• Bir kütüphaneye ihtiyar bir zatın vefat ettikten sonra yakınları tarafından bırakılan kitaplarından biri olan 1973 basımlı olan bu kitap hemen dikkatimi çekmişti.(kitabın şuan yeni baskıları var. 1k ya konmuş olan da yeni baskısı)Düşünmeden edemiyorum acaba bunun gibi daha kaç eski basım kitaplar insanların şahsi kütüphanelerinde duruyor.Şimdi o insanların ölmesini istesem çok mu kötü biri gibi görünürüm?

    Neyse kitabın muhtevası 2 bölümden oluşuyor denebilir.İlk kısım Dar'ül hikmetin kuruluşu,kuruluş amacı,meclise ilk konu olduğu zaman. Enterasandır, bu kuruma o derece önem verilmiş ki meclise konusu geldiğinde, tarih 1918 gibi; o kadar önemli konular olmasına rağmen her şey kenara itilip sadece Dar'ül hikmet konuşulmaya başlanıyor. Hatta Dar'ül hikmeti tüm islam aleminin kurtuluşu olarak görüyorlar desek yeridir. Beklenti bu seviyede. Kurtuluş derken kurulma amacını da söylemek gerekir. Anadoludaki ahlak erezyonu desek doğru olur. Beraberinde iman zaafiyeti, dini hassasiyetlerin zayıflaması gibi şeyler.
    Tabi o üslub; üsluptan bahsetmeden olmaz.İnsanı asıl etkileyen şey. Vekillerin konuyu alış şekilleri, ciddiyetleri ve birbirlerinin fikirlerine karşı kendi fikirlerini savunmaları. Birşey fark ediyorsunuz, gerçekten hepsi müthiş kaliteli insanlar.

    İkinci kısım artık Dar'ül hikmet açılmış, azaları seçilmiş, ve faaliyete girdikten sonrasını konu alıyor. Bu kadar önem verilen bir kurum sadece 4 yıl faaliyet gösteriyor. Azaları tanıtılıyor, Kısmen verilen fetvalar var. Az da olsa işleyişinden bahsediliyor. Tabi önemli kişiler var: Mehmet Akif, Said Nursi, Elmalı Hamdi Yazır gibi muhim zatlar var. Her birinin de fevkalade insanlar olduğunu öğreniyorsunuz.

    Şunu söylemek gerekir kitapta ki dil biraz ağır. Genelde burda paylaştığım iletileri çoğunlukla kimse tam anlayamıyordu. Bunun farkındayım. Sevdiğim bir insanın bir sözü var bu durum için; bu gün konuştuğumuz dil mutfak türkçesi.
  • Guy De Maupassant çocukluğumdan beri sevdiğim bir öykü yazarıdır. Ben onun öykülerini anlık kitap okuma ihtiyacını giderebilecek atıştırmalıklar şekilde görüyorum. Şöyle ki ne zaman sıkılsam veya ne zaman okuduğum kitap beni sıksa hemen bir Guy De öyküsü açıp çok sayfalı bir roman okumuş gibi tatmin olurum. Bu sebeple kendisine okunacak atıştırmalık kitap diyorum kesinlikle kötü niyetli değilim.

    Daha açık anlatmam gerekirse onun öyküleri kısa, net ancak bütün olayı yansıtabilen öykülerdir. Çok başarılı betimlemelerin yanı sıra, kısacık sayfalarda roman karakterlerinin tüm hayatını öğrenip bir roman okumuş gibi oluyorsunuz. Her ne kadar öykü konuları genelde hüzünlü olsa da komik öyküleri ve sıkmayan eğlenceli anlatımı mevcut.

