• Tarihi inceleyerek bu incelemelerden genel ilkeler çıkarmanın, gezegenlerin yörüngelerini inceleyerek çıkarmaktan daha güç olduğunu kimse yadsıyamaz. Yine de bana bu güçlükler aşılmazmış gibi gelmiyor. Doğa bilimleri arasında yerleri güvencede olan gökbilim, iklimbilim, çevrebilim, evrimsel biyoloji, jeoloji, paleontoloji (eskivarlıkbilim) gibi öteki tarihsel konular için de aynı güçlükler söz konusudur. Ne yazık ki insanların kafasındaki bilim imgesi fiziğe ve aynı yöntembilimleri kullanan birkaç başka çalışma alanına dayanmaktadır. Bu alanlardaki bilim adamları genellikle bu yöntembilimlerin uygun düşmediği ve bu yüzden başka yöntembilimlerin bulunmaya çalışılması gereken başka çalışma alanlarını bilmeden küçümserler -örneğin benim araştırma alanlarım olan çevrebilim ile evrimsel biyolojiyi. Ama unutmayın, İngilizcedeki “science” (bilim) sözcüğü "bilgi” anlamına gelir (Latincede "bilmek” anlamına gelen scire sözcüğünden türemiş scientia, “bilgi”), yani söz konusu çalışma alanı için en uygun yöntem hangisi olursa olsun, toplanan bilgi. Bu yüzden insan tarihi öğrencilerinin karşılaştıkları güçlükleri çok iyi anlıyorum.
    Geniş anlamda (gökbilim ve benzerleri de içinde olmak üzere) tarihsel bilimler, fizik, kimya, moleküler biyoloji gibi tarihsel olmayan bilimlerden kendilerini ayıran pek çok özelliği paylaşırlar. Bunların arasından dört tanesini seçip ayırıyorum: Yöntembilim, sebep/sonuç, tahmin, karmaşıklık.
    Fizikte bilgi edinmenin en önemli yöntemi laboratuvar deneyidir, hangi parametrenin etkisi söz konusuysa laboratuvarda o parametrenin üzerinde oynanır, o parametre sabit tutularak paralel sınama deneyleri yapılır, başka parametreler sabit tutulur, hem parametreyle oynama deneyleri hem sınama deneyleri tekrarlanır ve niceliksel veriler elde edilir. Kimya ve moleküler biyoloji için de çok iyi sonuç veren bu strateji pek çok insanın kafasında bilimle öylesine özdeşleşmiştir ki deney yapmak genellikle bilimsel yöntemin esası olarak kabul edilir. Gelgelelim laboratuvar deneyinin pek tabii ki tarihsel bilimlerde pek az rolü vardır ya da hiç yoktur. Galaksi oluşumlarını durduramazsınız, kasırgaları ve buzul çağlarını başlatıp durduramazsınız, deneysel olarak birkaç ulusal parktaki boz ayıları yok edemezsiniz ya da dinozorların evriminin seyrini tekrarlamazsınız. Bunun yerine bu tarihsel bilimlerde başka yollardan, örneğin gözlem, karşılaştırma, doğal deney adı verilen deneyler (biraz sonra bu konuya döneceğim) yaparak bilgi edinmeniz gerekir.
    Tarihsel bilimler en yakın ve en uzak nedenlerle ilgilenir. Fizikte ve kimyada çoğunlukla “en geride yatan neden”, “amaç”, “işlev” kavramları anlamsızdır ama genel olarak yaşayan sistemleri, özel olarak insan etkinliklerini anlamada bunlar çok temel kavramlardır. Örneğin kürklerinin rengi kışın kahverengi olan ve yazın beyazlaşan kuzey kutup yabani tavşanlarını inceleyen bir evrim biyoloğu, kürk pigmentlerinin moleküler yapısı ve biyosentetik patikaları bağlamında kürk renginin görünür en yakın nedenlerini saptamakla yetinemez. Daha önemli sorular, işlevle (yırtıcılara karşı kamuflaj mı?) ve en gerideki nedenle (mevsimsel olarak kürk renkleri değişen bir yabani tavşan topluluğuyla başlayan doğal seçilim mi?) ilgili olanlardır. Aynı şekilde bir Avrupa tarihçisi Avrupa’nın hem 1815’teki hem 1918'deki durumunu, bütün Avrupa'yı içine alan ve çok pahalıya patlamış bir savaştan sonra barışın sağlandığı bir dönem olarak tanımlamakla yetinemez. İki barış anlaşmasıyla son bulan birbirinden farklı zincirleme olayları anlamak, niçin 1815’ ten sonra değil de, 1918'den yirmi yıl sonra çok daha pahalıya mal olan bir topyekûn Avrupa savaşının başladığını anlamak için gereklidir. Ama kimyacılar iki gaz molekülünün çarpışmasına bir amaç ya da işlev yüklemezler, bu çarpışmanın en gerisindeki nedeni de aramazlar.
