• Nedenler ve sonuçlar ile bireylerin ve parçaların otonomisi üzerine kurulu bu görüş, kontrol edemeyeceğimiz iç kuvvetlerin sadece birey olarak ne olacağımıza hükmettiği inancı na yol açmaz, aynı zamanda bir.ey olarak karşı karşıya geldiği-
    miz ancak tesir edemediğimiz kendi parçaları ve kuralları olan bir iç dünya varsayar. Genler nasıl tamamen içimizdeyse, çevre de aynı şekilde tamamen dışımızdadır ve biz bu iç ve dış dün-
    yaların insafına kalmışızdır. Bu anlayış, yetiştirmeyle doğa arasında yanlış bir ikili karşıtlığa sebebiyet verir. Zekamızın, problemleri çözme becerimizin genlerimiz tarafından belirlendiğini
    söyleyenler, yani doğanın üstünlüğüne inananlar ile zekamızın
    çevre tarafından belirlendiğini söyleyenler, yani yetiştirmenin
    üstünlüğüne inananlar arasında sürüp giden lıır mücadele mevcuttur.
  • 128 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kıymetli esere inceleme nasil yazılır inanın bilmiyorum.Okurken 40 saat mi geçirdim 1 saat mi belli değil. Çabuk bitti belki ama içeriği bir ömür benimle kalsın istiyorum her şiiri şöyle yüreğin odacıklarına ayrı işlemelik.Başucu kalp ucu kitap.Şiirlerde yer alan "bengisu"kelimesini ayrı sevdim dilime pelesenk oldu ki sormayın:)

    Şiirlerde hayallerimi ütopyamı buldum ondan benim yanımda eser farklı..

    "Mona Roza” ve dava adamı olarak tanıdığımız Üstadın Doğu kimliği belirgin şekilde eserde var. Kimi dizelerinden batı kültürüne karşı eleştirilerde bulunuyor.

    Kitabın adında adı geçen Hızır a.s. ise bazı yerlerde bağlayıcı olarak anılıyor. Son şiirinde geçen “Hızır da işi bitip aradan çıkan köprülerin en yükseği” ve ilk şiirlerinde geçen “Hızır, Hızır işçi demek/ meleğe öykünen demek” ifadeleri dikkatimi çekenlerden.“Âb-ı hayat” yolunda Hızır’ın kendisine kılavuzluk etmesini isteyen Üstad , Hızır ile dertleşir; “yeşil sarıklı ulu hocalara” sitem eder. Sitem edilen ve çalışmanın çıkış noktasını oluşturan temel husus ise, teknolojinin getirdiği imkânlar sonrası “şehrin” yapısının değişmesi ve insanın tek tipleşmesidir. Üstadın “Hızır” ile yaptığı “mülakat”, bize sadece modernizmin olumsuz yanlarını sunmuyor; aynı zamanda Üstadın modernizmin karşısına neyi ya da neleri koyduğu hakkında fikir de verir.

    Beğavî’nin tefsirindeki rivayette ifade edildiği üzere, dört peygamber kıyamete kadar yaşayacaklardır. Bu dört peygamberin ikisi gökte, ikisi ise yerdedir. Yerdekiler, Hızır ile İlyas’tır. İlyas karada, Hızır ise denizdedir.Üstad da her gün Yenikapı’ya inmekte, deniz kenarında âdeta Hızır ile bir saat “mülakat” yapmaktadır. Şiirin başlığındaki dikkat çekici bir diğer husus, “kırk” sayısıdır. Kırk, geleneksel İslâm kültüründe üçler, yediler gibi özel anlamı olan bir sayıdır. Hz. Âdem’in hilkat toprağında kırk gün yoğrulduğu rivayet edilir. Kırk hadis, kırk hatim indirme, kırk gün kırk gece düğün yapma gibi pek çok geleneğin arkasında bu sayıyı bulmak mümkündür. Şiirde Hz. Hızır ile beraber çokça gönderme yapılan Hz. Musa’ya da kırk gün oruç ve riyazet emredilmesi, ardından Rabbi ile konuşma şerefine nail olması da burada hatırlanabilir.