    Öyküde konu ne ise okuyucuya sadece onu veriyor. Ama güzel bir şekilde yapıyor bunu. Gereksiz laf kalabalığı yok. Her şey o kadar tadında ki bazen okumaya doymuyorum. Her ne kadar bazı öykülerde karakterlerin sonları nasıl olduğunu merak etsem de öyküde verilmek istenen mesaji tam aldığımdan dolayı bu durum pek önem arz etmiyor. Tavsiye ederim.
  • BALIK Burcu

    Ah sana ne desem bilmiyorum ki. Saf mısın, salak mısın? Yüz yıl yaşasa, olgunlaşacağına daha da bir çocuklaşır bu. Ona kırılır, buna alınır, küser, kızar.... Ayyyy... İnsanın bunu düşünürken bile içi daralır. Hayatta zaman zaman önüne çıkan fırsatları bir türlü değerlendiremeyen beceriksizin tekidir. Yaşamı boyunca kolay yoldan para bulmayı hayal eder. Zaten uyumadığı anlarda, çok az istisnai durum dışında genelde hayal kuruyordur. Hep çelişkilerle doludur. Bir de sanki hiç olumsuz huyu yokmuş gibi, bir kuru inadı vardır ki... Tam bir karın ağrısı, baş belasıdır. Bunun huyuna, suyuna git, sonra canın ne istiyorsa yaptır buna. Ama bana sorarsan kendin yap daha iyi. Tam bir bunalımdır. Bir şeye moralinin bozulması için nefes alıyor olması bile yeterlidir. Ona sorsan hayatta en büyük acıları bu çekmiştir, gelen buna vurmuştur, giden buna vurmuştur. Ah zavallı daha ne yapsındır ki. Bunun bindiği gemi batar, tuttuğu dal kırılır. Anılarla yaşamağa bayılır. Geçmişinden asla sıyrılamaz. Dış görünüşe çok fazla önem verir. Öyle lider olmak gibi bir kaygısı yoktur, kıyıda köşede kendine bir yer bulsun yeter. Onu mutlu etmek neredeyse imkansız gibidir. Herhangi bir şeye bile hemen sevinebilir, ama asla mutlu olmaz. Şahsiyetsiz, karamsar, olsa da olur ama olmasa acaba daha mı iyi olurdu dedirten tuhaf insanın tekidir.
  • *****İncelemem Spoiler Barındırmaktadır.****


    Yazarın "Hayvan Çiftliği" kitabını daha önce okumuştum. Bende ikisi farklı tatlar bıraktılar açıkçası. Genelde distopyalar bende bir iç sıkıntısı yaratıyor ve 1984' te bu durum okuduğum diğer distopik kitaplara kıyasen daha da fazlaydı. 1984'ün gerçekliğe yakınlığını daha başka izah edemem sanırım.

