Geri Bildirim
  • Eminim ki “bulimik” olarak bilinen insanlara acıma duyuyorsunuzdur. Bu insanlar önce yer, sonra yediklerinin hepsini çıkarırlar. Herhalde en ünlü bulimik, şimdi bu dünyada bulunmayan Prenses Diana’dır. Bulimikler her zaman aç, keyifsiz ve soğuktur. Prenses Diana da hem toplum yaşamında, hem de evliliğinde bu özellikleri sergiliyordu.
  • Toplum yapısı ve dinamiklerine olan merakım beni sosyoloji okumalarına yöneltti doğruca. Önceden Bauman’ın Modernite, Kapitalizm, Sosyalizm isimli kitabıyla küçük bir giriş yapmıştım ancak bu kitap benim gözümde daha güzel bir açılış oldu. Bu tabi ki Bauman’ın kötülüğünden değil, benim bu konudaki acemiliğimden.

    Sosyoloji Kafa, sosyolojiye giriş yapmak isteyenler için harika bir kitap, bunu rahatlıkla söyleyebilirim, aynı zamanda bir roman şeklinde anlatımıyla okuyucunun ilgisini taze tutarak sizi asıl konulardan da koparmadan, yani roman kahramanımızın olaylarıyla okuyucuya arada bir nefes olacak şekilde ilerliyor. Özellikle yeni başlayan birisi olarak kitabın bu özelliğini çok sevdim.

    Kitap başta sosyoloji nedir, ne değildir, sosyolojiden beklentilerimiz nelerdir, sosyoloji bilmek bize neler katar bunu basitçe açıklamaya çalışıyor. Buradan anlıyoruz ki hayata sosyoloji bakıp düşünmekle insan topluma daha bir kuşkuyla yaklaşıyor, aslında biliyor gibi gördüğümüz ancak asıl nedenin farkında olmadığımız birçok olayı bilmedikleştirerek toplumun güzel bir analizi yapıyor, tabi ki bunu yaparken sorulamayan sorular sorup gündelik hayatlarımızı bıçak altına alıyor, sessiz ve normal(!) rutinlerimizi bozuyor, peki böyle yapmasından memnun oluyor muyuz? Evet. Neden? Çünkü toplum yaşamına sadece gözlerimizle değil, manevi bir bakış ile de bakabilmeyi sağlıyor.

    Sosyolojinin bir bilim dalı olarak kuruluşundan itibaren geçtiği aşamalardan, sosyoloji dendiğinde akla gelecek birçok bilim insanını anlatarak onların sosyolojiye farklı yaklaşımlarından bahsediyor. Öyle ya konumuz insan, tabi ki birçok görüş ortada oluyor haliyle. İnsanı konu alan her konu tabi ki sosyolojinin kapsamına girebiliyor, ancak yazar daha çok kültür, modern-postmodern toplum yapısı, siyaset, güç ilişkileri, devlet, iktidar gibi genel konulara da değiniyor, siyaset iktidar demişken Türk Modernleşmesi adı altında kısa bir bölümle de özel bir konuya giriyor. En son da yine cinsellik-toplumsal cinsiyet, ırk-etnisite, sağlık, engellilik, din-sosyoloji ilişkisi, küreselleşme gibi genel konuları ele alarak sosyoloji notlarına son veriyor ve romanı kahramınına da söz vererek bitiriyor.

