• Kısmen biyografi tarzında yazılmış, Nietzsche ve Dostoyevski'yi bu kadar kısa, güzel, yoğun ve net bir şekilde açıklamış bu eser nasıl bu kadar az okunmuş, kitabı bitirdiğimden beri bunu düşünüyorum...

    Ben genelde bir yazar okuyorsam, onu daha iyi anlamak adına onun hayatına dair de mutlaka bir şeyler okurum. Hayatını bilmeden okuduğum ile bildikten sonra okuduklarım arasında da az ya da çok mutlaka ki bir fark oluyor. Tıpkı Nietzsche'de olduğu gibi.

    Kitap önce Nietzsche'nin hayatı, hayata ve dine bakış açısı, Dostoyevski'nin Nietzsche üzerindeki etkisi, eserlerinde yansıttığı düşünceler, üslubu ve düşünce yapısı üzerinde kısa ama yoğun bir şekilde duruyor. Daha sonra ise Dostoyevski'nin hayatı, dine bakış açısı, düşünce yapısı, eserleri vs. üzerinde duruyor. Her iki isim hakkında okurun kafasında belli bir profil çizdikten sonra ise ilk olarak ikisinin de kullandığı "Budala" kelimesine hangi manâlar yüklediklerini, arada ki farkı ortaya koyuyor. Nietzsche'nin bazı imkansızlıklardan dolayı Dostoyevski'yi tam manâsıyla anlayamaması, aslında bir yanlış anlama üzerine ortaya bambaşka düşünceler attığını (o durum daha başka nasıl ifade edilebilir bilmiyorum) ve bu şekilde kendi düşünce yapısını oluşturduğunu aktarıyor kitapta. Aslında bir nevi Nietzsche'nin bugün okuduğumuz, ünlü düşünür Nietzsche oluşunu anlatıyor kitap yoğunlukla.

    Eserlerinde ki kahramanları nasıl, ne düşüncelerle ve ne amaçlarla oluşturdukları ile ilgili bir bölüme yer veriliyor kitapta. Çok fazla spoiler içeriyor, bunu da belirtmiş olayım.

    Ben genel itibariyle beğendim, iki isimi daha iyi anlayabilmek için okunmaya değer bir kitap diyebilirim.
    Keyifli okumalar dilerim.
  • Evet, anne babalar hâlâ genelde çocuklarından yakınmaya yatkın, onların dışarıda “kötü etkiler” altında kalmasından endişeleniyorlar; sızlanmalar da her zamankinden beter görünüyor. Ama genelde bir yükseliş var.
    Doğrusu, bu durum beni çok şaşırttı. Günümüz çocuklarının ekonomik ve teknolojik ilerlemenin kasıtsız kurbanları olduklarını; anne-babaları önceki kuşaklara göre işyerinde daha fazla zaman geçirdikleri, giderek artan yer değiştirmeler geniş ailelerle bağlarını kopardığı ve “serbest” zaman fazlasıyla yapılandırılmış ve aşırı örgütlenmiş hale geldiği için, duygusal zekâ becerilerini yitirdiklerini sanıyordum.
    Ne de olsa, duygusal zekâ geleneksel olarak –anne-baba ve akrabalarla birlikte, serbestçe oynanan oyunların hayhuyu içinde– günlük yaşamda aktarılan bir özellikti; günümüz gençleriyse bu olanakları artık bulamıyorlar.
    Daniel Goleman
    [EPUB] Emotional Intelligence (Why it can matter more than IQ) © 1995, Daniel Goleman / 1996, Varlık Yayınları A.Ş. [Otuz Dördüncü Basım: 2011] ISBN: 978-975-434-196-6
  • Depresif olması muhtemel bu satırları okuma zahmetine girişmiş sevgili okur arkadaşlarımı öncelikle uyarmak istiyorum, kendimle hesaplaşacağım. Zira sıkıntı ya da üzüntüye gebe olması söz konusu satırlarım için şimdiden af diliyorum.

    İçimde dozu yüksek bir korku seli akıp gitmekte. Endişem, satır aralarını keşfetmekte usta olan arkadaşların kim ya da ne olduğumu çözmesi değil. Bilakis korkum, daha sonra defaatle okumam muhtemel olan bu yazıda kendimi yeniden keşfetmem. Üstelik bu yıkık dökük halimle.

    Bir üstadın ‘İnsan kendini anlatırken tam olarak dürüst olamaz.’ sözü geldi aklıma. Gerçekten de haklı. Başkalarının okuma durumu olunca insan asi bir fırtına gibi dağıtamıyor kelime kelime, satır satır kendini. Oysa yürekli bir şekilde oturmuştum dizüstünün başına. Yine de bir insan ne kadar becerebilirse o kadar çabayı sarf edip samimiyetine sığınacağım yüreğimin. Öyle ya; sonuçta ilk amaç kendime anlatmak kendimi.

    İhtiyar bir ruhum var. Belki de babamdan bile, hatta rahmetli dedemden bile ihtiyar. Kötü tarafını önce görürüm her şeyin. Tabii insanlar da beni hayal kırıklığına uğratmıyorlar. Genelde hep en kötüyü düşünürüm. İnsanoğlunun açlığı ve doyumsuzluğu da benim karamsarlığımı hiç yüzüstü bırakmaz. Bu sefer hesabım kendimle olduğu için diğer insanların ne denli yalancı, ne denli sahtekar ya da ne denli kötü niyetli olduğuna girmemeliyim. Çünkü konumuz benim içimdeki canavar.

    Daha da kötüsü var. Acaba içimdeki canavar diye suçlayarak kendi içimi, yaptıklarımdan kendimi kurtarmaya mı çalışıyorum(?)! Böyle kolayca sıyrılabilir miyim buradan? Yapamam. Zaten yapamadığım için bu durumdayım. Keşke o kadar kolay olsaydı. Bir kulp takıp günahlarımın ucuna, ‘a kişisi’ ya da ‘b kişisi’, belki de kader deyip de için işinden çıkılabilir miydi? Asla!