    Başkahramanımız Winston, Büyük Biraderin, tele ekranın ve düşünce polisinin baskısı, gözetimi altında yaşayan geçmişi ve şuanı  *çiftdüşün* ( "insanın iki çelişik inancı zihninde aynı anda bulundurabilmesi anlamına gelir") vb baskı yöntemleri nedeniyle sorgulamadan kabul eden   Okyanusya halkının bir vatandaşıdır. Fakat kahramanımız 'kardeşlik' denen ve kitabın sonlarında O'brien tarafından varlığı "Bunu asla öğrenemeyeceksin, Winston. Seninle işimiz bittiğinde seni salıversek de, doksan yaşına kadar da yaşasan, bu sorunun yanıtının Evet mi yoksa Hayır mı olduğunu asla öğrenemeyeceksin. Ömrün boyunca kafanda, çözülmemiş bir bilmece olarak kalacak." sözleriyle tamamen bir muammaya dönüşen örgütün yine varlığı şüpheli üyeleri dışındaki diğer bütün vatandaşlardan farklıdır. Farklıdır, çünkü düzene tamamen, içlerine kadar bağlı kalan hiçbir bireye benzememektedir. Farklıdır çünkü  ^Bağnazlık bilinçsizliktir.^ farkındalığındadır. Bilincini korumak, geçmişi hatırlamaya çalışmak, bunları tele-ekrandan verilen uydurma bilgilerle karşılaştırmak, doğru bilgiye ulaşmak için kendini zorlamaktadır.  Ama yalnızdır Winston. İçindekileri kimseyle paylaşamamanın, içinde biriktirmenin düşüncelerini temellendirememenin -ki bunu ^Nasılını biliyorum Nedenini bilmiyorum^ şeklinde dile getirmektedir- verdiği ağırlık onu günce tutmaya zorlamıştır. Winston içinde bulunduğu yalnızlıktan Jane ile biraz sıyrılır. O'brien'e sebepsizce güvenmesine karşın Jane'e biraz temkinli yaklaşır. İlişkileri Winston'un bile tahmin edemediği bir hızla ilerler. Fakat bu bir aşk hikayesinden çok bir  başkaldırıdır. Winston da Jane de aslında bu ilişkileriyle içten içe kurulu düzene isyan etmektedirler.
    Çok sonraları günce tutmak için aldığı defter, ayakkabı bağcıyı almak için gittim derim güvencesiyle fakat yine de korka korka ve bi o kadar da merakla gideceği dükkan, oradaki görevli ile sohbetleri ( Bay Charrington) büyülenerek alacağı mercan kiralayacağı oda ve nedenini hala anlamadığım bir şekilde güvendiği O'brien kaçınılmaz sonu hızlandıracaktır.
    Bence en iyi kısım,kitabın ikinci bölümünde ele alınan "Oligarşik Kollektivizmin Teori Ve Pratiği" ismiyle anılan ve 2 dk nefretin sürekli konusu Goldstein'in sözde kitabının bir kısmının verildiği yerdi. Bahsettiğimiz kitap bir kabus senaryosu evet. Fakat nasıl olur da bir yazar kurguladığı bir dünyayı hem yaşayanların hem de görünmeyen-gerçek hatlarıyla ve bu kadar ayrıntılı bi o kadar gerçeğe yakın anlatır anlamıyorum. Yazarı bu konuda haddim olmayarak tebrik etmek istiyorum zira  kitabta baştan beri hissedilen kurulu ve bence korkunç, acımasız düzenin tüm foyasını ortaya çıkaran; Winston'un da bildiklerini sistemleştiren bölüm, bende hayranlık uyandırdı.
    Ayrıca kitapta Winston'un başından beri sonun kaçınılmaz olduğunu söylemesine rağmen düşünce polisi tarafından basildiklari sahnede gerçekten şaşırdım. Nedense beklemiyordum.

    Ek olarak yazar kitap için resmen yeni bir dil oluşturmuş. Kelimeleri karakterlere açıklatışı, temellendirişi bir başka etkileyici. Karakterler ve davranışları o kadar güzel betimlenmiş ki bir çok karakter kafamda bir yerlerde hala okuduğum andaki canliliklarini koruyorlar.
     
    İncelemem ne kadar yeterli oldu bilmiyorum ama kitaptan bol bol alıntı paylaşacağım kesin.
  • Ünlü edebiyat eleştirmeni Belinski, İnsancıklar'ı okuduğunda çok beğenmiş ve ilerde Dostoyevski'nin büyük bir yazar olacağını söylemiş. Zaten hali hazırda zihninde Öteki bulunan Dostoyevski, Belinski'nin de onu sıklıkla sıkıştırması üzerine bu kitabı büyük bir hevesle yazmış. Arada yazmaya ara verdiği, hız kestiği dönemler de olmuş. Kitabın baş karakteri Bay Golatkin, insanı kanser eden karakteriyle, Dostoyevski'yi de bir hayli yormuş olmalı.

    Dostoyevski birçok yönüyle hayranlığımı gizleyemediğim biri. Sebebi kalemi değil ama. Kalemi, sebeplerden sadece biri. Sarhoş bir baba, hasta bir anne, 5 kardeş, Petersburg Mühendislik Okulu (sanırım askeri niteliği de var) ve bu zor hayatta, sertleşip katılaşmak yerine duyguları bu kadar iyi anlayabilme ve aktarabilme özelliği... Asker insanlar genelde serttir. İlgisiz bir ailede de duygusallık zor. Ama bu delikanlı, Yazar Dostoyevski olmayı seçmiş. Onun başarılı kalemi üzerinde hemfikir olacak birçok insan olduğu gibi, zaman zaman sıkıcı olduğu yönünde de görüş birliğine varacak okurlar vardır.