    Ele aldığı konularda yazar kendi fikirlerinden ziyade bir derleme yapmış gibi bunu kötü bir özellik olarak söylemiyorum tabiki aksine çok güzel bir çalışma ortaya çıkmış. ( Bu arada, sosyologlara çok büyük bir hayranlıkla bakıyorum, benim gözümde onlar 'Toplum doktorları' :) ) Sosyolojiyi öğrenilmesi gereken yerlerden öğretip, okuyucunun ilgisini canlı tutma kısmını kendisi yapmış daha çok. Yazarın görüşleri, kendisi hakkında çok bir bilgim yok belki de fikir ayrılıklarımız da çoktur bilemem, ancak sosyoloji kafayı konuşuyorsak eğer kesinlikle tavsiye ettiğim bir eser, özellikle bu alana yeni başlayan benim gibi acizane fakirane insanlar gibi :)

    İyi okumalar :)
  • Kitabın Yorumu

    Dünyanın en çok okunan ikinci yazarı Lev Nikoloviç Tolstoy’un önemli romanı olan “Kazaklar”; Moskova’dan Kafkasya’ya görevlendirilen bir subayın (Olenin) yaşadıklarını, Terek Kazakları’nın yaşam tarzını, Çeçenlerin savaşçılıklarını, ölümü, aşkı, cesareti ve doğayı anlatır.

    Romanın bizce üç kelimeyle özeti; “Kazaklar, Kültür, Moskova (Oterite)”, üç kelimeyle yorumu ise; “Sade, Kararında, Harika”

    Romanın olay örgüsü genel hatlarıyla;

    - Roman kahramanı Olenin’in Moskova’da yaşadığı renkli sosyal hayatın tasviri,

    - Manevi tatmin bulamadığı Moskova’dan tayinini isteyerek savaşmak üzere Kafkasya’ya gelmesi,

    - Kafkasya coğrafyasının büyüleyen güzelliklerinin yine büyüleyici bir ustalıkla tasviri,

    - Olenin’in birliğinin yerleştiği Kazak köyündeki gözlemleri, Kazakların kaba fakat coşkulu, sade fakat özgür yaşam tarzına imrenmesi,

    - Çeçen ve Kazakların askeri mücadelelerinin, insanların ölüm ve yaşam karşısındaki şaşkınlık uyandıran soğukkanlılıklarının irdelenmesi, güç ve menfaat ilişkilerinin anlatılması,

    - Köyde Mariyana adlı bir kıza âşık olması, meslekten ayrılarak köye yerleşme düşüncelerine kapılması, şeklinde kurgulanmıştır.

    - Nihayetinde (son 3-5 sayfa da); aniden gelen bir talimatla birliğin köyden ayrılması karşısında, birliğiyle gitme kararı alan Olenin’in de köyü terk etmesiyle, sürpriz bir bitiş gerçekleşmektedir.


    Tolstoy’un, romanın kurgusunu; subay olarak görev yaptığı 1884 Kırım savaşından esinlenerek oluşturduğu söylenmektedir. Romandaki askerlik yaşantısıyla ilgili gerçekçi anlatımlar ve doğayla ilgili canlı tasvirler düşünüldüğünde, bu yaklaşımın isabetli olduğunu kabul edebiliriz.


    Romanın en dokunaklı, en akılda kalıcı yeri, bana göre; en son sayfada kısacık anlatılan Olenin’in köyden ayrılış sahnesidir. Bu sahnede, Moskova’daki medeni hayatını terk etmeyi düşünecek kadar köylüleri seven Olenin’e karşı; Kazakların kayıtsız davranması, onun gidişinden hiç etkilenmemeleri ve Mariyana dâhil eski dostlarının sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi hayatlarına beklemeksizin devam etmeleri birkaç cümleyle ustalıkla anlatılmış. Hatta romanın bu şekilde aniden bitirilmesi, döneminin bazı eleştirmenlerinin hedefi olmuş ve Tolstoy’un “Kazaklar”ı ustalıkla sonlandıramadığı yorumları yapılmıştır. Buna katılmadığımızı ifade ediyoruz.


    Romanın ana düşüncesini de; her şeyin bir anda bitiverdiği, hayallerin gerçekler karşısında bir balon gibi söndüğü “Köyden ayrılış tablosundan” çıkartıyoruz. Bunu da; “Hayat şartları dayatmıyorsa; farklı kültürlere ait insanların birlikte yaşamasının kolay olmadığı, sadece duygu birlikteliğinin yetmediği, düşüncede uyumun yakalanması için konuşup anlaşmanın şart olduğu” şeklinde ifade edebiliriz.


