• DUYGUSAL ŞİDDET

    Doç. Dr. Şafak Nakajima

    Duygusal şiddete uğrayan insanları, çoğu kez ilk görüşte tanımak mümkündür.

    Dalgın gözleri kolayca ıslanır, hafif bir sesle konuşurlar.

    Konuşmalarını bölen sessiz boşluklar vardır; oturdukları yere yerleşmez, adeta ilişirler.

    Genellikle iyi kalpli, zeki, nazik ve nitelikli insanlar olmalarına karşın özgüvenleri zayıftır.

    Yaşadıklarını tanımlamakta zorlanır, sıklıkla kendilerini suçlarlar.

    Yaşadıkları da zaten, tanımlanması zor bir şeydir.

    Duygusal şiddet; fiziksel şiddetten farklı olarak, yüz yerine kalbin darbe aldığı, kemikler yerine duyguların kırıldığı, beyin yerine benliğin sarsıntı geçirdiği bir şiddet türüdür.

    Kötü olansa, bu şiddet türünün sonuçlarının, fiziksel şiddette olduğu gibi kolayca görülebilir, tanımlanabilir ve suç kabul edilip cezalandırılabilir olmayışıdır.

    Duygusal şiddet; korkutarak, aşağılayarak, tehdit ederek, sürekli eleştirerek, suçlayarak, hakaret ederek, hiç memnun olmayarak, sözel, sosyal, maddi ve bazen de fiziksel baskı yoluyla bir insanı kontrol altında tutmaktır. Şiddeti uygulayan sıklıkla, karşısındakine vicdani sorumluluk yükleyerek kendini aklar.

    Duygusal şiddet; anne-babadan, diğer aile büyüklerinden, kardeşlerden, sevgili, eş ve onların ailelerinden, çocuklardan, yöneticilerden, arkadaşlardan gelebilir.

    Duygusal şiddet; ''anne babanın, evliliğin ve çalışma yaşamının kutsallığı, ayıp, yasak, günah'' gibi toplumdaki yaygın değerlerden beslendiğinden, kolayca göz ardı edilir, hatta onaylanıp kabul görür.

    Duygusal şiddet, insanın kendine güvenini, saygısını, değerini yavaş yavaş kemiren bir beyin yıkama sürecidir.

    Ne kadar zeki, başarılı, çekici, becerikli olursa olsun, şiddetin mağduru kendisini ''yetersiz, aptal, beceriksiz, çirkin, suçlu, günahkâr, kirlenmiş'' gibi hisseder.

    Çoğu saldırgan, toplum içinde duygusal şiddeti açıkça sergilemekten ve karşısındakini küçük düşürmekten çekinmez.

    Bazıları ise korkaktır; mağdurun savunmasız olduğu ortamlarda, çoğu kez yalnızlarken şiddet uygular. Dışarıya ise son derece ilgili, sevgi ve sorumluluk dolu bir insan rolü oynar.

    Pek çok farklı biçimde kendini gösterse de, duygusal şiddet en sık üç şekilde karşımıza çıkar:

    • Saldırganlık

    İsim takma (aptal, geri zekâlı, şişko, sıska, çirkin ördek), bağırma, aşağılama, suçlama, sorumlu tutma, aşırı kıskançlık, emir verme, tehdit etme (terk etmek, parasız bırakmak, ailesiyle görüştürmemek, çocuklarından kopartmak, dayak atmak, eşya parçalamak, öldürmek, vb.) gibi, açıktan yapılan duygusal şiddet türüdür.

    Şiddete başvuran kişi, karşısındakini kendisiyle eşit ve bağımsız bir birey olarak görmez.

    Aralarındaki ilişki, sağlıklı iki yetişkinin değil, baskıcı ve kontrolcü bir ebeveynle, savunmasız çocuğun ilişkisi gibidir.

    Şiddeti uygulayan, kimin ve neyin iyi / kötü, haklı / haksız olduğuna, çözümün ne olması gerektiğine kendi başına karar verir.

    Her şeyin en doğrusunu biliyordur!

    O; akıl verir, karar verir ve ceza verir.

    • Yok saymak

    Şiddet uygulayan, karşısındaki insanı dinlemez, görmezden gelir, cevap vermez, küser, konuşmaz, kendisini ve sevgisini geri çeker.