    Gelelim Golyatkin insanına... Kitabın baş karakteri kendisi. Kitabın isminde büyük bir ipucu var. Golyatkin, toplumun sahte kibarlığının kendisini teğet geçmesiyle, ruhunda derin bir yara açılan, sonra o yara iltihap kapan, en sonunda da külahı giyen bir karakter. Kitaba gelen ilk eleştiriler, İnsancıklar'ın etkisiyle biraz gölgeli olmuş, ikinci eleştiriler ise biraz haklı olarak olumsuz olmuş. 1866'da Dostoyevski birçok iç konuşmayı, insanı boğan ayrıntıları kitaptan çıkarmış, ilk önce haksız bulduğu ama sonra hak verdiği eleştirileri dikkate almış. Son hali dahi benim için birazcık sıkıcıydı. Çünkü ben kendini sürekli olumsuzlayan insanları sevmiyorum. Zayıflık bir yere kadar tahammül edebildiğim bir şey. Ama bu kitapta suçlu tek başına Golyatkin değil. Aynı zamanda da çirkin toplum.

    Bu kitabı küçük bir ayarla günümüze de uyarlayabiliriz. Neden mi? Şu anda da insanlar birbirlerini aşağılamak için fırsat kollayarak, belki farkında olarak birilerini intihara sürüklüyorlar. Karşımızdakinin ne kadar dayanıklı olduğunı bilmediğimiz durumlarda, gereksiz olacak her şeyi susmalıyız. Misal şu anda fiziksel olarak büyük bir baskı var dünyada. Herkes kusursuzluğun peşinde. Dikkat ediyorum bilhassa Instagram fenomenlerine gelen yorumlarda, insanlar canavarlaşıyorlar. ''Sen ilk önce git şu çarpık dişlerini yaptır. Suratına bakınca midem bulanıyor!'' Ya da ''Şu burna bak, patlıcan gibi hahahahaha!'' Ya da ''Saçların korkunç görünüyor, senin yerinde olsam kazıtır, peruk takardım asdjfjfsl'' gibi iğrenç cümleler havada uçuşuyor. Sanmayın ki bunlar sadece klavye delikanlısı. Gerçek hayat dediğimizde de durum farklı değil. #25296563 Burdaki düşüncelerimde sabit olmakla birlikte, eksik düşündüğüm şeyler varmış, yeni fark ediyorum. İnsanlar sadece kendilerinden memnum olmadıkları için değil, dünyanın alaycı çirkinliğine maruz kaldıkları, özgüvensiz oldukları için değil, özgüvensizleştirildikleri için de ağızlarıyla burunlarıyla bu kadar oynuyorlarmış meğer. İşte Golyatkin, bu kitapta özgüvensizleştirilmesinin sonucu, kendini estetik bir cerrahın koltuğunda bulamayınca, külahı giymiş bir karakterdir.

    Biz birilerini ezerken, şunu hiç düşünmüyoruz, zarar verdiğimiz kişiden değil, hiç ummadığımız yerden üzülebiliriz. Hayatın garip bir adalet anlayışı var. Birine iyilik yaparız, hiç ummadığımız yerlerden iyilik görürüz. Birine kötülük yaparız, ummadığımız yerden başımızı yaran taşlar gelir. Bu kitap bir kurgu olabilir, ama genel mutsuzluğa bakılırsa, daha güçlü bir ahlakın olduğu bir dünyaya ihtiyacımız var.

    Golyatkin'e gelecek olursak... Bence de çok rahatsız edici bir karakterdi, ama zararsızdı. Kabul etmesi gereken şeyleri kabul etmeyince, ısrarcı tavrı, kendisini hezimete sürükledi. Şunu kabul etmek zorundayız, bazen sevdiklerimiz bizi sevmez. Hoşlandıklarımız bizden hoşlanmaz. İlgilendiklerimiz bizle ilgilenmez. MECBUR DEĞİLLER ANLIYOR MUSUNUZ? Ama haberlerde de görüyoruz, kendisiyle sevgili olmayan kızın ardından intihar eden ya da kızı öldüren erkekler var. Ya da torbacı bir yar bulup, onun için kollarını kesen kızlar var. Hayattaki en büyük şey, insanın kendine değer vermesidir. Ama bundan bencillik anlaşılmamalı. KENDİSİYLE MUTLU OLMAYANI, KİMSE MUTLU EDEMEZ. KENDİSİYLE MUTLU OLMAYANLA DA KİMSE MUTLU OLAMAZ. Golyatkin gibi bence biraz sırnaşık, çokça boş laf eden karakterler, en sonunda kötü toplumun da etkisiyle aklından olur.