    Romanın dili sade, cümleleri kısa, anlatımı harikadır. Bu romana Tolstoy’un ustalık öncesi son eseri veya ustalığının ilk eseri denebilir. Zira yazar “Savaş ve Barış”ı aynı yıl yazmaya başlamış, “Anna Karenina”yı ise henüz kaleme almamıştır.


    Roman bize göre ne uzun, ne de kısa, yani kararında bir romandır. Yazarın en güzel romanı olmasa da, “roman türü” denince anlaşılması gereken bir örnek metin ve okura "zamanını doğru değerlendirdiği hissini veren" keyifli bir kitaptır.


    Sonuç olarak, Kazaklar'ı; hiç Tolstoy okumamışlar için taze bir başlangıç kitabı olarak tavsiye ederken, yazarın bu romanını sırada bekletenlere de önceliklendirmelerini önerebiliriz.
  • Edebiyatla ilgili olduğu için paylaşıyorum. Ülkenin genel kültür özetini gösteren bir video

    https://www.youtube.com/watch?v=OqUYYCLocSw
  • 'Pentagon Belgeleri' adıyla anılan belgeler, 1971 yılında ABD'de bir gazetede yayımlanınca savaşla ilgili çoğu şeyin
    halktan gizlendiği anlaşıldı. Bu kitapta, Amerika'nın Vietnam savaşı özelinden kamuoyunun nasıl yönlendirilebileceğini
    anlatmaya çalışıyor.

    Kamuoyuna aktarılan bilgiler ne kadar doğru? Ya da aktarılan bilgilerin doğru ve yanlış oranları ne kadar? Hükümetler yalan
    söyler mi, söylerse niçin söyler? Ölen asker ve sivillerden hükümetler kazanç sağlar mı? gibi çeşitli sorular eşliğinde
    'Siyasette Yalan' işleniyor. Ama yine belirtmekte fayda var ki, kitap 1970'lerin ortasında yazılmış ve Vietnam savaşı
    merkezli bir yapıya sahip. Bir makale olarak çıkıp, daha sonra kitap haline getirilmiş.

    Yalanlar çoğu zaman insanı doğrulardan daha fazla cezbeder. Her toplum kendi içinde yalanlar ve doğrular arasında kalabiliyor. Ve çoğu zaman egemen güç veya gücü elinde bulunduran kesimler 'yalanlar' ve 'doğrular' arasında kendi düşünceleri doğrultusunda toplumu yönlendirebiliyor ve istedikleri kararı çıkartma gücüne de sahip olabiliyorlar.

    ABD, Türkiye veya dünyanın herhangi bir yerinde, alfabeler farklı olsa da yalanlar üzerinden insanlar kandırılmıyor mu?
    Çünkü "yalancı toplumun tüketimine sunacağı hikayesini hazırlarken, hikayesinin inandırıcı olmasına özellikle dikkat etmiştir (s:15). diyor yazar.

    Siyasette yalan özellikle savaş sürecinde iki boyutta olabiliyor. Birinci boyutu düşmanları hedef alması, yanlış bilgi aktarımı;
    ikincisi ise iç siyasete yönelik, içerde kimsenin o savaş ve gerçekler hakkında bilgi sahibi olmasının engellenmesi, haberlerin yayılmasının yasaklanması ya da yine gücü elinde bulunduranlar tarafından verilen kadar haberlerle vatandaşların bilgilendirilmesi.

    Hannah Arendt'in Siyasette Yalan adlı bu kitabında olaylar, ABD'nin Vietnam savaşı öncesi ve sonrasında iç kamuoyuna anlatılmayan bilgilerin daha sonra açığa çıkması
    üzerinden kurgulanmıştır.