    Her ne kadar mevcut durumdan doğan huzursuzluğum bana bu satırları yazdırıyor olsa da, kendimden razıyım ama hatalarım yük oluyor sırtımda. Bir katolik olsam günah çıkarır ve kurtulurdum belki de. Ama biz müslümanlar aracı koymayız ki Rabb ile aramıza. O bizi duyar. Bilir. Anlar. Daha biz söylemeden sözcüklerimizin son harfi vardır O’nda. Peki neden ihtiyaç duyuyorum o zaman günah çıkarmaya?

    Buraya kadar okuyanlar yazının başındaki yüksek giriş dolayısıyla itiraflar bekliyor olabilir. Elbette itiraflar olacak. Çünkü kendi elimi kolumu bağlamak istiyorum. Böylece kendi ellerimle yakalanmış olacağım. Ayrıca bu yazının beni ‘DPWW’ değil de gerçek kişiliğimle tanıyanların eline geçmesi durumunda başıma büyük dert olacağı da şüphesiz. Fakat bunları göze alıyorum. Zira bunu yapmazsam sık sık bana kazık atan nefsimden intikam alamam.

    Sanki kendileri hiç hata yapmamış, nefsine hiç uymamış, kimseye haksızlık yapmamış gibi üzerime çullanacak insanların olabileceğini biliyorum. Şükür ki o tarz insanlar genelde bu kadar uzun bir yazıyı okumayacaktır. Zira onlar her şeyi çok iyi bildikleri için daha ilk paragrafta konuyu çözmüş yeni yazılara geçmişlerdir bile.

    Ben evliyim. Hem de melek ile insan karışımı bir kadınla. Üstelik Yaratıcı meleğini bol koymuş. Tek şanssızlığı benim, bu dünyadaki. İki tane çocuğum var. Ne kadar tatlı olduklarını söylememe gerek yok, -ki; herkes için evladı dünya tatlısıdır.
    ‘Eşimi aldattım mı?’ konunun gelişinden ve bir önceki paragrafın oluşturduğu izlenimden dolayı eminim ki çoğunuzun aklına bu soru gelmiştir. Bu soruya direk bir cevap veremeyeceğim. Çünkü net cevabını ben de bilmiyorum. Zira bu satırları yazmamdaki ilk sebeplerden biri de bu. Tekrar tekrar okuyacağım sonra. Ve karar vereceğim aldatılan kim?

    Birçok kadına meylettim 14 yıllık (profilimden yaşımı tekrar kontrol etmenize gerek yok, bir erkek için günümüz koşullarında erken evlendiğim söylenebilir) evliliğim boyunca. Kimine sadece göz ucuyla baktım, kimini nefsimin beni götürdüğü kıyılarda kendime cariye yaptım. Doymadım yine de. Epey önce şunun farkına vardım ki, dünyadaki tüm kadınlar benim olsa yine de yetmez. Samanyolunda ya da başka galaksilerde varsa oradaki kadınları da isterim.

    Erkeler ya da erkekleri tanıyan kadınlar ‘aman ne var bunda, hepiniz aynısınız diyecektir’. Doğru. Fakat konumuz, tekrar söylüyorum, başkaları değil ‘ben’. Ben herkes gibi olmak zorunda mıyım? Nefsime hizmet etmek, şeytanın kuklası olmak zorunda mıyım? Elbette insanın. İnsan hata yapar. Aksi halde Rab bizi melek olarak yaratırdı. Günah işleyeceğimiz (sınav konusuna girmeyeceğim, hepinizin bildiği) muhakkak.

    Tamam çok bir şeye benzemiyorum. Fakat her kör satıcının bir kör alıcısı olduğundan belki de, reddettiğim kadınlar oldu ‘eşim için’. Sevdiğim kadın. Kalbimin, hatta ruhumun sahibi için. O kadar iyi tanır ki beni, kızdığım zaman ne yapacağımı, nereye gideceğimi, hatta cümle kurarken sonunun nasıl biteceğini bile hissedebilir. Ya onun ruhu da benim bedenimde, ya benimki onun bedeninde. Aksi çok mümkün değil bu kadar derin bir telepati kurulabilmesinin. Canım şunu çekti bile diyemem çünkü yapmıştır çoktan. Hissetmiştir. Eminim bundan, benim aç nefsimin de farkında. Hatta birçok kez bu tarz şeyler söylediğini (yani gözüm üstünde ama sen dolaş gideceğin en uzak yer bakışlarımın birkaç km ötesi der gibi bakar bana) biliyorum. Bu da beni yıpratıyor. Çünkü onu hak etmiyorum, hem de hiç.

    Aslında çok güzel bir kadın. Çoğu kez biz el ele gezerken insanların arasında, bakışlarında (özellikle erkeklerde) ‘Ne buldu bu herifte?’ sorusunu görüyorum. Ne buldu? Güzel soru. Hem de onu hiç hak etmeyen bir herifte. Üstelik depresif, çoğu zaman negatif bakış açısıyla donanmış, karamsarlığı sanat haline getirmiş, geçmişinde kaybolmuş bir adam.

    Geçmişimi de kurcalayalım o zaman. Pes etmeyip hala okuyanlar da geçmişimin karanlığına gelsin benimle. Ya da kaçmak için hala vakit varken hemen uzaklaşsın.

    Hemen hemen her gece içen bir baba, 15 yaşında onunla evlenmiş, hayata dair bildiği hiçbir şey olmayan bir kadın ve evlilikleri. İyi de bu yeterli değil ki bu denli karamsar olmaya. Zira böyle o kadar çok aile var ki, sıradan bir durum bile diyebiliriz neredeyse. Aslında suçlu ben de olabilirim. Çok derin bakarım olaylara. Çoğu zaman yaşayanlar bile benim kadar derinden görmemiş olurlar içinden geçtikleri olayı. Onların bir süre üzülüp geçtikleri olaylar beni alaşağı edebilir. Hatta yaşayanların unutup üstünü örttüğü bir olayı ben hala içimde yara olarak saklayabilirim. Sanırım empati fazlası denen illeti yaşıyorum. Hani yokluğunda seri katil, fazlalığında da kendini mahveden bir duygu. İşte o.