    Zayıf karakterleri sevmiyorum. Kitabı beğendiklerime ekleyemedim. Lakin 10/8 puan verdim. Çünkü; aklı kendisine oyun oyanayan karakteri öyle bir yazmış ki, bunun öteki mi değil mi olduğu konusuna ben son satırı okuyana kadar bir karar veremedim. Yazar, ikinci karakterin varlığına sizi inandırıyor. Üstelik her zamanki gibi altı çizili cümlelerim, efeler gibi duruyor kitabımda. Öteki Yayınevi, Serpil Demirci çevirisiyle okudum. Serpil Hanım yine çok güzel bir çeviriye imza atmış. Aynı zamanda Bordo Siyah Y./ Günay Kızılırmak çevirisine de baktım. O da güzeldi, hakkını yiyemem ama biraz sıkıldım. Bu yüzden hemen Serpil Demirci'ye dönüş yaptım. Bir dahaki Dostoyevski okumam için Nihal Yalaza Taluy'a bakacağım. Bakalım onunla maceramız nasıl olacak? Tercih edeceklere zor da olsa keyifli okumalar.
  • Arşivimden taze çıktı. Daha önce okuyup, beğenmiştim ama aradan uzun bir zaman geçtikten sonra tekrar okudum. Kitabın önsözünü o zaman doçent olan Emin Gürses yazmış. Kısa bir girizgahla kitap hakkında bilgi veriyor.

    Kitap ne anlatıyor kısmına geldiğimde ise, lobi ve lobi faaliyetlerinin ABD'de çok yaygın ve yoğun bir şekilde kullanılan bir baskı unsuru olduğundan bahsediyor. ABD'de çeşitli lobi kuruluşları var ve çoğu ülke, bu kuruluşlardan ücretli yardım almaktadır ve Türkiye özellikle Ermeni sorunu ile ilgili Yahudi lobileriyle yıllardır çalışıyor.

    Kitaptaki temel soru ise, ABD niçin İsrail çıkarlarını bu kadar yüksekten savunuyor ve bunu yaparken de kendisine
    düşman halklar oluşturmuyor mu? Bu niyet ve düşmanlık kendi vatandaşlarının can ve mal güvenliğini tehdit eder noktaya gelmez mi? Ve niçin yoğun bir şekilde İsrail devletinin her daim destekçisi?

    Kitabı okuduğunuzda bunun cevabını ayrıntılı bir şekilde bulabiliyorsunuz.

    Buradan hareketle ABD'deki lobiler ve bunların faaliyetleri hakkında kısmi bilginiz oluyor ve bu sayede bazı şeyleri daha
    kolay anlayabilirsiniz.

    Okuduğum kitap, 2006 yılında Amerika'da, 2007 tarihinde ise Türkiye'de yayımlanmış. Yani kısa süre sonra Türkçeye çevrilmiş bir kitap. Şimdi ise 2018 yılındayız bakalım neler söylemiş ve neler olmuş?

    Yazarların belirttiği gibi burada temel alınan tezler ve düşünceler genel olarak 'İsrailli araştırmacılar ve gazetecilerin çalışmalarına dayanmaktadır.'

    Yazarlar, en başta ABD-İsrail yakınlaşmasının sebeplerini araştırıyor ve ABD'nin İsrail'e verdiği koşulsuz desteği
    sorgulamakla birlikte ABD'nin 'haydut devlet'ler diye nitelendirdiği İran, Suriye, Irak'ın Amerika'nın gözünden mi yoksa İsrail'in gözünden mi olduğunu açıklamaya çalışıyor.