    Vietnam savaşı ekseninde ABD'de yaşanan siyaset ve medyada yaşanan görüş, tartışma, bakış açılarını kendi zaman dilimi içinde anlatmaya çalışıyor. Konu bize uzak gözükebilir ama yaşanan olaylar hiçte yabancı değil. Ülkeler, isimler farklı da olsa bu coğrafyada da buna benzer şeyler yaşanmıyor mu?

    Güney Vietnam ve Laos, Kuzey Vietnam olacak mı? Kuzeyin güdümüne yani komünizm etkisine girecek mi? Komünizm yayılır mı? ABD komünist olur mu?
    Buradan Amerika çıkarları ne kadar etkilenir. Amerika'nın çıkarlarının bu coğrafaya da etkilenmemesi için ne yapabiliriz? Askeri müdahele sonuna kadar sürdürüldüğünde kazanma durumu nedir? Ya da ne kadar ölü ABD askeri geri dönüş için kırmızı çizgidir? ABD içinde Vietnam savaşını nasıl
    anlatacağız veya neler anlatmamız gerekir gibi sorular kamuoyunu yönlendirmek ve yanıltmak için kullanıldığı ancak bu belgeler açıklandığında ortaya çıkıyor.

    Bir de propagandanın yeni adı olan 'halkla ilişkiler'i devreye sokup, iç kamuoyundan bazı şeylerin gizlenmesi hem kamuoyu baskısını dindirmek hem de dış ülke nezdinde oluşabilecek olumsuz imaj açısından önemli bir konu.

    Vietnam'ı coğrafi olarak, kültür olarak, halk olarak, 'fakir ve küçük bir ülke' olarak gören 'büyük güç', kendi oluşturduğu o büyük güç 'mit'i içinde kendi kazdığı kuyuya düşmesini okuyacağız.


    Küçük ve kapsamlı kitabın son bölümünde ise 'medyanın gücü', 'basın özgürlüğü' gibi kavramlarla, hükümetlerin bazı belgeleri 'gizli' ya da 'saklı' yapsa bile içerden bu olaylara tepki verebilecek kişilerin 'sızdırması' sonucu olayın ortaya çıkmasını okuyacağız.

    Kitap 65 sayfadır. Diğer kısım ise "Cathy Caruth" tarafından bu kitapla ilgili makaleyi içerir. Kitabın 1970'li yıllarda yazıldığını unutmadan okumak gerekiyor. O zamanlar dünya şartları bilerek okuyup, ona göre tahlil etmekte fayda var.

    Siyasette Yalan, şu an da bile ülkemiz açısından hiçte yabancısı olmayan bir cümledir. Belki Batılı hakların garibine gidebilir ama ülkemizde bir günlük zamanın büyük çoğunluğu zaten 'yalan' üzerine geçiyor. Siyaset başlı başına 'yalanın merkezi' ve hatta 'yalan rüzgarı' olmuş. O yüzden ABD'nin Vietnam özelinde ya da daha yakın tarihli dersek 11 Eylül 2001 veya çok daha yakın tarihli Irak ve Suriye'ye saldırması yine o 'yalan siyasetin' bir sonucudur.

    Peki, bu yalan siyasetin sebebi nedir dersek kendimize şöyle bir durumla karşı karşıya kalabiliyoruz: Sömürgecilik ve ben merkezli güç anlayışı diyebiliriz.

    Kitabın 2.Bölümünde Cathy Caruth, 'Yalan ve Tarih' adlı makalesi ile 'Hannah Arendt' cümlelerini aydınlatmaya, derinlik katmaya çalışıyor. Bu kısımda Hannah Arendt'in diğer kitaplarına da atıf yaparak tüm kitaplarının toplamından genel bir yargı ile makalesini oluşturmuş. Elde ettiği bilgiler ile genelden özele bir durum tespiti ile 'yalan' ve 'siyaset' cümlesini tartışıyor.

