakar olarak nitelendirir. (Bakara Suresi 228 / Nisâ Suresi 34). Buradan ve bunun gibi çeşitli hadis ve ayetlerden yola çıkarak yazar “Tanrı erkeği üstün yarattı, kadını da erkeğin emrine verdi. (Allah) Erkekler kadınlar üzerinde hakimdir diye buyurmuş ve erkeği sayyid/-efendi adını vermiştir.”bu sonuca varmıştır. Bunun yanında kitapta en dikkatimi çeken Âl-i İmrân suresinin 14. ayeti oldu.

    “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Diyanet İşleri)

    Buradan yazar “insana” kadının süslü gösterilmesinden kadının insan yerine konmadığı sonucuna varıyor. Bunların yanında kadının hükümdür olamaması,mirasdan yarım pay alması, bakire kadınların üstün tutularak cinsel bir obje haline getirilmesi gibi konularada değiniyor.


    Kadınların Dinen Ve Aklen Dun(eksik) Olması

    Konu hadis kaynaklı bir konu. Ben kendimce en kapsamlı hadisin tamamını paylaşmak istiyorum aksi halde konunun pek anlaşılmayacağı kanaatindeyim.

    "Ey kadınlar, sadaka veriniz istiğfarı çok yapınız. Çünkü bana cehennemlikler gösterildi, çoğu sizler idiniz."
    Bunun üzerine o kadınlar: "Ya Resulallah, bizler ne yaptık da cehennemliklerin çoğu bizden olmuş." diye sordular.
    Resulullah (a.s.m.) şöyle cevap verdi:
    "Çünkü sizler ötekine berikine çokça lanet eder, kocalarınıza karşı nankörlükte bulunursunuz. Ne gariptir ki, kendine hakim akıllı ve dinine bağlı bir kimsenin aklını, sizin kadar eksik dinli hiçbir kimsenin çelebildiğini görmedim."
    Kadınlar tekrar sordular: "Aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir, Ya Resulullah?"
    Resulullah (a.s.m.) "Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı değil midir?" diye sordu.
    Kadınlar "Evet!.." cevabını verdiler. Resul-i Ekrem Efendimiz izah etti ve tekrar sordu:
    "İşte bu aklın eksikliğinden hayız gördüğü zaman [günlerce bekler] namaz kılmaz, Ramazan`da bir müddet oruç tutmaz değil mi?"
    Kadınlar, "Evet!.." dediler."
    [Hadis için bk. Buhârî, Hayz 6, Zekat 44, İman 21, Küsûf 9, Nikah 88; Müslim, Küsûf 17, (907), İman 132, (79); Nesâî, Küsuf 17, (3, 147); Muvatta, Küsuf 2, (1, 187)]

    Burada kadının şahitliliğin yarısının olması Bakara 282’de de geçer. Kadının eksik olmasından kaynaklı olarak cennette temiz eşler vaat edilmiştir(Nisâ Suresi 57). Sonuç olarak islamda kadının dun ve aşağı olduğunu söylemiştir. Buna karşılık olarak aslında burada kadına karşı bir uyarı manasına geldiğini söyleyen de var. Yani kadınların adet dönemlerinde daha duygusal olduğunu bu yüzden kocalarına karşı nankörlük ve lanet edebileceklerini, psikolojik sorunlara neden olabileceği söylenmiş bu yüzden bu tür zamanlarda kadının dikkat etmesi gerektiğini söylemiş oluyor bunun yanında Allah’ın kimseye zulmetmeyeceği için kadınların söylendiği gibi dikkat ederse sevap alabileceği söylenmiş ( ibadetleri yerine getirmemesine rağmen) . Bunun yanında adet döneminde ibadet yapmanın haram olmasından kaynaklı ve bu yasağı ciğnemediğinden dolayı yine sevap aldığı da söylenmiş.
    (https://sorularlaislamiyet.com/...-mudur-eger-dogruysa)

    Ancak buradaki hadisde ve açıklamada da durum kadınların adet görmesinden kaynaklı yani adetli olma durumu kadınları ibadet yapmaktan alı koyan bir durum. Bunun sebebini temizleninceye kadar dendiği için demek ki adetli olma durumu o zamanki eski toplumlarda olduğu gibi “kirlilik” olarak kabul edilmiş. Şimdi eğer adetli olma durumu kirlilik ise bu kirlilik insan cinsiyetini seçmediği için tanrı tarafından kadına yerleştirilmişti buda tanrının kadını erkekten aşağı yaratması anlamına gelir. Bu bulguyu bazı hadislerde ve uygulamalar destekler nitelikteki artık fark edilmeye başlanmış ki adetliyken oruç tutulur,namaz kılınır diyenler vardır.