    Genelde ABD'nin Ortadoğuya kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda müdahale ettiğini ve bu arada da İsrail'i de koruyup kolladığı fikri kabul görürken, yazarlar faklı bir açıyla olaya yaklaşıp, İsrail'in menfaatleri ve yaşaması için ABD'nin burada olduğunu ve 'haydut devletler' kavramının da İsrail için geçerli olduğunu, çünkü bu devletlerin İsrail'e yakın, ABD'ye uzak olduğunu belirterek, İsrail'i olayın merkezine oturtuyor.
    Ve İsrail'in için haydut devlet olan ABD için de haydut oluyor.

    Genel teoride ABD'nin İsrail'e verdiği desteğin altında onun demokratik yapısı, etrafının düşmanlarla çevrili olması gibi
    temellere dayandırılsa bile bunun böyle olmadığı yapılan incelemeden kolay bir şekilde anlaşılıyor.

    Holokost ve 2.Dünya Savaşı sırasında öldürülen ve acı çektirilen Yahudilerin, güvende bir yerde bulmaları için
    o topraklara geldiğini ama bir sorunun başka bir sorunla telafi edilmeye çalışılmasınınn ayrı bir sorun teşkil edip, bugünlere
    kadar gelmesine yol açtığını belirtiyorlar. Geçmişteki suçların telafisi olarak bunun Filistinlilere ödettirilmesinin yanlış olduğunu belirtiyor yazarlar.

    Lobi, lobicilik, lobi faaliyetlerinin ABD'de çok etkili olduğu biliniyor. Peki, ABD'de nüfusun kaçta kaçı Yahudi ve bunlar meclisi etkileyebilmekte?
    Nüfusla - güç paralel mi? Ya da ne kadar etkili olur diye düşündüğümüzde ABD'de Yahudi nüfusun genel nüfusa katkısı yüzde 3'ün altında olmasına rağmen bu kadar gücü nereden alıyorlar? Düşünülen ve sorulan soru bu? Cevap yine kitabın sayfaları arasında karşımıza çıkıyor. Olaylar hem ABD'li hem de İsrailli kaynaklardan alınarak ortaya çıkartılıyor. Özellikle 36.sayfadaki 'yönetimi etkilemek' başlığı lobinin etkisini göstermektedir.

    Medyanın gücü ve gücün de hissedildiği yer Amerika'dır. Bu her açıdan her yönüyle her şekilde görülmektedir. Medyanın dördüncü kuvvet olduğu fikrinin yansımasının ürünü olarak Amerikan medyasında lobilerin etkisi ve gücüyle İsrail aleyhine yazı yazılması çok nadir bir durum olduğunu belirten yazar, buna örnek olarak da şu cümleyi söylüyor:" İsrail'i eleştirmeyi hayal dahi edemeyen kişiler hakimdir." (s:39). Bu da gösteriyor ki, siyasette egemen olan güç, medya ayağında da etkili ve halkın çok fazla duymaması içinde aleyhte konular çok fazla gündeme gelmez ve hep aynı terane işlenir.

    Kitabın ilerleyen sayfalarında 1. ve 2. Irak savaşları, bunlara İsrail ve ABD'nin bakışı, Saddam'ın potansiyel tehdit olarak sunulması, buna karşı yapılacak işler anlatılıyor. Her şeyin mübah olduğu yeter ki kendi ideolojilerin egemen olmasını sağlayarak bir tutumu savunan savaş savunucuları, Irak savaşına destek almak için her türlü mücadeleyi yapmaktan da kaçınmadıklarını da okudukça görüyoruz. ABD ve İsrail
    kaynaklı yazılan yazılar sayesinde birebir bilgi akışını görmekteyiz. Bush yönetimi ve adamlarının, Bushları ikna etmek için yaptıkları çalışmaları okuyoruz. Hatta Paul Wolfowitz için bir Yahudi gazetesi " yönetimdeki en savaş taraftarı İsrail yanlısı ses" olarak tanımlaması bile bazı şeylerin yerine oturtulması için yeterli.