    İmaj yaratma ile hem kamuoyuna kendilerini anlatmak hem de kendi içlerinde kendilerinin buna inanmasını sağlamak için modern adı 'halkla ilişkiler' olan propaganda kullanılmaktadır diyor. Bir de 'sorun çözücüler' adı altında 'entellektüel ve oyun teorisi yoluyla' ülkenin imajı için yalan söylemekten, olayları çarpıtmaktan çekinmeyecek kişilerin varlığından bahsediyor.

    Burada 'sorun çözücüler' kavramını irdeleyip, yani devletin siyaset teorisyenlerinin olayın 'ana omurgasını' oluşturduğunu çünkü bunların "ülkeleri için değil, ülkelerin 'imajı için'
    yalan söylemektedirler" diyerek olayı farklı açıdan irdelemektedir.

    Örneğin, bize çok tanıdık hatta Vietnam ismini çıkartıp herhangi bir ülke adı koyduğumuzda, Amerikan sorun çözücülerin hiçbir zaman değişmediğini görmekteyiz. Savaşın esas amacının 'Güney Vietnam halkının kendi geleceğini tayin etme hakkına kavuşmasını sağlamalı" Bu cümle zaten herşeyi açıklamıyor mu?


    Irak'a ve en yakın zaman dilimi içinde Suriye'ye 'Arap baharı' adı altında esasında 'Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir parçası olarak 'Suriye halkının kendi geleceğini tayin etme hakkına kavuşmasını sağlamak' amacıyla ülkede kan, zulüm, göç, insanlık dışı uygulamalar yapılmadı mı?

    'Güney Vietnam'ı çıkarın yerine 'Suriye' yazdığınızda diğer cümle açısından değişen bir şey olmadığını göreceksiniz. Esasında olayın tepesinde 'imaj yapıcılar' ile 'sorun çözücüler'in kendi düşünce ve çıkarları doğrultusunda hükümetler üzerinde baskı kurarak bazı şeyleri gizleyip sonradan 'yalan' olduğu ortaya çıkan düşünceler üzerinden toplumu hizaya sokma amacı peşinde koşmaları anlatılıyor.

    Ya da benim anladıklarım bunlar.

    Ezcümle: Tavsiye ederim. Okuduğum kitap Sel Yayıncılık, Birinci Basım, Mart 2018 tarihli.
  • “Ödüllendirilen birinin çalışma arkadaşlarına teşekkür etmemesi çok enderdir.”
    Küçük bir parantez.
    “Bakanlardan ayrıldığımız nokta da budur işte. Bir bakan, asla ekibi adına konuşmaz: ‘Ben, Maliye-İçişleri, Adalet, Milli Eğitim ya da Kültür Bakanlığına geldiğimden beri… olmasına çalıştım… için savaştım… ayrıca, genel müdürlerime, bana… Ve öğrenir öğrenmez, gerekli kararı aldım.’”
    Bir ara.
    “Bir bakan, birinin kendini kutlamasını beklemez; kendi kendini kutlar. Dilbilgisi açısından, kutlamak fiilinin doğrudan birinci tekil şahsa dönük kullanılması, yani kendi kendini kutlamak -ve sadece birinci tekil şahısta- yalnızca bakanlara özgüdür. ‘Ve bundan dolayı kendimi kutluyorum!”’
  • Ülkücü Hareket Üzerine Notlar[*]