    Peki bu mu mazeret? Bu, kurtarır mı beni yaptığım hatalardan? Elbette kurtarmaz. Ama aldatma sorusuna şimdi aklıma gelen, tam olarak cevap denilemeyecek açıklamamı eş zamanlı olarak yapayım. Bağışlanma amaçlı olmayacak bu satırlar. Çünkü kendimi bağışlamalıyım önce. Aksi hiçbir durum beni rahatlatmaz.

    Eşim ne zaman benden uzakta olsa (aile ziyaretinde vs) kesinlikle hiçbir kadına bakamıyorum. Evet doğru okudunuz bakamıyorum. Yani senin kastın karına mı diyorsunuz muhtemelen. Elbette değil. Ama o uzaktayken bildiğiniz bir yıkım içindeyim. Dağılmış, mahvolmuş haldeyim. Onsuz nefes alamıyorum.

    Peki o dönünce ne oluyor bana?

    (Bunu epey düşündüm bulmak için); diğer kadınlar işin içine girince bendeki karamsar mod değişiyor. Daha eğlenceli bir adam oluyorum. Daha romantik, daha düşünceli. Hediyeler alıyorum, çiçekler, (civarın çiçekçileri beni çok iyi tanır, sanırım en sevilen müşteriyim), ona şiirler yazarım. Belki de suçlu psikolojisinden dolayı çok daha alçak gönüllü (alçak olan sadece gönlüm değil elbette) ve çok daha iyimser davranıyorum. Fakat artık bunu sürdürmek istemiyorum.

    Peki bu satırları o muhteşem insan okursa! Umarım okumaz. Çünkü okursa en kötüsünü yapacaktır. Beni affedecektir! Bu yüzden bilmemeli. Çünkü muhtemelen her adımımı bilen o insana bana konduramama hakkını sağlamalıyım. Yoksa bunların yükünü de o üstlenecektir.
  • Sinestezi: Sesleri Görmek, Renkleri Duymak

    Bir matematik problemi çözerken bölen ile bölüneni farklı renklerde görseniz nasıl olurdu? Sayılar ve harflerin renkleri bir anda değişebilir. Takvime baktığınızda ocak ile şubatın birbirinin yanında değil de arkasında görünebilir. Bu tür şeyler biz sıradan insanlar için tuhaf görünebilir ama bazı insanlar daha farklıdır. Onları hasta diye nitelendirmek istemiyoruz. Sinestezik bireylerin algıları bizden daha farklıdır. Onlar dünyayı bazen daha renkli, bazen farklı boyutlarda görürler. Bazıları kızdığında kulaklarında bir ses duyarlar. Şimdi onların dünyasına bir göz atalım.

    Sinestezi Nedir?
    Sinestezi kelime kökeniyle Yunanca syn (birlikte)  ve aisthēsis (algı) sözcüklerinin birleşiminden oluşan birleşik duyu anlamına gelen bir algı değişikliğidir. Sinestezik bireylerde bir duyu organından gelen sinyaller otomatik olarak başka bir duyu organının işlenmesinden sorumlu beyin bölgelerine gidiyor. Örneğin gördüğünüz renkler beyninizde ses olarak algılanıyor. Tabii bu durum çok çeşitli olabiliyor. Bazen insanlar sayılara bakarken her sayıyı farklı renkte görebiliyor. Hayatları boyunca sinestezi yaşayan kişiler sinestezik olarak adlandırılıyor. Sinestezik birini hayatınızda hiç görmemiş olabilirsiniz ama yapılan sayımlara göre her 23 kişiden birinde görülüyor. Nüfusun en az %4.4’ünü oluşturan sinestezikler hiç de azımsanmayacak bir topluluk. Bunların içinde en yaygın görüleni harf renk sinestezisidir (%1’den fazla).

    Yaygın görülen bir sinestezi olan harf-renk sinestezisinde harfler veya sayılar belirli renklerde görülür. Örneğin kişi 7 sayısını sarı renkli görürken, 3 sayısını kırmızı olarak görülebilir. Bundan farklı olarak başka sinestezi türlerinde haftanın günleri 3 boyutlu olarak görülebilir; aralarında mesafe farkı olabilir. Takvime baktığınızda ocak ayı, şubat ayından daha arkada görülebilir. Sinestezik bağlantılar bazen tek başına çıkabileceği gibi bazen birden fazla bağlantı aynı anda ortaya çıkabilir.
    Sinestezik insanların beyinlerinde neler olup bittiğini çok az biliyoruz. Bu konuda yapılan araştırmalar çocukken soyut kavramlarla yoğun bir şekilde ilgili kişilerde sinestezinin çocuklukta ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Semantik vakum hipotezi adı verilen bu hipotez neden çoğu sinestezinin harf-renk ve sayı-form sinestezisi olduğunu açıklıyor. Harfler, sayılar ve renkler genelde öğrencilerin okulda ve ailede ilk öğrendikleri kavramlardır. Bunlardan başka sinestezinin birçok türü laboratuvarda incelenmiştir. Bütün türlerde insanların algıları kişiden kişiye göre değişmektedir.