    Verdiği sözleri tutmayıp, unutmuş gibi yapar.

    Haber vermeden kolayca terk eder, aramaz.

    Davranışları, mimikleri veya ses tonuyla örtülü aşağılama yaptığında, mağdurun itirazı halinde, ''Ben öyle bir şey söylemedim!'', ''Neden bahsettiğini anlamadım! Nereden çıkarıyorsun bunları!'' gibi sorularla yaptıklarını inkar eder.

    Mağdur, olan bitene akıl erdiremez, kendisini suçlayabilir.

    • Küçümseme

    Çok açıktan saldırgan olmayan bu şiddet türünde şiddeti uygulayan, yaşanan olumsuz bir olayı kabul eder ama karşı tarafta yarattığı incitici sonuçları küçümser.

    ''Çok hassassın! Abartıyorsun! Amma da büyütüyorsun!'' der.

    Bazen saldırganlık, ''yardım etme, yol gösterme, çözüm bulma'' kılıfında karşımıza çıkar. O size şiddet uygulamıyor, yalnızca iyiliğinizi düşünüyordur(!)

    Mağdur, iç çatışma yaşar, kendinden ve hissettiklerinden şüphe duyar.

    Gerçeklik algısı bozulur; giderek kötü bir insan olduğuna ve aklını kaçırmaya başladığına inanır.

    Duygusal şiddet, zamanında tanınmaz ve çözümlenmezse, insanın yaşam sevincini öldüren, sağlığı olumsuz etkileyen çok ciddi bir şiddet türüdür!

    Sosyal ilişkiler, aile ilişkileri ve cinsel yaşam zamanla bozulur.

    Sürekli yorgunluk, uykusuzluk, migren, yaygın ağrılar, çeşitli organ hastalıkları, aşırı yeme veya hiç yememe şeklinde beslenme sorunlarına sık rastlanır.

    Uzun veya ağır bir duygusal şiddete maruz kalmak insanı, korku içinde yaşamaya ve delirme endişesine sürükleyebilir.

    Depresyon bulguları, endişe bozuklukları, özgüven kaybı, utanç ve suçluluk duyguları, ölüm isteği ve intihar düşünceleri, madde ve alkol bağımlılığı ortaya çıkabilir.

    Öfke kontrolü zorlaşır.

    Maalesef alıştığı bir davranış olduğu için mağdur, duygusal şiddete eğilimli insanları arkadaş ve eş olarak seçebilir.

    Şiddete eğilimli bireyler ise özgüvensiz mağduru, cazip bir av olarak tercih edebilir.

    İşin acı yanı, mağdur da zamanla duygusal şiddeti öğrenip benimseyebilir ve başkalarına uygulayabilir.

    Peki, duygusal şiddet zincirini kırmak için neler yapılmalıdır?

    • Sorumluluk üstlenin!

    Mağdursanız, duygusal şiddetin sürdürülmesinde sizin izninizin önemli bir rolü olduğunu kabul etmelisiniz!

    Yaşadıklarınıza başkaldırmakla sorumlusunuz!

    Sergilediğiniz boyun eğici davranışları fark etmek, değiştirmek ve bunu net bir biçimde karşı tarafa göstermek zorundasınız!

    Mevcut durumu sürdürmenin bedelinin çok ağır olabileceği gerçeğini unutmamalısınız!

    Kişinin en büyük yardımcısı ve kurtarıcısı, yine kendisidir!

    Kendisine yardım etmeyene, kimse yardım edemez!

    • Gelişin ve özgürleşin!

    Kültürel, duygusal, sosyal açıdan gelişmiş ve ekonomik bağımsızlığa sahip bir bireye duygusal şiddet uygulayabilmek daha zordur.

    Böyle bir durum ortaya çıksa bile, gelişmiş ve ekonomik özgürlüğe sahip bir bireyin, zincirlerini kırıp yaşamını yeniden inşa etme şansı çok daha fazladır.

    Çıkış yolları kapanmış, duygusal/fiziksel şiddete maruz bırakılan bireyler yalnızca kendilerinin değil, diğer aile bireylerinin ve tüm toplumun da sağlığını tehdit eder.