    Yazar 'Sonuç' kısmında 'iyimser' tahminde bulunmuş fakat gerçekleşenler öyle olmuyor. Keşke dediği ve istediği gibi o iyimser durum gerçekleşebilse. Ve ardından 'bu yakın zamanda gerçekleşmeyecek' diyerek bir durum saptaması daha yapıyor.

    Hatta öyle bir durumla karşı karşıya kalınıyorki, ABD'nin bu lobi yüzünden diğer devletlere karşı karşıya kaldığını, barış görüşmelerini yürütemediğini ve bu sefer kendisine karşı terörist faaliyetlerin artmasını sağladığını ve kendi içinde kendisine ait olmayan bir sorun yüzünden tepkiler aldığını da ifade ediyor yazar.


    İncelediği konu itibarıyla hem sayfa sayısı az, kullanılan dilin yalın, akıcı ve lobilerin ABD Kongresinde nasıl etkiye sahip olduğunu anlatması bakımından okunmaya, okutulmaya, paylaşılmaya ve tavsiye edilmeye değer bir kitap. Kitap, İsrail ve Amerika gözünden İsrail, Filistin sorununa göz atıyor ve İsrail kaynaklarını kullanıyor.

    Hamasi nutuklar, menkıbelerle, 'kahrolsun' demekle ya da zırt pırt İslam teşkilatı toplantısı yapmakla 'o güce' etkili bir cevap verme olasılığı yok. Yapılan bu çabalar sadece içerdeki kamuoyunun ateşini biraz söndürmek. Ama yaptırım yok çünkü 'o güce' çoğu ülke boyun eğiyor.

    Ele alınan konulara ait kullanılan kaynaklar 45 sayfa olarak arka kısımda verilmiş. Buradan, atıfta bulunan kaynakları görebilirsiniz.

    Bugün Trump yönetimin aldığı Kudüs'ü başkent olarak tanıma ve elçiliği Kudüs'e taşıma kararının arka planını çok rahat görebiliyoruz. Kısaca, Trump'un tek başına aldığı bir karar olmadığı belli.

    Kitabın arka kapak yazısını okuduğunuz da zaten bir fikriniz oluşmaya başlayacak ama kitabı okdukça bunu daha ayrıntılı bir şekilde ve taşları yerine koyarak göreceksiniz.

    Ezcümle: Bu kitabı 24/25 Mayıs 2018 tarihinde notlar çıkararak okudum. Yazısı ise ancak bugüne yani 11 Temmuz 2018 tarihinde gerçekleşti.
    ++ Profil Yayıncılık 2007 tarihli. Bu kitabın yeni baskısı (herşeyiyle aynı- Kapakları farklı sadece-) Zodyak Kitap Mart 2014 tarihinde çıkarmış. Piyasa da mevcut alın, okuyun.
    ++ Tavsiye ederim. ABD'deki İsrail lobisinin gücünü görmek açısından etkiliyici bir çalışma.
    ++ 75 sayfa + 45 sayfa kaynak = 120 sayfa
  • KADIN, BENDEN SANA NE!

    Avusturya Edebiyatı ve Leo Perutz hakkında daha önceden kulağıma tek bir şey dahi çalınmamıştı. Gerçek bir hikayeye dayanan olayı çok güzel bir kurguyla taçlandırmış yazar. İnanın soluksuz okudum.

    Bu kitap ilim adamı, bilim adamı, sanatkar, ressam ve saymakla bitmeyecek bir sürü sıfatıyla Leonardo Da Vinci içermektedir.

    —SPOİ ALAN— tam anlamıyla spoiler rüzgarı. Okumadan, okumayın derim.

    Yemek yediğiniz yerin (mutfak, yemekhane, kantin vs) duvarında “son akşam yemeği” tablosu olsun. İnancınızın peygamberinin uğradığı ihaneti anlatsın. Sağlam temellere dayanan bir inanç ile rahat rahat yemeğinizi yiyebilir miydiniz. Bir resimde / tabloda olmazsa olmazın perspektif olduğunu şiddetle savunurum. Çünkü ona her baktığınızda yeniden keşfetmeyi, farklı şeyleri görebilmeyi umut ederiz. Üstad Leonardo “Son Akşam Yemeği” için şöyle demiştir. “O benim eserim değil, ben onun eseriyim.”