    Sinestezi Belirtileri
    Herkes doğuştan farklı algılara sahip olduğunu bilerek doğmaz. Birçok kayıtta sinestezik bireylerin yaşadıkları bu algısal farklılıkların farkında olmadıkları yazıyor. Bu kişiler başkalarının gördüklerinden farklı şeyler gördüklerinde buna şaşırıyorlar ve doktora söylediklerinde gerçeği öğreniyorlar. Bazıları çok küçük yaşlarda farklı olduklarını anlıyor bazıları ise bunu çok daha geç yaşlarda öğreniyor. Sinestezinin kendiliğinden olan ve çok doğal gibi görünen yapısı sayesinde kişiler bunu gerçek bir şey gibi algılıyor. Tabii bundan rahatsız da olmuyorlar. Çoğu insan yaşadığı tecrübeleri ve algıları hoş veya nötral olarak betimliyor.
    Popüler medyada sinestezi bazen hastalık gibi nitelendirilse de sinestezikler bunu bir handikap olarak görmüyorlar. Hatta bazıları bunu algı yüksekliği, gizli bir duyu olarak görüp bundan çok memnun kalıyor. Çoğu sinestezik algılarındaki farklılıkları daha çocukken fark ediyor. Bazıları günlük hayatta ve iş dünyasında yeteneklerini nasıl kullanacağını öğreniyor. Örneğin, telefonu numaralarını ve isimleri ezberlemeleri daha kolay olabiliyor. Bazıları zihinden matematik işlemlerini ve daha karmaşık sanatsal işlerini yaparken sinestezik algılarını kullanıyor.

    Sinestezikler, diğer insanlardan ne kadar farklıysa kendi içlerinde de çok büyük farklılıklar taşıyorlar. Çoğu sinestezik aynı sınıfa girse bile birbirinden farklı algılara sahip olabiliyor. Bazıları sesli harfleri daha renkli görürken, bazılarında sessiz harfler daha renkli görülür. Sinesteziklerin söyledikleri şeylerden yola çıkarak bireyler arasında algısal yoğunluğun kayda değer ölçüde yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Sinestezi türleri farklı, sinesteziyi yaşayıp şiddetleri farklı, hayatlarında bu algılarını nasıl kullandıkları da çok farklı. Kimisi hesap yapmak için kullanırken, kimisi sanatsal projelerinde kullanıyor.

    Sinestezi Türleri
    Sinestezi temel olarak ikiye ayrılır: bağlantısal (associative) ve yansıtmalı (projective) sinestezi. Yansıtmalı olan türünde insanlar dışarıdan uyarıldıklarında şekiller, renkler ve sayılar görürler. Bağlantısal sinestezide ise uyaran ve yaşanılan his arasındaki bağ çok güçlü olduğu için birey ikisini birbiriyle bağdaştırır. Örneğin sinestezinin yaygın bir türü olan kromestezinin (sesler renklere dönüşüyor) yansıtmalı formunda kişi bir ney sesi duyarken üçgen içinde sarı renk görebilir. Bağlantısal sinestezide ise ney sesini duyarken aynı zamanda neyden “sarı” duyduğunu ifade eder. Yansıtmalı sinestezide ney sesi sarı rengi çağrıştırırken, bağlantısal olanda ney sesi doğrudan sarı anlamına gelir.

    Harf Renk Sinestezisi
    Sinestezinin çok yaygın bir türü olan harf renk sinestezisinde harfler ve sayılar bir renk ile ilişkilendirilir. Burada insanlar arasında da belirli farklar görülüyor. Herkes aynı harf ve sayılarda aynı rengi görmüyor. Örneğin bazı kişiler 7 sayısında kırmızı görüp, kalem sözcüğünde mavi görürken başka birisi sarı ve turuncu görebilir. Bazı sinesteziklerde ise ortak renk ve şekiller görülebiliyor.

    AKromestezi
    Sinestezinin yaygın türlerinden birisi sesler ile renklerin bağdaştırıldığı kromestezidir. Bazı kişiler kapı açılması, araba kornasında bile belirli renkleri görebiliyor. Sanırım bu kişilerin günlük hayatları epey renklidir. Başka sinestezik bireylerde ise sadece müzik notaları renklerin ortaya çıkmasını tetikleyebiliyor. Do diyez notası turuncu rengi meydana getirirken, mi bemol mavi görülebiliyor. Bu durum onlara avantaj da sağlayabilir. Örneğin piyano çalarken her bir müzik notasında farklı bir renk görmeleri notalara daha kolay basmalarını sağlayabilir.

    Diğer Sinestezi Türleri
    Mekansal dizi sinestezisi olan kişiler sayı dizilerini 3 boyutlu olarak farklı konumlarda görürler. Örneğin 1’den 10’a kadar sayıların yan yana yazıldığı bir sayı dizisinde 1 diğer sayılardan daha yakın görünebilir. Belki 7 en arkada, en uzakta görünür. Araştırmalara göre mekansal dizi sinestezisi olan kişilerin bellekleri daha güçlü olabilir. Bu kişiler tarihleri ve önemli olayları hatırlarken boyut farkını da hesaba kattıklarından bilgileri daha iyi kodlayabilirler. Bazı insanlarda saatler bile farklı boyutlarda görünür.

    İşitsel dokunsal sinestezi türünde belirli sesleri duymak vücudun belirli yerlerine dokunma hissi uyandırır. Sabah uyanırken alarm sesinizi duymanız, birinin başınızı okşadığı hissini verebilir. Bazen sesleri duymak sadece deride uyarım yaratır ancak bu birinin dokunması gibi değildir. Kapı zilinin çalması ayak tabanını uyarabilir. Bunun kötü yanı gıdıklanma şeklinde de ortaya çıkabilmesidir. Düşünsenize her telefonunuz çaldığında bir yeriniz gıdıklanıyor. Çok kötü bir tecrübe olabilirdi.
    Bunların haricinde sıralı dilsel kişileştirme (ordinal-linguistic personification), misofoni, ayna dokunma ve harf – tat sinestezisi gibi birçok sinestezi vardır. Harf tat sinestezisinde bazı kelimeleri duymak ağızda farklı tatların alınmasına neden olabilir. Sıralı dilsel kişileştirmede sayılar veya sözcükler insan şeklinde görülebilir. Örneğin 2 sayısı kısa boylu bir çocuk olarak karşımıza çıkabilir. Misofonide kızgınlık, tiksinme gibi olumsuz duygular belirli sesleri duymaya neden olur. Örneğin kişi ne zaman bir şeye kızsa kulağında özel bir ses duyabilir.