    İslamda Boşanma

    Burada da genel olarak erkek ve kadın durumları birbirinden ayrılmıştır. Boşamada erkek artık evliliğin yürümeyeceğini karar verirse herhangi bir şeye danışmadan boşayabilir ancak 3 ay aynı evde cinsel birleşmeden kalacak bunun nedeni kadının hamile olup olmadığını anlamak olarak belirtiliyor( Bakara 228) burada eğer erkek kadına dönmek isterse dönebilir çünkü burada erkeğin kadın üzerinde bir derece farkı vardır. Bu şekilde erkeğin istemesiyle boşanmada mehir(evlilikle beraber kadına verilen bir miktar para) geri alınmaz yani kadında kalır. Ancak bu boşama şekli 3 ile sınırlandırılmıştı( Bakara 230) bu yüzden 3’ten sonra hülle diye bir uygulama vardır. Bu uygulama şöyle 3’ten sonra kadın farklı bir erkekle evlenir ve boşanırsa tekrar aynı erkekle evlenebilir ( Bakara 230). Buda pek etik olmayan bir uygulama. Kitapta bahsedilmemek üzere bir de kadının boşama hakkı vardır ama bunu sonra inceleriz.

    Boşanma konusu bundan daha geniş mesela burada hiç boşanmadan önce eşlerin arasını düzeltme çabalarına hiç değinmedim. Neyse ben burada bunu sonlandırmak istiyorum. Olabildiğince kitapta olan konuları harmanlayarak ve kendi araştırmalarımdan edindiğim bilgileri katarak bir inceleme yazmaya çalıştım ilk incelemem o yüzden kötü olmuş olabilir eleştirilerinizi bekliyorum. Son olarak kitabın sonu ile yazımı bitirmek istiyorum.
    “ve yine hiç kuşku edilmemelidir ki hak ve özgünlüğe duyan hadramut kadınlarının isyankar ruhunu canlandırmadan ve canlı tutmadan islam dünyasında kadının, çağdaş ölçülere yatkın şekilde,özgürlüğe ve şahsiyet bilincine erişmesi mümkün olamayacaktır.”
  • 159 syf.
    ·2 günde
    Ne yazsa okurum dediğiniz kaç yazar var dünyada? Tabii bugün hayatta olmayanlar hariç, onların durumu biraz daha farklı. Onlar geçmişte ne yazdıysa okunuyor artık. Dedim ya, çünkü hayatta değiller ve yeni şeyler üretme şansları yok. Belki öteki tarafta… Ama yok, yok şimdi sanki oraya gidip de gelmiş gibi yorum yapmanın da âlemi yok. Ne de olsa ben Ramazan ayında televizyonlara çıkıp, program başına bilmemkaçyüzbinlira’yı da cebime indirmiyorum. Ben, sade ve basit bir okurum. Bu yüzden işin uhrevi yönünü bırakıp, dünyevi yönüne bakayım.

    Evet, ilk sorumuza geri dönelim. Ne yazsa okurum dediğiniz kaç yazar var dünyada? Benim bir elin parmaklarını geçmez. Diyelim geçti, iki elin parmakları rahatlıkla yeter. Ayak parmaklarını katmaya gerek yok yani işin içine. Yerli yazarları düşünüyorum. Okumadığım on binlerce, hadi abarttık diyelim binlerce yazar var. Onları geçiyorum bir kalem. Çünkü okumamış, hiç fırsat ver(e)memiş olmak tamamı ile benim suçum. Fırsat verdiklerim arasında, sırf yarım bırakmamak için okuyup-bitirdiğim, bir daha da okumam dediğim birkaç isim var. Onları da geçiyorum. Fırsat verip, başka eserlerini de okurum ama hepsini okur muyum, bilemem dediğim isimleri geçince, geriye kala kala bir elin parmakları kadar yazar kalıyor. "Hadi şöyle yapayım," diyorum sonra, "Sol eli yerli yazarlara, sağ eli yabancı yazarlara ayırayım." Sol elin parmaklarının arasında, en başa rahmetli Muzaffer İzgü’yü yazıyorum. Tamam, bu cepte. İkinciyi düşünüyorum. “Şairleri de dâhil etsem mi?” diye düşünüyorum. Sonra “Yok etmeyeyim, onlar için ayrı dosya açarım,” diyorum. “Yazarları da bir kategoriye sok!” diye baskı yapıyor nöronlarım bir yandan. Kibarca “Susunuz lan!” diye baskı yapıyorum ben de nöronlarıma. Nöronlar bir şaşırıyor, “Nasıl yaptı, neden yaptı? Hani baskılar ve 12 Eylül dönemi çoktan bitmişti ve biz muhafazakâr liberal olma yolunda dörtnala gidiyorduk,” diyor. Tekrar kibarca uyarımı yapıyorum ve ikinci sıraya Ferhan Şensoy’u yazıyorum.