    Kitabin içerisinde yer alan "Masal"
    Şiiri en sevdiğim şiirlerden otobüste yolda uyumadan önce mutlaka dinler hüzünlenir ve Bilinçlenir bu masalı hayatıma destur edinmek istiyorum.Doguyu batıyı halimi,i çok iyi anlatan bir şiir.

    https://youtu.be/YBXuzWTu13g

    Üstad diriliş, modernizm, şehir-kent ayrımı, din, tarih, kültür, medeniyet ve gelenek gibi kavramların tam ortasında yer alan şairlerden biridir. Üstad nazarında, “modernizme” körü körüne bağlanan birey, mazisinden kopmuş, istikbale de bağlanamamıştır. Şaire göre çağın buhranının önüne geçecek, diriliş muştusunu başlatacak olan birey “gelenek”ten kopmamalıdır.Ve bunu şu dizeyle anlatıyor;

    Suyu arayan adam değil
    Suyun aradığı adam ol sen de
     Sen doğu olursan güneş sana gelecektir
    Sen kuşluk olursan kuş sende ötecektir

    “İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler”

    mısrası da bir başka modernizm eleştirisidir.
    İnsanların havada uçması teknolojisinin gelişmesini, uçağın ve helikopterin kullanılmasını çağrıştırmaktadır. Fakat aynı insanlar o helikopterlerle ya da savaş uçaklarıyla yerdekileri öldürebilmektedir. İnsanlar havada uçmak lüksüne sahip oldukları, dev kuleler, plazalar yaptıkları, gökdelenlerde oturabildikleri hâlde; yüzlerce metrelik kulelerinin yerle bir olması sadece şiddetli bir depreme bağlıdır. Üstad tekniğin insanlığa faydasını inkâr etmemekle birlikte bugün tekniğin insanlığın yararından çok zararına kullanıldığını düşünmektedir. Çünkü insanlık şimdilerde adalet yerine zulmün, ruh yerine nefsin, akıl yerine zekânın buyruğundadır. Teknolojinin tabiatındaki sorun, onun aşkın olanın çemberinin dışında kalmış veya tutulmuş olmasıdır.

    Şu dize bilhassa günümüzü iyi anlatiyor ;

    “Kardeşim İbrahim bana mermer putlarını Nasıl devireceğimi öğretmişti
    Ben de gün geçmez ki birini
    patlatmayayım
    Ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini
    nasıl sileceğimi öğretmediniz”

    Yeşil sarıklı ulu hocalara sitem devam ediyor.Baktigim zaman Putları devirmek aynı zamanda nefsi terbiye etmek anlamına geliyor burda. Üstad Hz. İbrahim’den putları nasıl yıkması gerektiğini öğrendiğini söyler. Ancak erbab-ı kalemden gelen tehlikelere karşı, modern insanı “hakikat”ten alıkoyanlara karşı nasıl davranması, onları nasıl silmesi gerektiğini öğrenemediğini ifade ediyor. Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı “demokrasi” devrinde, insanların göklerde uçacak kadar teknolojik gelişmeleri yakaladığı modern zamanlarda artık tehlike kâğıda dökülmüş kurallardan gelmektedir.Kitaplardan medyadan yasadan vs çünkü sözcükler yazıda modern cağın putları olmuş halde malesef.

    Ayrıca, “Kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz” ifadesine de tersten bakarak Üstadın ironi yaptığını söylemek mümkündür.

    İslamî inanca göre yalan söylemek büyük günahlardan biridir. Üstadın“vakitlere erdim” dediği modernizm çağında, insanlar sözlerini çok çabuk değiştirebilmekte, kâğıda yazdıklarını bile kolaylıkla unutabilmektedirler. Modern zamanda kâğıda yazılan kurallar yerine göre geçerli olmakta hatta o kurallar duruma göre değiştirilebilmekte ya da silinebilmektedir.

    Sitemkar bir girişin yer aldığı ilk şiirde,Üstad yine hüznünü ve yalnızlığını dile getirir.

    “Her evde kutsal kitaplar asılıydı
    Okuyan kimseyi göremedim
    Okusa da anlayanı görmedim

    Aradığım bu ülkede bu yok
    Taşlar hatıra yazılamayacak kadar
    Fazla kararmış”


    ölümle kirazlar arasında
    köpekle karyola arasında
    bardakla araba arasında
    bir ilgi kur

    Aralarında ilgi kurmak gerekirse birbiriyle alakasız nesneler de varedilmiş olmaları hasebiyle aynı sırrı fısıldar bize yani
    Hayvan ve bitkilerle ortak bulunan genlerimiz nasıl canlıların ortak bir dizayna tabi tutulduğunu gösteriyorsa Bugün bilimin katkısıyla da biliyoruz ki, cisimlerin tümü atom denilen, içinde devasa enerji barındıran parçacıklardan oluşur. Yani maddenin en küçük parçası olan atom bile başlı başına bilimin bir konusu. Ama bu satırlarda; sayılan nesnelerin tümü ortak atomlardan oluşur, atom fiziğini öğrenin, demiyor şair bize. Şiirin devamında “(bunlarda) bile bir bilgi ara” derken fiziği aşıp fizikötesinde, varlığın esas bilgisine ulaşmamızı diliyor.