    Unutmayın; gelişmişlik ve özgürlük, hem birey hem de toplum sağlığı için hayati öneme sahiptir!

    Kendinizi geliştirin, her ne pahasına olursa olsun sosyal ve ekonomik bağımsızlığınızı kazanın!

    • İlişkiler ve iletişim konusunda donanımlı bir uzmanla çalışın!

    Bazı durumlarda ağır özgüven kaybı ve kafa karışıklığı, sorunu tek başına çözmenizi zorlaştırır.

    Destek aldığınızda elde edeceğiniz başarı büyük ölçüde sizin, gerçekleri fark etme, değişme ve baskılara direnme kararlılığınıza bağlıdır.

    Çünkü şiddeti uygulayan, geleneksel değerleri arkasına alarak ve söylenenleri çarpıtarak haklılığını kanıtlama çabasına girecektir.

    Çözümün parçası olmayı reddedecek; kendisinin değil sizin tedaviye ihtiyacınız olduğunu söyleyecek ve hatta tedavinin gereksizliğinde ısrar edecektir.

    Sizi desteksiz bırakmak ve kendisine bağımlı kılmak için, ailenizden ve çevrenizden koparabilir.

    Toparlayacak olursak:

    Duygusal şiddet, çoğu kez, en yakınımızdaki, sevdiğimiz ve güvendiğimiz insanlardan, sinsice gelir!

    Dışarıya karşı çok bilgili, eğitimli, duygulu, uygar ve özenli biri izlenimi veren, ilgili ve sevecen görünen bir insan, en ağır duygusal şiddet fırtınalarını yaşatabilir.

    Saldırganın her konuda çifte standardı vardır. Kendisi kızabilir, üzülebilir, yorulabilir; siz bunları yaptığınızdaysa, sorun çıkartmakla, huysuzluk ve kaprisle suçlanırsınız! Sizi tahrik ettikten sonra dönüp bir de tepkinizle alay edebilir!

    Dönem dönem düzgün davranıp sizi, her şeyin düzeldiğine inandırabilir ve sonra tekrar şiddet eğilimine geri döner.

    Aslında böyleleri çoğu kez ne sizi sever, ne de kendisini!

    Sevme bilinci yeterince gelişmemiştir.

    Çözülmemiş iç çatışmaları, bazılarının ağır kişilik bozuklukları vardır.

    İnsanlar arasında anlaşmazlık ve uzlaşmazlıklar kaçınılmazdır ama sağlıklı ilişkilerde sorunlar, duygusal şiddete başvurmadan akıl ve sevgiyle çözümlenir.

    Seven insan, saygılı ve özenlidir. Sevdiği insanın duygularına ve ihtiyaçlarına duyarlı ve saygılıdır!

    O; kim olursa olsun, sizi bir insan olarak gerçekten seviyorsa, dar bir alana hapsedip kontrol altında tutmaz!

    Yolunuzu açar, güçlenmenize ve gelişmenize destek olur!

    Unutmayın!

    Duygularınıza saldırılabilir, şiddet uygulanabilir, ruhunuz incitilebilir ama onurunuz siz teslim etmedikçe, hiç kimse tarafından elinizden alınamaz!

    http://www.safaknakajima.com
    0212 570 80 20
  • Aşk ve tutku dışında hiçbir şeye boyun eğmeyen bir kadının sanatsal serüveni. Bi o kadar içsel yolculuğu...
    Diego'ya sadakatsiz diyemem. Adamı cinsel sadakatszliğına engelleyecek veya terbiye edecek hiçbir şey yok... Frida kahlo'yq duyduğu sevgi yetebilir miydi? Frida ya da yetti mi ki...onu engellesin...
    Gerçeklik algısı ile bakmak lazım.
    Sanatçıların dünyası çok enteresan...
    Anlayamaya çalışmak bile kabus...
    Gerisini düşünemiyorum.
  • Uzayın karşı konulmaz hagifliği mi yoksa yerçekiminin dayanılmaz ağırlığı mı çürütür insanı yürekteki ruhunu esir alan duygu mu yoksa beyindeki gerçeklik algısı mı çürütür insanı yanlızlık algısına sebeb hangisi bütün yanlızlar yanlızlığını birleştirse kocaman bir yanlızlıkta kocaman bir kalabalık mı olur yoksa tek yanlızlıkta tek bir yanlız mı oluveririz .galiba sahip olduğumuzu sandığımız herşey aslında esiri olduğumuz şeyler özgürleşmek için herşeyden kurtulmalı özümüze doğaya dönmeliyiz galiba o zaman özgürleşebiliriz ve yanlızlık duygusundan kurtulabiliriz...
  • Franz Kafka, 1923’ün serin bir sonbahar gününde, rutin yürüyüşlerini yaptığı bir parkta ağlayan küçük bir kız görür. Çocuk, banka bıraktığı bebeğinin kaybolduğunu görmüş ve çok üzülmüştür. Kafka, onu teselli etmeye çalışır;
    Kafka bebeği onun yerine aramayı önerir.Ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşirler...
    Tüm uğraşlarına rağmen oyuncak bebeği bulamayan Kafka 7/8 yaşlarındaki bebeğin ağzından mektup yazmaya karar verir:
    “Lütfen benim için endişelenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.”