    Tarihsel bilimlerle tarihsel olmayan bilimler arasındaki bir başka fark da tahminle ilgilidir. Kimyada ve fizikte insanın bir sitemi anlayıp anlayamadığı o sistemin gelecekteki davranışını başarılı bir biçimde tahmin edip edemediğiyle ölçülür. Fizikçiler genellikle evrimsel biyolojiyi ve tarihi küçümserler çünkü bu alanlar tahmin işinde sınıfta kalırmış gibi görünürler. Tarihsel bilimlerde geçmişe dayalı açıklamalar yapılabilir (örneğin, 66 milyon yıl önce dünyaya çarpan bir göktaşı niçin dinozorların soyunun tükenmesine yol açtı da, başka pek çok türünkine yol açmadı) ama önsel tahminler yapmak daha zordur (geçmişte gerçekten olmuş bir olay önümüzde olmasaydı hangi türlerin soylarının tükeneceğini kesin olarak bilemezdik). Ama tarihçilerin yine de gelecekte keşfedilecek verilerin bize geçmiş olaylarla ilgili neler göstereceği konusunda tahminde bulunmadıkları ve bu tahminleri sınamadıkları söylenemez.
    Tarihsel sistemlerin, tahmin girişimlerini karmaşıklaştıran özellikleri çeşitli farklı şekillerde tanımlanabilir. İnsan topluluklarının ve dinozorların son derece karmaşık olduklarını, birbiriyle beslenen akıl almaz sayıda bağımsız değişkene sahip bulunduklarını söyleyebilirsiniz. Sonuçta alt örgütlenme düzeyinde küçük bir değişiklik daha üst düzeylerde bir değişiklik olarak ortaya çıkabilir. Bunun tipik bir örneği Hitler'in 1930'da neredeyse ölümüne neden olabilecek bir trafik kazasında kamyon sürücüsünün fren yapma tepkisinin II. Dünya Savaşı sırasında ölen ya da yaralanan yüz milyon kişinin hayatları üzerindeki etkisidir. Biyologların çoğu biyolojik sistemlerin sonunda tamamıyla fiziksel özellikleri tarafından belirlendiğini ve kuantum mekaniğinin kurallarına uyduğunu kabul etseler de sistemlerin karmaşıklığı, gerçekte, o belirleyici sebep/sonuç ilişkisinin tahmin edilebilirliğe dönüştürülemeyeceği anlamına gelir. Kuantum mekaniği bilgisi Avustralya'ya dışardan getirilen plasentalı yırtıcıların Avustralya'da niçin onca keseli türün soyunun tükenmesine yol açtığını ya da I. Dünya Savaşı'nı niçin Müttefik güçlerin kazandığını, Merkez güçlerin kazanamadığını anlamamıza yardım etmez.
    Her bir buzul, nebula, kasırga, insan toplumu, biyolojik tür, hatta cinsel ilişkiyle çoğalan her bir türün her bir bireyi ve hücresi benzersizdir, çünkü onları etkileyen o kadar çok değişken vardır ve kendileri o kadar farklı parçalardan oluşmuşlardır ki.