    Sinestezinin Çalışma Mekanizması
    Hepimizin beyninde duyu sinyallerini algılamak ve belirli işleri yapmak için görevli alanlar vardır. İşitsel korteks kulaktan gelen ses sinyallerini işler ve duyduğumuz sesleri tanımlamamızı sağlar. Görsel korteks de aynı işi gözden gelen ışık sinyalleri için yapar. Normalde bunlar birbirlerinin işine burnunu sokmazlar. Herkes kendi görevini yapar ve bir üst merkeze bilgi aktarır. Ancak sinestezik kişilerde bu bölgeler birbirleriyle fazla konuşur. Örneğin bir harfe baktığınızda havada kırmızı renk görüyorsanız beynin harf tanımlama bölgesi ile renkleri tanımladığı V4 bölgesi arasında karşılıklı bir etkileşim olabilir. Önemli olan oradaki harfin ne olduğu değil, bir harf görmüş olmaktır. Yapılan çalışmalarda harf renk sinestezisi olan kişilerin harfleri tanımlayamadığı zaman bile renkleri gördüğü gözlemlenmiştir.

    Sinestezinin ortaya çıkışındaki diğer bir olasılık ise beynin geri beslemeli mekanizmasının yeteri kadar engellenmemesi veya azaltılamamasıdır. Beyindeki en büyük hücre ateşleyici nörotransmitter madde glutamat, en fazla durdurucu da GABA’dır. Nöronları ateşleme ve durdurma süreçleri bir dengeye sahiptir. Fazla hareketli nöronlar yanlış sinyaller gönderir, fazla suskun nöronlar da gerekli sinyali iletemez. Eğer denge bozulup nöronlar yeterince susturulmazlarsa sinyal fazlalığı algılarda karışıklığa neden olabilir. Bazı bilim insanları sonradan kazanılmış sinestezide buna benzer bir durumun olduğuna dair kanıtlar buldular. Örneğin meşhur sinirbilim yazarı David Eagleman’in yaptığı bir araştırmada temporal lob epilepsisi olan veya kafa travması yaşamış kişiler sinestezi ortaya çıkabiliyor. Kafanızı bir yere çarpıp travma yaşadığınızda beynin geri besleme mekanizması zarar görüp sinestezi oluşumuna yol açabilir.

    Hazırlayan: Çağlayan Taybaş
    Kaynaklar
    1. Myrto I. Mylopoulos, Tony Ro. 2013. Synesthesia: a colorful word with a touching sound? Frontiers in Psychology; 4, 763
    2. S. Ramachandran, E.M. Hubbard. 2001. Synaesthesia—AWindow Into Perception, Thought and Language. Journal of Consciousness Studies; 8 (12), 3-34
    3. Harvey JP. 2013. Sensory perception: lessons from synesthesia: using synesthesia to inform the understanding of sensory perception. Yale Journal of Biology and Medicine; 86(2):203-16
  • Mustafa Kutlu okumaya ilk kez geçen yıl bu zamanlar başladım ve geçen bir sene de okuduğum 12. Kutlu kitabı bu ve ilk kez mutluluk temasının bu kadar yoğun işlendiği bir Kutlu kitabıyla karşı karşıyayım. İsmini tam yansıtan bir kitap. Dediğim gibi alışkın okurları için alışkın olunmayan bir durum, Kutlu okuduğunuzda içinize bir kor düşer, boğazınız düğümlenir, üzülürsünüz genelde. Ama bu öyle bir kitap değil küçük küçük 21 hikayeden oluşan kitapta her hikaye içinize bir ümit bırakıyor, yaşam enerjinizi arttırıyor, sizi mutlu ediyor. Ve bu hikayeler çok farklı, marjinal olayları içermiyor, basit, çevremize baktığımızda görebileceğimiz ya da gerçekleştirilmesi çok zor olmayan mutluluklar. Aslında yazar böylece, iyilik ve mutluluğun (bilhassa başkasını mutlu etmenin) çok zor bir şey olmadığını, küçük şeylerden de mutlu olunabileceğini hatırlatıyor bize. Özellikle yardımlaşmanın da insana verdiği mutluluk bir kaç kez işlenmiştir. Ve bir hatırlatma daha Mustafa Kutlu'nun bu hafta çıkan yeni kitabının ismi de Sevincini Bulmak . Uzun bir süreden sonra bu tarza benzeyen bir kitap olsa gerek ismine bakarsak. Bakalım heyecanla bekliyoruz.
  • GÜNÜMÜZDE FİNLANDİYA

    Biz okula başlama yaşını altı bezli döneme çekmeye çalışırken Finlandiya da ise zorunlu okula başlama yaşı 7’dir.

    Türkiye’de çocuklar birkaç sokak ötede okullarına bile mutlaka servis ile gidiyor. Finlandiya’da ise çocuklar birinci sınıftan itibaren okula yürüyerek veya bisiklet ile gidiyor, özel durumlar haricinde çocuklar okula aileleri tarafından götürülmüyor.

    Bizde müfredat ve ders kitapları eğitimin baş aktörü olarak biliniyor ama Finlandiya’da çok basit bir müfredat var ve pek değişmiyor. Öğretmenler okutacakları kitapları kendileri seçiyor ve ortalıkta yine de pek ders kitabı gözükmüyor. Kitapların başrol oynadığıülkemizde eğitimden gişe hasılatı beklemek maalesef imkânsızdır.

    Türkiye’de 1’inci sınıf öğrencilerinin ailelerinin velileri “bizim çocuk bugün matematikten 90 aldı” diye gurur ile gezebiliyor, ama Finli öğrencilere okulun ilk 6 ayında asla not verilmiyor ve sadece 16 yaşına geldiklerinde ülke genelinde bir sınava giriyorlar.

    Türkiye’de öğrencilere çöp attırsanız muhtemelen veliler okulu basıp olay çıkartır. Ama Finlandiya’da okulun tüm işleri öğrenciler tarafından yapılıyor görevli yok ve bu şekilde öğrencilerin sorumluluk duyguları gelişiyor.