    Bu küçük kıza yazacağı bir çok mektubun ilkidir. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş.Ertesi günlerde, karşılaştıkları parka gidip, Küçük kızın gerçeklik algısı da gerçeklik sorgusu da çabuk söner yahut mektuplarda çizilen dünyaya kendini çabuk kaptırır. Böylece, mektuplarda anlatılan dünya, Lena’nın hayalleri ve rüyalarıyla zenginleşen bir başka gerçekliğe bürünür.

    Derken , günler aylar geçmiş ve görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız , aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş :

    “ Yolculuğum beni çok değiştirdi…”

    Aradan uzun yıllar geçmiş ve artık bir yetişkin bir kadın olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir not bulur. Şöyle yazmaktadır :

    “Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sevgi sevgi başka bir surette tekrar karşına çıkacak.”
  • Tamda burada bir ayna karşısında insan artık kendisi olmanın dışında bir alana düşmüştür.Aynada kendisini görmüş olmak ilk anda bütünlük hissi yaratırken,daha sonra hayat ve kendinlik arasında yaşayacağı yarılmanında başlangıcı olacaktır.İnsan kendi gerçekliğini giderek üst üste yığılan acıları düşünürken yansıyan bir kırılmanın ortasına bir ayna karşısında,bir uçurumun içinde savruk bir şekilde var olmaktayken artık hem kendine uzak hem kendine çok yakındır.Gerçeklik algısı artık nerdedir kimin tekelindedir bilinmez ama kesin olan şey insanın ayna karşısındaki kırılganlığıdır...
  • Eser, Mısırlı ünlü bir akademisyen ve yazar olan Mahmud Hamdi ZAKZUK’un çoğunluğunu el-Ehram gazetesinde yayınladığı makalelerinden oluşmaktadır. Bununla beraber kitap yazarın çeşitli ülkelerde katıldığı sempozyum ve konferanslarda sunduğu bazı tebliğlerini de içermektedir. Yazar kitabın başında küreselleşme konusuna dikkatleri çekerek Müslümanların bu meseleye bakış açılarını irdeliyor. Küreselleşme konusunda Müslümanların bakış açısı birbirine zıt iki fikirde yoğunlaşmaktadır. Bir kısmı İslam’ın küreselleşmeyi kesinlikle reddettiği fikrini öne süren ve bu konuya tamamen sırt çevirenlerden oluşmakta. Diğer bir kısmıysa İslam’ın küreselleşme karşısında yetersiz kaldığı dolaysıyla İslam esaslarını böyle bir çağda savunmanın gericilik olacağını ileri sürenlerden oluşmaktadır. Müslümanların geri kalmışlığı, dinin kendisinden değil duyarsız anlayışlar katılaşmış donuk fikirler ve bunu İslam’ın kendisi zannedip kendileri gibi düşünmeyenleri kolaylıkla küfürle itham eden sığ anlayışlardan kaynaklanmaktadır. Yazar, İslam’ın küreselleşme karşısındaki durumunu söz konusu bu iki marjinal yaklaşımdan farklı yorumlar. Ona göre, İslam özü itibarıyla iletişime ve diyaloga sürekli açık bir din olarak küreselleşmenin önünde engel değil tam tersine imkân sunar. İslam’ın özünde yeniliğe sürekli açık bir din olduğunu söyleyen yazar, buna: “Allah her yüzyılda bir müceddid gönderir” Hadisini delil gösterir. Ayrıca İkbal’in “İctihad İslam’ın hareket kaynağıdır” ifadesiyle de bu meseleyi destekler.