    Türkiye’de büyük ölçekte “milliyetçilik”, küçük ölçekte “Ülkücü Hareket” üzerine özellikle de teorik eser kaleme alanların hatırı sayılır bir kesimi bu fikre yakınlık duymayan, hatta yer yer düşmanlık besleyenlerden oluşmaktadır. Hal böyle olunca, Kitab-ı kadimin mesajını ciddiye almayınca[1], Claude Cahen gibi vicdanını kaybetmeyen akademisyen/yazar/düşünürleri aramak oldukça zor olsa gerekir.[2] Milliyetçilik-ülkücülüğe ait olmayan günahlar dahi bu fikir akımının üzerine atılır.[3] Ülkücü Hareket hep dışarıdan tanımlanan bir kavram haline getirilmiştir. İçeriden bakanların yazdığı eserlerin de kendi dünya görüşünü tanımlarken, yorumlarken yetersizlikleri olabiliyor. Oysa bu konuda yoğunlaşıp soğukkanlı bir şekilde hakikate yakın kitap yazanlar da vardır kuşkusuz: Hayati Bice’nin: “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” isimli eseri gibi.

    Dr. Hayati Bice’nin başlıkta ismi vurgulanan eserine değinmeden önce, kendisinin biyografisi hakkında şunlar söylenebilir. Hayati Bey, ilk kurulduğu dönemlerden itibaren yoğun bir şekilde fikir adamı, sanatçı yetiştiren ama son dönemlerde kurumaya başlayan Tıbbiyelilerdendir. Yazı hayatının olgunluk döneminde tasavvuf üzerine yoğunlaşan Bice’nin, bu eserinin dışında dokuz kitabı bulunmaktadır. Yazarın birçok gazete, dergide yazıları yayımlanmıştır.

    1994-1995 eğitim-öğretim yılında Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak görev aldı. MHP iktidarı döneminde Dış Türklerden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nda kısa süreli bir danışmanlık yaptı. Yazar, aynı zamanda yakın dönemde kurulan Ülkücü Yazarlar Derneği’nin de Kurucu Genel Başkanı’dır.

    Dr. Bice’nin bu yazıda konu edindiğimiz eserinin omurga/iskeletini oluşturan makalelerin büyük bir çoğunluğu, ilk olarak sosyal medyada yayınlanmış, gördüğü ilgi üzerine kitap halinde bir araya getirilirlerken yapılan ekler ve genişletmelerle bir bütünlüğe kavuşturulmuştur.

    “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar”, iki bölümden oluşmaktadır. Ülkücü hareketin temel kavramlarının ele alındığı birinci bölüme, “Türk-İslam Ülküsü’nün Koordinatları” adı verilmiş; ikinci bölüm ise “Ülkücülük Ekseninde Tartışmalar”a ayrılmıştır.

    İlk bölümdeki makalelerde, “Ülkücü bilincin şekillenmesi”, “Ülkücülerin manevî arayışları”, “Ülkücü hareketin ahlâkî yaklaşımları”, “Ülkücü Hareket ve İslamî kimlik” konuları üzerinde durulmuştur. “Ülkücü Kitlenin Ahlâkî Toplam Kalitesi” makalesinde yakın dönemlerde gözler önüne serilen siyaset erbabının ahlâkî zaafları ile ilgili eleştirileri dikkat çekmektedir. Bu konuda yazarın düşünceleri açık ve nettir.

    İkinci bölümdeki makalelerde, Milliyetçilerin günümüzdeki sorunları, Medyada Türk Milliyetçiliğinin Görünümleri, Korkak Sağcı Siyasetçiler ve Pantürkizm, Sosyal Pantürkizm/Türkbirlikçiliğin günümüze yansımaları, “Pozitif Ülkücülük” kavramı işlenmiştir. Bu makaleler arasında “Pozitif Ülkücülük” başlıklı olan makale, dikkat çekicidir. Müsbet (=pozitif) milliyetçilik daha önce bazı yazarlar tarafından gündeme zaman zaman getirilmiştir. Ancak, “Pozitif Ülkücülük” kavramı, bugüne kadar her halde hiç kullanılmamıştı ve bildiğimiz kadarıyla bu önemli kavramın içerisini de Dr. Bice kadar dolduran olmamıştır.