    Kitabın diğer bir bölümde, modern zaman içinde bir şehirden bahsederken “kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı” sözüyle, en uzun cümlelerinden birini kuruyor Sezai Karakoç. Herkesin ve her şeyin değeri aslen belliyken, kendi içimizde kıymet sıralaması yapıp kadına bir değer bahşetmiş modern yasalar(!). Kadın böylece erkekle eşit haklara sahip olmuş; erkeklerle aynı işte çalışmış, aynı tavrı takınmış,  hatta giyimini bile onlara benzetmiş. Her şey böyle kanunla da sabitken mutluluk yasası geçmemiş bu ortamda demek ki ve bu cümleyi kurulmuş.

    Bir kentten geçtim, diyerek bu modern şehri anlatıyor Üstad,Bir kentten daha geçtim” , şehir kelimesi yerine “kent” kelimesini kullanmayı tercih etmektedir. Çünkü artık insanlar, şehir yerine “kentte” yaşamayı tercih etmiş; Hz. İbrahim’in duasının ardından gitmemişlerdir. İbrahim Suresi’nde, Hz. İbrahim, Allah’a şöyle dua eder: “Hani İbrahim demişti ki: ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut’ (Yazır, 2012: 259). “Bir kentten daha geçtim” diyen Karakoç’un “kent” ile “şehre” ayrı anlamlar yüklediğini söyleyebiliriz.Bu katı bu sert kente gelmeseydim” (1989: 7). Bu sitem, birinci şiirde olduğu gibi ikinci şiirde de devam eder: Şair artık “şehirden de geçtim” yerine “bir kentten daha geçtim” demektedir. Karakoç’un “kent” eleştirisinin Batılı kimi yazarlarla örtüştüğünden, onlara benzediğinden de söz edebiliriz. Max Weber, “Modern şehir, dışsal ve formel yapısını yitirmektedir. İçsel olarak da bir bozulma (çürüme) halindedir. Oysa ulusun temsil ettiği yeni topluluk, her yerde şehrin aleyhine bir gelişme göstermektedir. Şehir çağının sonuna gelinmiş görünüyor” Şehir artık kentleşmiştir; çünkü “ulusun temsil ettiği yeni topluluk”, “buğdayları yakmaktadır”

    "Buğdayları yakıyorlardı Yedikleri pirinçti Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı”

    Üstad buğdayları yakan, birbirine açılan borular gibi tek tipleşen, modern zamanın kentlileşen bireylerinden uzaklaşıp Yenikapı’da “Hızır”a sığınır âdeta. Yenikapı’da deniz kenarında Hızır ile buluşmak; Hızır’a sığınmak aynı zamanda yeşile kaçmaktır. Çünkü kimi İslam âlimlerince Arapça orijinal adı “hıdr” olan kelime Türkçeye “Hızır” olarak geçmiştir ve hıdr ise, “yeşil, yeşilliği çok olan yer” anlamına gelmektedir.

    Hz. Hızır, kuru yerleri yeşerttiği için yaz başlangıcında etrafın yeşillenmesine de Hıdır günü denilmektedir. Neticede, Karakoç’un Hızır ile kırk saat geçirmesi “Hızır” ile ilgili tüm bu geleneksel değerleri akla getirdiği gibi esas olarak onunla buluşması kentteki beton yığınları arasında ona nefes aldırmış; kentten uzaklaşmıştır. Üstadın , modern kentten kaçma fikri Ondan vardır.


    ardından gidişine de bir anlam yüklüyor:

    atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
    öpüp çıkıp gittim yelelerini..

    "bu katı bu sert kente gelmeseydim” der en son. Çünkü Üstad kentin insanı objeleştirdiğini, insanların kentlere değil, kentlerin insanlara biçim vermekte olduğunu, insanların yerine kentlerin düşündüğünü hatta savaştığını belirtmektedir. Kentten soğuyan Üstad kentte sadece atları cana yakın bulur. Onların yelelerini öpüp çıkar. Kentteki okumayan, düşünmeyen ve âdeta kent içinde objeleşen insanlar değil; atlar daha doğal gelir Üstada..