    Girişten sonra dört bölümden oluşan bu eser, birinci bölümde İslam ve asrın değişimleri, ikinci bölümde İslam ve Batı, üçüncü bölümde çağın meseleleri ve dördüncü bölümde ise geleceğin beklentileri başlıkları altında çeşitli makaleleri ele alır. 

    Yazar birinci bölümde küreselleşme çağında İslam başlıklı makaleyi iki yönden ele alıyor. Öncelikle ölçüler ve tutumları kritik eder. Batıdan ithal edilen fikir, düşünce, iktisat, demokrasi gibi meselelere karşılık İslam dünyasında iki akımın oluştuğunu dile getirir. Bunların birincisi mutlak reddedenler ikincisi ise mutlak kabul edenlerdir. Bu iki kesim de birbirlerini çok ağır bir şekilde eleştirirler. Biz ise der yazar, “Ne küreselleşmenin karşısındayız ne de yanında, sadece ona ve diğer ithal edilen akımlara karşı bilinçli ve eleştirel bir bakış açısına sahibiz.” Yazar, İslam için diğer fikri akımlar karşısında endişelenmek gereksizdir der. Çünkü İslam, sıradan akımlar gibi geçici olarak ortaya çıkmış bir fikir ya da olgu değildir. Yazara göre küreselleşme önce ekonomi alanında başlayıp sonra siyasi ve kültürel alanlara kadar uzanmış hiçbir şekilde reddedilemeyecek bir gerçektir. “Bu gerçekliğin karşısında yapılması gereken onunla işbirliği yapmaktır. Bu işbirliğini yaparken ise gerçeğin tamamının şer yahut hayır olmadığını göz önünde bulundurmalıyız.”  Müslümanların yapması gereken en önemli vazifelerden birini de şu ifadelerle ortaya koyar: “Müslümanlar hiç gecikmeden kendi ekonomik bloklarını kurmalıdır.” Batı küreselleşme yoluyla bazı kalıplarını bize dayatmaktadır. Özellikle de sosyal, ailesel ve cinsel bazı kabullerine bizi de teşvik etmektedir. Küreselleşmeye karşı kapılarımızı tamamen kapatmak kesinlikle çözüm oluşturmaz. Zira internet televizyon ve diğer birçok iletişim aracıyla zaten evimize girmiştir. Müslümanların küreselleşme konusunda özellikle demokrasi, insan hakları ve çoğulculuk gibi kavramları takip etmesi gerekir. Ancak yönetimi sadece demokrasi olarak dayatmak yanlış bir yoldur. Bunda İslam’ın temel savı “şura”dır. Şura, esas tutulmakla beraber yere ve zamana göre yönetim biçimi değiştirilebilir. 

    Yazar İslami küreselleşmeyi bazı evrensel değerler üzerinden şu ifadeleriyle özetler: “İslami küreselleşme, insani değerleri ve ahlak ilkelerini yaymayı bütün insanlığın insanlık onurunu korumayı; herkese eşitlik ve özgürlük hakkı tanımayı; canı, malı, aklı, inancı, şerefi himaye etmeyi, insanlar arasında adaleti ikame etmeyi, aile kurumunu düzeltmeyi, kadına saygı gösterilmesini ve sömürüyü engellemeyi hedefler.” Buna karşılık Modern Küreselleşme, özgürleştirme adı altında bireyi ahlaki, dini ve örfi bütün değerlerden tamamen soyutlayarak adeta bir yokluk seviyesine düşürür.

    Küreselleşme çağında İslam başlığının ikinci kısmı olan amaçlar ve araçlar bölümünde yazar, İslam’ın ekseninde döndüğü temel konunun Allah’ın varlığı ve birliği konusu olduğunu ve insan hayatını baştan sona dizayn eden meselenin, bu ontoloji üzerinde şekillendiğini ifade eder. Kur’an’daki ayetlerle de sabit olan imanın fıtriliği bu meseleyi daha da netleştirir. İslam, gerek dünya hayatında gerekse ahiret hayatı konusunda amaç-araç dengesinin gözetilmesini ister. Bu bağlamda yeryüzünün imarı ve medeniyetin inşası İslam’ın en az diğer farzlar kadar ehemmiyet verdiği bir konudur. Bu da Müslümanlar için farz kılınan ilim ile mümkün olabilir.