    Dr. Hayati Bice, Eski Dışişleri Bakanı, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Türk coğrafyası ve dünyası üzerine fikirlerini de değerlendirmiş, teorik ve pratik yaklaşımlarını iki makalesinde masaya yatırararak derinlemesine işlemiştir. Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun ve AKP iktidarının Türk dünyasına bakışını, Türk Dünyasına yaptıklarını/yapamadıklarını soğukkanlı bir şekilde irdelemeye çalışan yazar, Davutoğlu’nun ortaya attığı “Tarihdaşlık” kavramının İslâmcılık yerine kullanıldığını, akademik olarak güzel ve yerinde bir kavram olduğunu ancak, reel politikada tıpkı “komşularla sıfır sorun” gibi uygulanırlığının olmadığını vurgular. Hatta, Davutoğlu’nun ısrarla kullanmaya devam ettiği “tarihdaşlık söylemi”ni Turancılıktan daha da ileri bir ütopya, hayâl ötesi bir yaklaşım olarak görür. Makalenin yazıldığından bu yana geçen yaklaşık dört yıllık sürede yaşanan gelişmeler, Dr. Bice’yi desteklemektedir.

    Sonuç

    Ülkücü hareketin içinden bir isim olan Dr. Hayati Bice, Ülkücü Hareket hakkında ortaya koyduğu düşünceleri, dile getirdiği eleştirileri sağlam bir zemine oturtma gayretini sergilemiş; ortaya attığı orijinal tezlerin altını doldurmaya çalışmıştır. Akademik bir eser olmamasına rağmen, yerinde kullanılan dipnotlar esere akademik bir hava kazandırmış, konuyu derinlemesine incelemek isteyen okur için ufuk açıcı bir nitelik vermiştir. Milliyetçi aydınlar, bugüne kadar Pantürkizm kavramından daha ziyade “Turan” kavramına atıfta bulunurken, yazarın ‘Pantürkizm’i vurgulaması ilginçtir. Dr. Bice’nin bu kitabı ile ülkücülük ötesinde milliyetçilik literatürüne ciddi bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum.

    Not: Bu yazı, İlteriş dergisinin Ocak 2015 tarihli, 7. sayısında yayımlanmıştır.

    [*] Hayati Bice, “Ülkücü Hareket Üzerine Notlar” 308 s., Ankara, 2014, Bizim Büro Yayınları

    [1] Mâide Sûresi, 8. Ayet de açık ve net olarak şunu belirtir: “Ey İman Edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun, bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır…”

    [2] Haşim Şahin’in Ahmet Yaşar Ocak Hoca ile uzun soluklu mülakatlardan oluşan (“Arı Kovanına Çomak Sokmak”, 2014, Timaş Yayınevi) kitabında A. Yaşar Ocak, hocası Claude Cahen’e Osman Turan’ın ilim adamlığını sorar. Cahen, şu cevabı verir: “Ben Marksistim, Osman Turan milliyetçidir. Ben onun ideolojisini hiçbir zaman tasvip etmiyorum, fakat bilim adamlığı konusunda Osman Turan’ın önünde saygıyla eğilirim.”(s.201)

    [3] İskender Öksüz Hocamız kitabında (“Türküm Özür Dilerim”, 2014, Ankara, Bilge Kültür Sanat) Kitabı kitaplığımda bulamadım. Hoca, aklımda kaldığı kadar, mealen bu konuda şu örneği verir: “Ne kadar fanatizm, aşırılık varsa, milliyetçiliğin üzerine atılır. Örneğin, bir takımın fanatikliğinden bahsederken, Galatasaray milliyetçiliği, bir şehrin sevgisinden değinirken, Mersin milliyetçiliği, bir mesleğin tutkunluğundan bahsedilirken, marangoz milliyetçiliği derler, Müslümanın yobazından bahsederken dahi İslam milliyetçisi kavramı vurgulanır. Oysaki sadece ve sadece Milletin/milliyetin milliyetçiliği olur.”