    Finlandiya’daki okullar öğrencilerin rahat edebileceği şekilde tasarlanıyor, sınıflarda yaparak yaşayarak öğrenme modeline uygun alanlar mevcut.Türkiye’de ise her şeye hazır olan öğrenciler yıllardır komutla rahatlıyorbeni rahatta dinleyin diye bağıran müdürün karşısında ne kadar rahat olunursa.

    Türkiye’de özel okullarda ders saati 8 ama yetmediği için okul çıkışında etütler hafta sonu kursları ve özel derslerle bu sayı 12-14 saate kadar çıkıyor. Finlandiya’da ise nitelik ve nicelik kavramları çok önemli ders saatinden çok çocuklara neler verildiği çok önemli.

    Türkiye’de bütün öğretmenler kendilerini mesleğinin zirvesinde görüyor.Sınav sonuçları kötü geldiğinde genelde öğrenme güçlüğünden bahsediliyor. Öğretme güçlüğünden söz eden yok.Finli öğretmenler ise haftada en az 2 saat kendilerini yenilemek için, hizmet içi eğitime katılmak zorunda.

    Türkiye’de hiçbir şey olmasa bari öğretmen olsun mantığı devam ediyor. Finlandiya’da öğretmenlik mesleği toplumun en gözde mesleklerinden biridir. Öğretmenler Master derecesi olanlar arasından seçiliyor. Öğretmenlik olarak müracaat edenlerin anca % 10’u öğretmen olarak kabul ediliyor.

    Ülkemizde öğretmen olabilmek için sınavdan geçer not alabilmek yeterli Finlandiya’da ise öğretmen olabilmek için 3 aşamalı bir testten geçmek zorunda bu bölümler arasında mülakat ders anlatma gibi bölümler var. Ülkemizde heykeltıraş olabilmek için başvuranlara özel sınav uygulanırken etten kemikten gerçek insanı yetiştirecek öğretmenlerin çoktan seçmeli bir sınav ile alınması-seçilmesi kabul edilebilecek bir şey değil.

    Finlandiya’da öğretmenlerin gelir düzeyi oldukça iyi. Bizde olduğu gibi başka bir ek işte çalışmaları gerekmiyor.Türkiye’deki hali biliyorsunuz.

    Türkiye’de başarılıöğretmen en çok ödev veren öğretmendir anlayışı hala devam ediyor. Finlandiya’daki öğrencilere ödev verilmiyor öğrenmenin yeri okul olarak görülüyor. Bu yüzden Finlandiya’da aksamları çocuğun proje ödevi için akşamları kartona boncuk dizen veli yok.

    Finlandiya’da hiçbir resim dersi matematik dersi olarak işlenmiyor. Diğer dersler kadar sanata daönem veriliyor.

    Bizim sınıflarda eğer sınıftan ses çıkmıyor ise sınıfın öğretmeni alkış alıyor ama Finlandiya’da ise durum tam tersi eğer sınıftan ses çıkmıyor ise sınıfın öğretmeni soruşturmaya alınıyor çünkü tam bir öğretmenlik yok beraberce etkinlik yapan sınıflar var.

    FİNLANDİYA ÖĞRETMEN EĞİTİM SİSTEMİ

    Son zamanlarda Finlandiya eğitim sisteminin ne kadar iyi olduğu ne kadar özgür düşünen, başarılı, öğrenciler yetiştirdiği konuşuluyor. Ancak bu noktada Finlandiya’daki öğretmenler pek az ele alınmakta.

    Finlandiya’daki eğitim fakültelerinde tıp eğitimine denk bir eğitim veriliyor. Bir öğretmen asgari 5-6 yıl eğitim alıyor. Bu durum “Öğretimin bizim için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi, en az insan hayatı kadar değerli”şeklinde açıklanıyor.

    Öğretmenler kendilerini asla yeterli bulmuyor ve sürekli olarak yenilikleri gelişmeleri takip ediyorlar. 2001 değerlendirmesine göre dünyadaki en iyi öğretmenler sıralamasında birinci olsalar da “ biz yeterince iyi değiliz, bu halde bile en iyi bizsek kötüleri düşünmek dahi istemiyoruz” diyecek kadar da tevazu sahibiler.

    Finlandiya eğitim fakültelerinin birinci önceliği “özerk öğretmenler” yetiştirmek. Çünkü Finlandiya’da bir müfredat yok öğretmenler kendi sınıflarının durumuna göre çok geniş bir yetki alanına sahip ve istediği müfredatı uygulayabiliyorlar.

    Finlandiya’da öğretmenlerin üzerinde müfettiş, denetleme gibi baskı unsurları yok. Finlandiya’daki öğretmenler son derece özgür, devlet verdiği eğitime o kadar güveniyor ki! Öğretmenleri haricen bir de denetlemeye tabi tutmuyor. Kendi kararlarını kendi veren öğretmeler aynı zamanda kendi otokontrol mekanizmasına da sahip oluyorlar.

    Devletin kontrol etmemesi öğretmenleri rahatlığa itiyor mu? Kesinlikle hayır öyle üst düzey seçme ve eğitim sürecinden geçiyorlar ki! Öğretmenler bu özgürlüklerini araştırma temelli eğitim için kullanıyorlar.

    Öğretmenlere ülkenin her köşesine medeniyet taşıyan kişi gözüyle bakılıyor. 70’lerde ve 80’lerde sıkı bir devlet kontrolü sıkı sıkıya bağlı olunması gereken bir müfredat varken bunun yanlışlığını görüp 90’lardan itibaren Finlandiya tamamen öğretmenlerin son derece yüksek standartlarda eğitilmesi gerektiğine hükmediyor. Devlet kontrolü tamamen kalkıyor, öğrencilerin durumunda eğitimlerinden müfredattan tamamen okulların sorumlu olması gerektiğine karar veriyorlar ve bu başarıyı getiriyor. Merkezi bir yönetimin getirdiği bölgesel sıkıntılar, sorumluluk o bölgenin öğretmenine verilerek aşılıyor. Bu sayede her öğrencinin içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olarak eşit bir eğitim görmesi sağlanıyor.