    Yazar, Müslümanların dünya devletleri karşısında geri kaldıkları üzerinde özellikle durur. Bu konuda gücü elinde bulunduramayan Müslümanların, sürekli dünya dengelerinde etkisiz elemen olarak kalacaklarını vurgular. Eleştiriye açık bir ifadeyle bu konuyu ortaya koyan yazar, “ içinde bulunduğumuz şu çağda zayıflar için yer yoktur” der. Müslümanların bu devirde acınacak bir vaziyette darmadağın olduklarını ifade eder ve biraz da abartıya kaçarak Müslümanlar için “Karmaşık dünyada şaşırıp kalmış bir topluluk” ifadesini kullanır. 

    Yazar, İslam Âleminin endişeleri başlığı altında Müslümanların özellikle özeleştiride bulunmaları gerekliliğini vurgular. Biz iyiyiz demekle hakikate gözümüzü kapatmış oluruz. Suçu batıya atmakla da sadece kendimizi geçici olarak rahatlatırız. Bütün bunların yerine gerçek bir özeleştiri yapmak durumundayız. Düşünce ve fikir üretme konusunda ne kadar geri kaldığımıza dikkat çeken yazar, batıyı eleştirmeyi bile yine batılılardan öğreniyoruz der. Küreselleşmeye dönük eleştirilerimizin çoğu maalesef yine batı menşelidir. Bilgi güç dengesini sürekli vurgulayarak “öyle bir dünyada yaşıyoruz ki orada ne zayıflara merhamet olunur, ne de güçlülerden başkasına saygı gösterilir, bilgisi olanın gücü de vardır, gücü olan saygı görür” der.

    İkinci bölümde Doğu ve Batı başlığı altında yazar, bu iki medeniyetin arasına set çekmeye çalışan batılı fikirleri çürütmeye çalışır. Bazı batılı düşünürlere karşı en ciddi eleştirilerini ortaya koyar, Doğu ve Batı medeniyeti kaynak itibariyle bir bütündür, bu iki medeniyetin birbiriyle ayrı olduğu düşüncesi gerçekliğe aykırıdır der. Nitekim 1900 lerin başında “doğu doğudadır, batı batıda; ikisi asla bir araya gelemez” diyen Kipling ve 1993 te “Medeniyetler çatışması” teziyle gündeme gelen Huntington’un bu düşüncelerinin temelinde sömürü zihniyeti yatar. Buna karşılık yazar “evrensel işbirliği” tezi üzerinden konuyu işlemeye devam eder. Bütün medeniyetlerin temelinde şüphesiz din yatar. Doğu medeniyetinin temeli İslam, Batı medeniyetinin temeli de Hıristiyanlıktır. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki Hıristiyanlık da doğu temellidir. Bu anlamda Doğu-Batı arasında hem din hem de kültür üzerinden net sınırlar çizilemez. Kültürel anlamda ayrışmanın gerçekliğe aykırı oluşunu Yunan felsefesinin Müslümanlar üzerinden batıya aktarılması ve Endülüs tecrübesini nazara vererek örneklendirir.