    Modern kentten sıkılan, tek tipleşen kentli insanı cana yakın bulmayan Üstad “eşsiz zulümlerin işlendiği” vakitlerde, kâğıttan ve kelimelerden gelen modern putlara karşı modern çağın bunalımından uzaklaşmak için çareyi Hızır ile konuşmakta bulur. Ayrıca Üstadın şiirde Hz. Hızır imgesini kullanması, onun “medeniyet” algısı ile ilgilidir. O, medeniyetin kaynağında Ziya Gökalp gibi milliyetin değil, vahyin bulunduğuna inanmaktadır. Medeniyetin esas kurucuları ise peygamberlerdir..Hızırla Kırk Saat’i okurken aklımız hacdan, hendek savaşına; peygamberlerden, günlük meselelere böyle git gel yaşıyor ve birçok meseleyi daha sağlıklı kavrıyoruz bu şekilde.

    "Yaklaştır kıyameti,
    Burda bir kadın ölmektedir..."

    Bu dize günümüzde bütün öldürülen susturulan kadınlara ithaf olsun..

    Şiirler o kadar dolu ve anlamlı ki burda sonlandiracagim ama içinde sonsuz bir inceleme ve eser olduğunu bitirmeden edemeyeceğim.

    Faydalanılan ve Okunması gereken makaleler;

    “HIZIRLA KIRK SAAT”İN KURGUSAL YAPISI ( A. ALİ URAL)

    Hızırla Kırk Saat’te Dinî Referanslar
    (MEHMET RAGIP ETE)

    SEZAİ KARAKOÇ’UN HIZIRLA KIRK SAAT İSİMLİ ŞİİR KİTABINDA DİNÎ VE FOLKLORİK GÖNDERMELER (Ayşe DALYAN)

    HIZIRLA KIRK SAAT VE MODERNLEŞME VURGUSU ( Ensar KESEBİR)

    Iyi ki okudum tanıdım seni üstadım kalemin nefesin hep var olsun. Teşekkür ederim.

    Iyi okumalar..
  • 304 syf.
    ·25 günde·9/10
    Bilgilendirici ve Ufuk açıcı bir kitap. Beyinle, sizinle ve çevrenizle alakalı. Çevremiz bizi nasıl biçimlendiriyor? Genlerimiz bizi nasıl yönlendiriyor? İnsanı insan yapan atomlar, moleküller ve dizilimler.
    Suçlu olmak bizim kaderimiz mi? Yoksa bunları yapan içimizdeki bir başka ben mi?
    Bir çok sorunun cevabı bu kitapta var. Hoş ve akıcı bir kitap olmus. Arada olayların üzerinden giderek yapılan anlatılar kitabın akışkan olmasını sağlamış. Genel kültürünüze katkı sağlayacağı kesin olan bu kitabı okumalıyız.
  • Korona Çin'de başlayınca, Doğu Türkistan'daki zulümlerinin cezası...
    ABD'ye, Avrupa'ya yayılınca, oh olsun, Müslümanlara yaptıkları zulmün karşılığı...
    İran'da ortaya çıkınca, gerideki mezhebî alt yapı ile işte Suriye, falan, filan...
    Yakın zamana kadar genlerimiz üzerinden ırkçılık edebiyatı...
    Efendim onlar kirli, biz abdest alıyoruz...
    Zenginler ölüyor diye sevinen fakirler...
    Yaşlılar ölüyor diye sevinen gençler...
    Daha neler neler?
    Sonra ne oldu? Salgın bize de ulaştı.
    Müslüman kâfir, şu ülke bu ülke, şu millet bu millet, zengin fakir, falan filan dinlemiyor. Aha bize de geldi. Aha işte umreden dönenlere de bulaştı. Aha Kabe de boşaldı. Aha cuma namazları da yasaklanıyor.
    Salgın ne cami dinliyor, ne pavyon...
    Şüphesiz Allah'ın bir hikmeti vardır. Ancak biz onu bilemeyiz.
    Kimsenin ahkam kesip dini tartışma malzemesi yap(tır)maya hakkı yok. Dinin böyle yanlış, ucuz, gereksiz propagandalara ihtiyacı da yok.
    Konu bilimin/tıbbın konusu. Bırakın onlar konuşsun, biz de tedbirli davranalım.
    İbret alalım ama din/ölüm üzerinden bir çeşit fırsatçılık(!) yapmayalım. Faydası yok, zararı çok
    Mehmet Sarmış
  • Genlerimiz bazen nasıl da her şeyi alıyor elimizden. Nasıl da elimizi kolumuzu bağlıyor ve çaresiz bırakıyor bizi.