    Finli öğretmenleri bu derece başarılı yapan şey kesinlikle çok akıllı olmaları değildir. Çünkü eğitim fakülteleri öğrencilerini zekâlarına göre seçmiyor. Bizdekine benzer bir sınav sonucunda yüksek puan alanları okula kabul etmiyor. Öğretmen olacak kişiler birçok aşamadan geçtikten sonra fakülteye kabul ediliyor ki, bunların arasında zekadan önce gelen iyi ilişkiler kurabilme, empati yapabilme, çocukların düzeyine inebilme, araştırmacı bir kişiliğe sahip olabilme gibi kriterler daha ön planda. Yani son derece parlak zeki ve yaratıcı bir birey olabilirsiniz ama bunlar Finlandiya’da öğretmen okullarında öğretmen olabilmeniz için yeterli değil. Öğretmen olmak için üniversiteye başvuran her 10 kişiden sadece 1’i bu hakkı elde edebiliyor.

    Öğretmenlerin staj aşaması bildiğimizden çok farklı, staj sadece yapılmış olması için yapılan bir şey değil. Yâda sınıfta oturup ders izlemek veya bir defa ders anlatmak değil. Öğretmen adayları sürekli öğrencilerle bir araya geliyor ve onlarla nasıl bir eğitim verilmesi gerektiği üzerine konuşuyorlar. Bu öğrenciler sürekli değişiyor ve öğretmen adayları tüm günlerini okullarda geçiriyor.

    Öğretmenlerin hepsi Master derecesine sahip. Eğitimlerinin son yıllarında öğretmenler vakitlerinin yarısını okulda harcarken diğer yarısını da genellikle pedagojik eğitim üzerine Master çalışmaları için harcıyorlar. Her biri en az bir yabancı dil bilen öğretmenler pedagoji üzerine de Master eğitimi alıyorlar.

    Öğretmenler uluslararası arenada alınan dereceleri nihai bir amaç olarak değil, aldıkları eğitimin bir yan ürünü olarak görüyor. Haliyle amaçlarına ulaşmış olarak görmüyorlar kendilerini. Onların varmak istediği ulusal hedefleri eğitimli, verimli bir nesil yaratma tutkuları ve amaçları var. Haliyle bu amaç doğrultusunda ilerlemek onları ziyadesiyle başarılı kılıyor.

    Sonuç olarak; Finlandiya öğretmen eğitim istemi, Tamamen bağımsız, sorumluluk sahibi, öğretmeye ve öğrenmeye aç, kendi kontrolünü kendi yapan ve hazırladığı müfredat ile araştırmacı, düşünen bireyler yetiştirmeye yönelik çalışan öğretmenler yetiştirmek için işliyor.

    Enver Paşa Özdemir
  • ERİK DALI GEVREKTİR, YAZIN DÜĞÜN DERNEKTİR

    Aile toplumun temelidir. Aile evlenmekle başlar. Evlilik birbirlerini seven, birbirleri ile bir ömür bir arada yaşamayı göze alan iki insanın birlikteliklerinin toplum gözünde meşrulaşması ve resmileşmesidir. Türk toplumunda evlilik hem töresel hem dini bir vecibedir.

    Evlenmek düğün merasimi ile başlar. Düğün, evlenme nedeniyle yapılan tören, eğlencedir. Ülkemizde yaz mevsimi, peşinden güz mevsimi düğün, dernek mevsimidir.

    Düğünler insanın akrabası ve komşularıyla olur. Halk arasında “Ağaç yapraklarıyla gürler” denir. Yani bu tür sosyal etkinliklerde kişinin çevresinde ne kadar çok kişi bulunursa o kadar iyi anlamına gelir. Yine halkımız, “Harmal yel ile düğün el ile olur” diyerek, düğün eğlencesinin eş dost ile katkısıyla olacağı vurgulamıştır.

    Mevsimin yaz olması nedeniyle dostlardan gelen davet üzerine sık sık düğünlere katılıyoruz. Bu düğünlerde gördüğüm ritüellerle, çocukluğumda gördüğüm düğünlerdeki farklılıklar beni düşündürdü.

    Çocukluğum döneminde Elbistan’da düğünlere kız ve erkek tarafının komşuları ve akrabaları davet edilirdi. Kadınlar kendi arasında, erkekler kendi arasında oyunlar oynar, eğlenirlerdi. Kadın oyunu ile erkek oyunları farklı idi. Erkekler halay çekerdi ve sinsin oynardı. Genelde yaz dönemi olduğu için düğünler açık alanda yapılırdı. Davul, zurna olurdu. Düğünde çalınan oyun havaları belli idi. Düğünde akrabalar ve komşular takı takarlardı. Takılar yüksek sesle belirtilir ve kayıt altına alınırdı. Çünkü bu takılar bir yandan düğün hediyesi diğer taraftan ise imece usulü bir yardımlaşma anlamını taşıyordu. Bir çeşit ödünç verme idi. Böylelikle hem muhabbet artar hem de yardımlaşma olurdu.

    Günümüzdeki düğünlerde lüks, şatafat çok öne çıkmaktadır. Düğünler ciddi masrafları gerektirmektedir. Dikkat edilmesi gereken husus, israf ve gösterişin öne çıkması dini bir vecibe olan evliliğin ruhuna aykırıdır. Beş yıldızlı otel salonlarında yapılan düğünler yüksek meblağlara malolduğundan bu durum düğün sahiplerinin davetli sayısını yüksek tutmasını da zorunlu kılmaktadır. Büyük şehirlerde komşu, dost kavramı küçük yerlerdeki gibi net değildir. Komşudan, dosttan ziyade ağırlıklı olarak tanıdıklar ve yüzeysel ilişkiler vardır. Düğün sahiplerinin çoğu artık kart vizit dağıtır gibi davetiye dağıtıyor, rezervasyonu tutturabilmek için de ise gelecek kişileri teyit etmek maksadıyla kişiler tekrar tekrar aranarak gelmesi manen zorlanmış oluyor.