    Batı’da İslam’ın geleceği başlığı altında, Batı’da Müslüman göçmenler ve Müslüman olan Batılılar üzerinden İslam’ın yeni bir yüzünün ortaya çıktığı vurgulanmaktadır. Batı’da İslam’ın hızla artması bu yüzü her geçen gün belirgin hale getiriyor. İşte bu gerçeklik İslam’ın batıdaki yanlış imajını düzeltmek için en iyi fırsattır. Bununla beraber eserde İslam’ın Batı’daki varlığı ve yaşadığı problemlere de ayrı bir başlık ayrılmıştır. Bu konuda, maalesef İslam karşıtı bazı gruplar medya başta olmak üzere Batı’daki İslam imajına çok ciddi zararlar vermektedirler. İslam’ı karalamaya çalışanlara Batılıların sahip çıkması ve İslam’ı sindirmek için var gücüyle çalışanların oluşu yazara şu soruyu sorduruyor. “Peki, dünyada o kadar din arasında neden sadece İslam bu haksız muameleye uğramaktadır?” Batı’daki yanlış İslam algısı ve sebepleri başlığında ise, Batı’nın İslam’a karşı yanlış algısının tarihi bir kine dayandığını ifade eder. Özellikle Haçlı seferlerinin oluşumu için İslam’a çok çirkin iftiralar atılmış ve bu tarihi kin maalesef hala bazı bakış açılarını şekillendirmektedir. Bununla beraber Avrupa’da bazı okullarda İslam’ı karalama faaliyetleri de devam etmektedir. Bu anlamda yakın tarihte meydana gelen Bosna-Hersek ve Kosova faciaları Avrupa’nın ikiyüzlü tutumunun en bariz göstergelerindendir.

     Yazar İslam’ın Batı’daki dayanaklarını üç boyutta ele alır. Birincisi İslam âlemiyle bağlantılı olan boyutudur. Bu kısımda Müslümanlara düşen vazifeler, Batı’da yaşayan Müslümanlarla irtibat halinde olmaları ve onların haklarını bütün uluslar arası görüşmelerde öncelemelidir. Ayrıca İslam dünyasında insan hakları, demokrasi ve insan onuru İslam’ın öngördüğü çerçevede hep gündemde tutulmalı bu bağlamda gerekleri yerine getirilmelidir. Bir diğer vazife ise İslam’ın tarih boyunca Hıristiyanlığa ve Semavî dinlere gösterdiği hoşgörüyü sürekli göz ününe sermeli. İkinci boyut ise Batı’daki Müslümanlarla alakalı olan kısımdır. Bu noktadan Batı’daki Müslümanlara düşen vazifelerin başında birlik olmaları, dar hizipçi ve siyasi tartışmalardan uzak kalmaları gelir. Aynı zamanda Batı zihniyetini iyi anlamaları ve bu yolla onlarla iletişime geçmelerinin ehemmiyeti de önem arz eder. Belki de en önemlisi, diğerlerinin gözünde İslam için parlak bir imaj çizmeleri gerekir. Batılılarla ortak ilmi sempozyumlar yapılmalı, ortak olumlu noktalara dikkat çekip pozitif diyaloglar kurulmalıdır. Atılan adımlar, yaşanılan toplumun realiteleri göz ününe alınarak atılmalı. Üçüncü boyut ise Batıyla ilgili olan kısmıdır. Burada Batı’ya düşen en önemli vazife medya ve okullardan başlayarak yanlış İslam imajının düzeltilmesinin gerekliliğidir.

    Eserin belki de en önemli başlıklarından biri sayılabilecek Avrupa’daki Arap-İslam mirası makalesidir. Yazar burada yazma eserlerin Batılılar tarafından nasıl incelendiğini ele alır. Bununla beraber Doğu’da yapılan tercüme faaliyetleri başta olmak üzere bilimin gelişmesi adına yapılan birçok faaliyetin Batı medeniyetine dayanak oluşturduğu üzerinde durulur. Avrupalı oryantalistlerin elyazması eserlerin toplanmasında çok katkıları olmuştur. Bunların başında da Hollanda’nın Leiden üniversitesi gelir. Bir dönem Avrupa’da Doğuyla ticaret yapan gemilerin yanlarında elyazması eser getirmelerini şart koşan yasalar çıkartılmıştır. Uzun bir dönem Doğu’dan Batı’ya legal ve illegal yollardan binlerce elyazması eser taşınmıştır. Bu yolla Batı’ya taşınan eserlerin sayısı yüz binleri bulmuştur. Yine bu eserlerin inceleme ve yayınlamasında da Oryantalistlerin sayısız faaliyeti olmuştur. İbn Hişam’dan Zamahşeri’ye kadar birçok temel İslam kaynaklarını yayınlamışlardır. Bu konuda Doğu eserlerinin Batı dillerine sayısız tercümelerini de dile getirmek gerekir. Bütün bu faaliyetler Arap mirasının Avrupa’daki etkilerini gözler önüne serer. Yazar, Oryantalistlerin Arap eserlerine hizmeti konusunda Carl Brockelmann (ö. 1956)’a özel bir yer verir. Onun “Arap Eserleri Tarihi” adlı büyük eseri yarım asra yakın muazzam bir emeğinin neticesidir.