    Yıllar boyu baskılarla, türlü sıkıntılarla oluşturmaya çalıştığı eserinde tek bir eksiğin sancısını çekti üstad. Haini bulmak! Öyle bir hain olacak ki bütün kötülükleri tek bir vücutta buluşturabilmeli. Bunun için Milano’daki hapishaneleri gezdi. Ancak bulamadı. Biliyordu ve hissediyordu Yahuda kadar fenası / kötüsü Milano sokaklarında nefes almıyordu. Önceki yarım bıraktığı eserinde ise bir sağırı resmetmek istiyordu. Ancak karşısında bir sağır olmadan onu resmetmeyi sanatına ihanet kabul ederdi. Floransa’da sağır bulamamıştı. Zamanın Floransa dükü ise suçlunun birini sağır etmekte bulmuştu çözümü. Leonardo eseri bu sebeple yarım bırakmıştı. Onun nezdinde Tanrı’ya inanan ama onun mucizevi eserlerini hiçe sayanlar yüzünden uğradığı kaybın yanında bu eserin yarım bırakılması neydi ki.

    Ona suçlu profili olarak önerdikleri isim tefecilik yapan Bernardo Boccetta’dan başkası değildi. Ancak Leonardo’nun gözünde zavallı bir cimriden başka bir şey değildi o.

    Ve İstanbul’dan Milano’ya tüccar bir Alman geldi. Ticaret için geldiği Milano’da aşka tutulmuştu. Salına salına geçen bir güzele tutuluşunu önceleri kabul etmedi ancak gittiği yerlerden buralara tekrar gelişini ancak aşk açıklardı. Gel zaman git zaman kızı buldu. İçinde kendini kemiren ticaret ahlakını da borcunu tahsil etme bahanesiyle avuttu. Milano’daki sözümona dostlarıyla sohbet ederken kendisine borçlu olan kişinin azılı ve yenilmez olduğunu duydu. Bunu duymasıyla içinde gurur tavan yaptı. Ne pahasına olursa olsun almalıydı parasını. Ünlü tefeci Boccetta’dan başkası değildi borçlu. Yaşadığı yeri öğrenip gittiğinde bütün Milano halkının düşündüğü gibi bozguna uğradı. İçinde oluşan nefreti ve kini ancak ölüm bastırırdı. Bir yandan doludizgin süren aşk diğer yandan ise doludizgin bir nefret.

    Milano’dan 17 duka’sını (para birimi) ve Niccola’sını almadan gitmeyecekti. Ancak acı bir gerçekle çalkalandı Alman Behaim. Niccola, tefeci Boccetta’nın kızı idi. İnanılmaz bir nefrete sürüklendi. Dertler derya oldu, Behaim ise bir sandal. İçinde onu yakan aşk ile nefret ortak noktada buluşmayı başardı: PARA.

    Behaim iyi kurgulanmış bir planla parasını kurtarmıştı. Ancak öyle bir kötülük bulaştırmıştı ki Milano sokaklarına bir ölü, bir kırık kalp, bir de tutuklu tefeci vardı artık. Herkes için vahim olan bir durum aslında puzzle’ın son parçasını tamamlıyordu. Son akşam yemeğinin son üyesi de tamamlanmıştı. Yahuda’sını bulmuştu Leonardo!

    Milano’yu terk eden Behaim yıllar sonra dönmüştü. Ancak Milano, Verona ve tüm Roma için artık bir Yahuda idi o! Onu paklayacak topraklar artık tablonun ve resmin yok sayıldığı Türk topraklarıydı.

    Bu kitabı sevgili Ömer Gezen kardeşim hediye etmiş ve inanılmaz övmüştü. Genelde “dünyanın en iyi kitabını okudum” girişiyle karşımıza çıkar ve bizde merak uyandırır. Dünyanın en iyi kitabını okuduğumu düşünmesem de çoook ama çoook güzel bir kitap okudum. Kendisine teşekkür ederim :)

    Kitabı kesiiinlikle okuyunnn..