    Makam ve unvan sahipleri düğünleri tamamen bir zenginleşme aracı olarak kullanabiliyor. Komşuluk ve akrabalık bağı olmaksızın kişiler kurumlardaki konumları nedeniyle gitmek zorunda kalıyor. Nuri Bilge Ceylan tarafından çekilen “Ahlat Ağacı” filminde düğünlerdeki çeyrek altın konusu da işleniyor. Köyde görev yapan imamın davet nedeniyle şehirdeki müftünün akrabasının düğününe gidip çeyrek altın takmak zorunda kaldığını imamın dilinden aktarıyor.

    Bazı düğünlerde bakıyorsun yüksek volümlü sürekli batı müziği çalıyor. Düğünlerde kulak zarlarını hasarsız atlatabilirseniz ne mutlu size. Yüksek sesten dolayı yanınızda oturan kişiyle sohbet edemiyorsunuz, bağırarak konuşmak zorunda kalıyorsunuz. Düğünün başlama saati belli oluyor ama bitme saati olmuyor. Çoğu zaman nezaketen o gürültülü ortamı 4-5 saat çekmek zorunda kalıyorsunuz. Bazı düğünlerde bakıyorsunuz davul zurna. Davul zurna meydan çalgısıdır kapalı ortamda çok rahatsız edici bir ses şiddetiyle karşılaşıyorsunuz. Batı müziğiyle başlayan ya da Kuran tilavetiyle başlayan düğün “Ankaranın Bağlarıyla” son buluyor.

    Düşünüyorum, bizim Türk töresine uygun düğün havalarımız yok mu, türkülerimiz yok mu? Ya da günümüze uygun Türk sosyolojik yapısına göre bir Türk prototip düğün yeniden inşa edilemez mi? Batı müziği, Kuran tilaveti, Ankara’nın Bağları bir düğünde nasıl bir aşuredir? Türk düğünü konusunda sosyolojik bir çalışma yapıp hem örf adetlerimize uygun hem de eksik ve yanlış kısımlar varsa çağa göre yeniden revize ederek bir Türk düğünü paket programı hazırlanamaz mı? Hazırlanacak bu Türk düğünü programını organizasyoncular bize bir seçenek olarak sunamaz mı? Neden böyle bir şey düşünülmez?

    Damada ve geline altın takmak geleneksel bir ritüeldir. Oysa standart altın fiyatları her zaman durumu karşılamaya elverişli değildir. Damat ve gelin adına bir hesap açılsa, davetliler düğün hediyesi olarak oraya nakit yatırsalar. Durumu elverişli olanlar bizzat düğüne iştirak ederek orada sadece kutlama yapsalar, gelme durumu elverişli olmayanlar, başka programlarıyla çakışanlar, şehir dışında olanlar ise hediyelerini hesaba yatırıp iyi dileklerini de mail ortamında bildirseler daha pratik olmaz mı? Böylelikle hem davetli görevini yerine getirmiş olur hem de zaman sıkıntısı çekenler, uzak yerden gelip istemeden fazla masrafa girecek olanlar rahat ederler. Böylelikle düğün sahipleri bir çok külfetten kurtulmuş olur. Altın alınıp satılırken aradaki boşuna giden fark da gitmemiş, nakit olarak doğrudan yeni evlilerin bütçelerine geçmiş olur. Ama gösteriş olsun “Nam olsun kâr olmasın” diyerek gereksiz adımlar atmanın bedeli düğün sonrası ekonomik sıkıntılarda kendini göstermektedir.

    Lüks yerlerde yapılan düğünlerde takılan takılar ancak düğün salonunun parasını karşılamakta, yeni evlenen çiftlere bir yardım amacı taşımaktan uzaklaşmaktadır. Düğün sahibi ve davetliler düğün salonu işletmecisinin ekonomisine katkıda bulunmaktadır.

    TÜİK verilerine göre “Türkiye’de evlenen çift sayısının geçen yıl (2017) bir önceki yıla göre (2016) yüzde 4,2 azalarak 569 bin 459, boşanan çift sayısının ise bir önceki yıla göre yüzde 1,8 artarak 128 bin 411'e yükseldiği belirlendi.” Yani gün geçtikçe evlilik azalıyor ve boşanma sayısı artıyor. Bu durum aile kurumunun dolayısıyla toplumun çökmesi anlamına geliyor.

    Evlenmenin azalması ve boşanmaların çoğalmasının başında ekonomik nedenler geliyor. Eğer siz düğünleri aşırı lükse, şatafata dönüştürürseniz evlilik zorlaşır. Eğer siz israfı bir hayat tarzına dönüştürürseniz evlilikler yürümez.

    Birgün kurumdan biri oğlunun boşanması için benden yardım istemişti. Bir boşanma dilekçesi yazmamı istiyordu. Boşanma gerekçesini sordum: “Oğlum asgari ücretle çalışıyor, ama gelinim sürekli dışarıda yemek yemek istiyor, lüks yerlerden alışveriş yapmak istiyor, sürekli kuaföre gitmek istiyor. Çocuğun maaşı yetmiyor. Boşanmadan başka çözüm üretemedik.” demişti.

    Bir arkadaşım aşırı düğün davetiyelerine maruz kaldığından yakınıyordu. Sosyal zorunluluklara dönen düğünler için şöyle demişti. “Kışın kömüre, yazın da düğüne çalışıyoruz”

    Düğün ritüelleri ve ekonomisi üzerine yeniden düşünmemiz gerek. Artık günümüzde şöyle bir mani oluşmuştur:

    Erik dalı gevrektir
    Yazın düğün dernektir
    Vur patlasın davulcu
    Giden bizim çeyrektir

    #Durdu Güneş#


    Alıntı