    Yazar eserin üçüncü bölümünde çağın meselelerini masaya yatırır. Bu anlamda İslam ve dinler arası diyalog konusuna ayrı bir önem verir. Yazar dinler arası diyalog konusunda Kur’an’dan (Âli İmran-64) ve Hadislerden deliller getirir. Bu konuda Hans Küng’un şu ifadeleriyle meseleyi özetler: “Dünyada barışın sağlanması, dinler arasında bir barış sağlanmasına bağlıdır. Dinler arasındaki bu barış ise, dinler arası diyalog kurulmadıkça gerçekleşmez.” Yazar, yeniçağ ve medeniyetler arası diyalog seçimi başlığı altında dünyanın diyalog dışında bir çıkar yolunun olmadığına dikkatleri çeker. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” hatta ABD eski başkanı Nixon’un “Batı’nın İslam Dünyasıyla Kaçınılmaz Çatışması” tezlerine rağmen dünyanın diyalog dışında bir tercihi olamaz der. Özellikle Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyası Soğuk savaşın bitmesiyle Sovyetler’in yerini İslam dünyasına bırakması tezi de çokça dillendirildi. Yine de yazar bütün bunlara karşın kendi tezini şöyle özetler: “Biz, her ne kadar küreselleşme tarafından, diğerlerini kışkırtacak olan belli değerler ve sistemler yayılmaya çalışılsa da yeniçağda medeniyetler arasında çatışmaların olmayacağını iddia ediyoruz.” Yazar bu tezini ise, dünya problemlerinin ortak oluşuna, medeniyetler arası çatışma tezlerine olan ciddi tepkilere, başta İngiltere olmak üzere bazı Batılı devlet adamlarının diyalog yanlısı tavır ve söylemlerine dayandırır. Doksanların en popüler gündemlerinden biri olan “Kolonlama” meselesine gelince; yazar, İnsan kolonlanmasını hem İslam’a hem de fıtrata göre şaibeli bulur. Konunun ihtisas sahibi kimselerce iyice araştırılması gerektiğini vurgular. Bu meselenin en tehlikeli boyutu ise aile, anne-baba, akrabalık gibi insanlığın temeli sayılabilecek ilişkilerin sonu olabileceğinden hareketle ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini ifade eder.

    Son bölümde geleceğin beklentileri üzerinde duran yazar, yirmi birinci yüzyılda İslam başlığı altında İslam’ın, özünde bütün farklı boyutlarıyla birlikte bir yaşam dini oluşuna dikkatleri çeker. İnsanı, İslam öğretileri çerçevesinde çizdiği formül olan “üç çember” ile izah eder. Bu formülü, insanın kendisiyle, Allah’la ve varlıkla olan bağı diye niteler. Konunun devamında insanın iki yönlü oluşunu yani beden ruh dengesini anlatır. Allah’ın temel emirlerinden olan ilmin farziyetine ittibası ile gerçekleşecek olan. İnsanın şerefli kılınışı, manasını bulacaktır. Yazar eseri modern çağda dinlerin rolü konusuyla bitirir. Bu konuda bütün dinlerin ortak görüşlerini şu şekilde sıralar: 1. Ailenin korunması, 2. Savaşların durdurulması, 3. Zulümlerin durması ve 4. Bağnazlığın ortadan kaldırılması.

    Yazar eserinde, İnsanlık ve İslam âleminin temel problemlerini ele aldığı yılların güncel meseleleri ışığında yorumlamaya ve çözüm yolları sunmaya çalışmıştır. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, eserde öne sürülen bazı çözüm önerileri şimdinin değerleri karşısında hükmünü yitirecek kadar zamana yenilmiştir. Yine de bundan yaklaşık yirmi sene önce yazarın ele aldığı problemlerin aynen devam ettiğini de üzülerek ifade etmek zorundayız. Ümit ederiz ki bu fikri gayretler pratiğe de yansır ve istikbaldeki nesiller özellikle İslam âlemini kuşatan karabulutlar yerine aydınlık günlere gözlerini açarlar.