    Oysa fizikçinin her temel parçacığı ve izotopu için, kimyacının her molekülü için o varlığın bütün tekleri birbirine özdeştir. Bu yüzden fizikçiler ve kimyacılar mikroskobik düzeyde evrensel belirlenimci yasalar formüllendirebilirler ama biyologlar ve tarihçiler yalnızca istatistiksel eğilimleri formüllendirebilirler. Doğruluk payı çok yüksek olacak şekilde bir tahminde bulunup benim çalıştığım Kaliforniya Üniversitesi Tıp Merkezinde bundan sonra doğacak 1000 bebeğin 480'den az, 520'den çok olmamak üzere erkek olacağını söyleyebilirim. Ama kendi iki çocuğumun ikisinin de erkek olacağını önceden bilmeme olanak yoktu. Aynı şekilde tarihçiler, bir yörenin nüfusu yeterince kalabalık ve yoğunsa, yiyecek üretimi fazlası yaratma gücü varsa kabile toplumlarının şefliklere dönüşme olasılığının bu koşulların bulunmadığı toplumlara göre daha yüksek olduğunu belirtiyorlar. Gelgelelim böyle her yöresel nüfusun kendine göre benzersiz özellikleri vardır; evet, Meksika'nın, Guatemala'nın, Peru'nun, Madagaskar'ın yüksek bölgelerinde şeflikler ortaya çıktı, ama Yeni Gine ya da Guadalcanal'ın yüksek bölgelerinde çıkmadı.
  • Gördüğümüz her şeyi ilk kez görüyor olmalıyız, çünkü onu gerçekten de ilk kez görürüz. O zaman, her sarı çiçek yeni bir çiçektir; o ifade edildiği gibi, dünkü çiçekle aynı olsa bile yenidir. Bakan kişi dünkü kişi değildir, çiçek de değildir. Sarı bile aynı olamaz. İnsanların bütün bunları bilmelerini sağlayacak gözlerinin olmaması ne yazık! Olsaydı hepimiz mutlu olurduk.
    Fernando Pessoa
    Sayfa 213 - Kırmızı Kedi Yayınları, Çeviren:Işık Ergüden
  • Kitabın 1950'li yıllarda yazıldığını düşünürsek gerçekten büyüleyici...Akıcı bir dili olmasada geleceğe ışık tutmuş, ne yazık ki. Okumakta yarar var...
  • "Bundan sonra ne yapacaksın" dedi, Süleyman. "Sen beni biliyorsun kalamam buralarda" dedim. Kalamazdım gerçekten de, gitmem lazımdı buralardan. Nereye, nasıl bilmiyordum. Ama gidecektim, kaçacaktım ya da onu biliyordum. Tek ihtiyacım olan üstümde gezecek bir mouse okuydu. Tek başıma hareket etmeyecektim herhalde. Eski model bir macera oyununda olmayı düşünmek daha çok hoşuma gidiyordu. Guybrush Threepwood gibi bir korsan olmak için nelerimi vermezdim. Ama ne yazık ki sadece Süleyman Öztoprak'tım ben. Güçlü korsan değil ama, eli yatkın kaportacı Süleyman Öztoprak.

    Süleyman'a döndüm, "Gitmem lazım benim, Süleyman Ustaya söyle kusuruma bakmasın artık. O da biliyor daha fazla dayanamayacağımı buna" Hiç kırmazdı beni Süleyman, iyi çocuktu. Gözündeki iki damlayı saklamaya çalıştı. "Peki abi" dedi. Benim de içim kötü olmuştu. İki gün önce pataklamıştım çocuğu. "Kusura bakma dedim iki gün öncesi için de." "Lafı mı olur abi" dedi "Hak etmiştim ben onu" "Sağlıcakla kal" deyip ayrıldım hemen oradan. Özleyecektim Süleyman'ı, Süleyman Ustayı, iyi insanlardı hepsi. Bir tek yandaki bakkalı sevmiyordum, Süleyman Amcayı. Kaç defa sahtekarlık yaparken görmüştüm adiyi. "Neyse" dedim. "İş bulurum nasılsa gittiğim yerde", elim yatkındı benim her şeye.