    Niye Ferhan Şensoy’u yazıyorum? Bir kere babamın oğlu değil, zaten babamdan da büyük. Oğlu olması teknik olarak imkânlar dâhilinde değil yani. Sevdiğim bir tiyatrocu olması? Yok, o da değil, her tiyatrocu yazar değil, her yazar tiyatrocu değil. İyi bir mizahçı ve durum tespitçisi olması. Bak bu mantıklı. Evet, iyi bir mizah yazarı ve durum tespitçisi. Durum tespitçisi de sanki bakkalcı gibi oldu biraz ama neyse. Tespit satıyor gibi sanki tiyatronun önünde. Üç alana bir bedava. Rahmetli Özal da buna benzer bir işe girişmişti zamanında. Bir koyup, üç alacağız diye, gerçi bir koyup üç alamadık ama üçün biri… Neyse siyasete girmeyeyim, konuya geri döneyim. Argonun, üzerinde en “kral” durduğu adamlardan biri Ferhan Abimiz. Çünkü miktarı iyi ayarlıyor. Çok Tuhaf Soruşturma (Film adı Pardon) oyununda ne diyordu İbrahim, Aydın’a? “Onun miktarlığını kim ayarlayacak? O az miktarı, biraz geçtin mi geberir gideriz.” İşte argo da böyle. Onun da miktarını biraz geçtin mi, okur da okumaktan vazgeçip gidebilir. Ama Ferhan Şensoy, bu işin ustası. Senelerce büyük yazarlar ve tiyatrocular ile aynı havayı solumakla kalmamış, üstüne onlardan birinden (Münir Özkul’dan) kavuğu devralmış bir usta. (Kavuğu da Rasim Öztekin’e devretmişti hatırlarsanız.) Yaptığı işleri de kendine has üslubuyla yapar ve yüzde yüz orijinal işlerdir bunlar. (Youtube’da Varsayalım İsmail’i izleyin, çağının ötesinde olduğunu rahatlıkla göreceksiniz.)

    İşte Ferhan Şensoy’un ‘Beşbenzemez Denemeler’ alt adı mı desem, sloganı mı desem, ne desem bilemediğim bir şekilde kaleme aldığı bu kitabı da, yine kendine has üslubuyla yarattığı bir eser. Kitaptan benim en sevdiğim denemeleri yazayım, sonra da küçük bir tezahüratla incelemeyi bitireyim. Denemeler: “Kuşların Suyunu Kim Koyacak?”, “Sersem Bakış Gezintisi”, “Maskeciler Çarşısı”, “Beyin Karıncalanması”, “Genel Kirlilik”, “Çok Özel Özelleştirmeler”, “Salyangoz Düşünceler”, “Sinir”, “İç Mimar Arap Hüseyin” ve “Orijinalinden Pahalı Korsan ‘Don Kişot’”.

    Tezahürata gelirsek;
    “Çarşamba’da doğdu,
    Tiyatrocu oldu,
    Helâl olsun sana,
    Ferhan Baba, Ferhan Baba!”

    Ferhan Abimiz “Gassaraylı”, bendeniz “Fenerli”, tezahüratın orijinali “Çarşılı”. Üç büyüğü, bir başka büyük, tiyatronun büyüğüyle, bir araya getirmiş bulundum. Ferhan Şensoy’u da okuyun ve okutturun efendim. İyi okumalar.
  • Başkasının moralini bozarak huzura erme psiko-manyak renkli Türkçe yöntemini, yaşam biçimi edinmiş...
  • Her gün aynı şeyleri konuşuyoruz. Neye, ne yanıt vereceğimizi biliyoruz. Zaten ne sorulursa sorulsun, yanıtımız hazır. Birine bir şey söylemeye kalksan;
    - Biliyorum!
    diye, sözü ağzına tıkıyor adamın. Herkes her şeyi biliyor.
  • Herkes aynı anda anlattığı için, anlatı­lanı algılamak söz konusu değil, üstelik kimsenin böyle bir algılama endişesi yok. Herkesin konuşacak şeyi birikmiş, herkes bunalımın zirvesini zorluyor, herkes kendini çok haklı, bütün dünyayı haksız ve yanlış buluyor. Kimse alçakgönüllü değil, zaman zaman epik boyun bükmelerle, gerdan kırmalarla sanki karşı tarafa bir saygı gösteriliyormuş gibi sırıtılıyor. Olay sadece gösterişten ibaret.