    Çıktım dükkandan. Haritama baktım. Evim sol üst tarafta kalıyordu, ama oraya gitmeden önce yapmam gereken işler de vardı. Görev listemi kıç cebimden çıkardım. Yaptıklarımın üstünü çiziyordum genelde. Dükkandan ayrılmanın üstünü çizdim. Başka? Kırmızı topuklu kadın ayakkabısı sağ teki bul, bankaya araç kredisi için başvur, bankanın çatısına çıkıp aşağıya tükür, eve git, bavulunu topla (Bavula 1 kırmızı topuklu sağ kadın ayakkabısı, 1 kredi başvuru formu, 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazete koy) ve yola çık vardı. Nereden bulacaktım ayakkabıyı? Haritaya baktım, cami sol alttaydı hemen. Yürüyerek gitmeye karar verdim. Tam yolu yarılamıştım ki telefon çaldı. Baktım ilerde kırmızı bir ankesörlü telefon var. Koştum, yetişemedim. Cep telefonum hala çalıyordu ama. Açtım, kayınçom Süleyman abiydi. "Sülü (Bana hep sülü der), karar vermişsin gidiyormuşsun" dedi Süleyman abi. "Abi, vazgeçirmeye çalışma. Biliyorsun başaramazsın" "Biliyorum" dedi Süleyman abi. "Başaramayacağımı biliyorum ama yine de deneyeyim dedim. Ya da hiç olmazsa, malını mülkünü heder etmeni engellerim belki. Kardeşimi üzmene izin veremem hem." "Yok" dedim. Süleyman abiye. "Tamam" dedi Süleyman abim. "Yalnız unutma, kredi kartlarının hesap kesim tarihi ayın 8'i, geçirmemeye çalış gideceğin yerde" Gömlek cebimden not defterimi çıkarıp baktım, gerçekten de doğruydu. Zavallı adam, nereye gideceğimi bilmiyordu herhalde. Normaldi aslında. Ben de tam olarak bilmiyordum. Tek bildiğim, en son bavulumu toplama gerektiğiydi. Uzatmadım ama, "Peki" dedim Süleyman Abiye. "Peki süleyman abi. Kardeşine de selam söyle." Bir şey söylemesine izin vermeden kapattım.

    Zaman kaybetmiştim. Camiye koşarak gittim. Girmedim ama, ayakkabıları kontrol ettim sadece. Şanssızdım. Kırmızı, topuklu sağ kadın ayakkabı teki bulamamıştım burada. Diğer kapıya gittim, kırmızı bir topuklu görünce sevindim. Ama yaklaşınca bunun sol tek olduğunu fark ettim. Bir an almayı düşündüm, ama hayır. Gerçekten gerekli olduğuna kanaat getirmeden tek bacaklı, dini bütün bir kadını mağdur etmek istemiyordum. Haritama baktım tekrar, tam ortada büyük AVM duruyordu. Sol cebimdeki paraları saydım. Haftalığımı aldığım iyi olmuştu. Hem kredi kartlarımın son kullanma tarihi de yaklaşmamıştı henüz. Gönderilen kredi kartlarını son kullanma tarihlerine göre dizmeyi alışkanlık haline getirmiştim eskiden beri. Böylece tarihleri aynı olanları hemen fark edip düşük rakamlıları kolaylıkla imha edebiliyordum.

    AVM'ye yürüyerek gidersem çok zaman kaybedeceğimi anladığımdan tünel kazmaya karar verdim. Elim tünel kazmaya oldukça yatkın olduğundan bir süre sonra AVM'nin asansör boşluğuna çıktım. Oldukça boştu burası. Tekrar kazmaya başladım ve ayakkabılarla dolu bir ambarda buldum kendimi. Nasıl aç tavuk kendini darı ambarında zannederse, ben de ayakkabı ambarında olduğumu düşünmüştüm . Biraz sonra buranın bir ayakkabı mağazası olduğunu fark ettim. Etrafı dikkatlice kontrol ettim, kimse yoktu, kapanmıştı herhalde. İlerde bir fanus içinde kırmızı bir ayakkabı gördüm. Koştum hemen elime başka bir ayakkabı aldım fanustaki ayakkabının ağırlığını tahmin ederek. Fanusu kaldırdım, şansıma alarm çalmadı. El çabukluğuyla elimdeki ayakkabıyı fanustakiyle değiştirdim. Elim bu gibi şeylere çok yatkındır. Alam çaldı, baktım yanlışlıkla ayakkabı yerine fanusla değiştirmişim. Hemen ayakkabı ile tekrar değiştirdim. Alarm çalmaya devam ediyordu. Telefonuma baktım, ilaç saatim gelmişti, çorabımın arasındaki paketten üzerinde pfizer yazılı haplardan bir tane içip alarmı kapattım. Elimdeki ayakkabıya baktım, kahretsin . Yine sol tekti. Neydi bu sol bacaklı kadınların benden istediği? Alttaki kutulara teker teker baktım. Hepsi çiftti. Sonunda en alttaki kutuda bir tek daha bulabildim. Evet, ilk görevimi yerine getirmiştim artık. Kıç cebimdeki görev kağıdı çıkarıp ikinci maddenin de üstünü çizdim. Acaba karışık yapabiliyor muyduk bu görevleri. Birden ilkokul günlerimi hatırladım. Ben sınavlara hep ilk soruda oyalanırken, benden daha cesur olan çocukların öğretmene sorup istedikleri sorudan başlayabildikleri günleri. Belki ben de onlar kadar cesur olsaydım, şu an bir kaportacı olarak kalmayacak ve onlar gibi bir devlet dairesinde işe girebilecektim. Evet, belki onlardan 4 kat daha fazla kazanmayacaktım ama en azından.... Neyse zaten kaportacı da değildim artık.

    Şimdi bankaya gitmem lazımdı araç kredisi için. Neyse ki banka ismi yazmıyordu kağıtta. Bu AVM'de bir de banka olduğuna emindim sanki. Haritamı çıkardım, görünmüyordu. AVM'nin haritasını çıkardım ben de. Her duruma uygun haritalara sahip olmak en sevdiğim özelliklerimden biridir. Süleyman Usta'ya iş başvurusunu yaptığımda, seçilmemi sağlayan ana unsurun bu olduğunu düşünüyorum . Bir de elimin yatkın oluşu belki işlere. Evet tam hatırladığım gibi. Daha önce gelmiştim buraya, hatta bu bankada kuzenim Süleyman'a iş ayarladığımı bile hatırlıyorum. Ön kapıdan çıktım ayakkabıcıdan, zor oldu gerçi ama elim bu tip işlere yatkın olduğu için camı kırarken zorlanmadım topuklu ayakkabıyla. Artık kırık bir topuğu vardı kırmızı sağ tekin. İşte, ilerde solda banka şubesi, şansımla birlikte bana gülümsüyordu. Koştum hemen . Daha fazla hırpalamak istemedim ayakkabıyı. Süleyman'ı aradım. Hemen açtı. İçeri girdim ben de. Bankada yatıyormuş geceleri. Kredi başvurusunda bulunmam gerektiğini söyledim. Biraz buruklaştı Süleyman, o sadece küçük esnafın kredi işlerine bakıyormuş. Benim de ona başvurabilmem için küçük esnaf olmam gerekiyormuş. Benim kredi taleplerime Süleyman diye biri bakıyormuş hiç tanımadığım. "O nerede " diye sordum. AVM'deki tekvando kursunda gece bekçisi olarak gece bekçisi olarak çalışıyormuş. Süleymanın hala buruk olduğu gözümden kaçmadı ama. Nedenini sordum. Gideceğime üzüldüğü besbelliydi. Ama sakladı, Süleymanın gece uyandırılmaktan hiç hoşlanmadığını, ve sol ayağının çok pis olduğunu söyledi. Birden hayatımın o ana kadar olan kısmı bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Evet her şey yerli yerine oturmuştu. Koşarak ayakkabı dükkanına gittim. Yatkın elimle diğer tarafı da kırıp içeri girdim. Fanusa tekrar bıraktığım ayakkabıyı da aldım, kırmızı sol teki. Alarm çaldı. İptal et yerine erteleye başmışım. Kapattım tekrar ve tekvando kursuna doğru koştum.

    Çok zaman kaybetmiştim ve koşmam lazımdı, ama ne kadar koşarsam koşayım ulaşamıyordum kursa. Birden AVM'nin göz bebeği yürüyen bantta olduğumu fark ettim. Yürümeye başladım ben de, sonunda yeşil ışıklı kursun önüne geldim. "Hey "diye bağırdım, "Hey" diye karşılık geldi. Biraz daha yüksek "Heyyy" diye bağırdım. Tekrar ama daha yüksek sesle "Heyyy" diye karşılık geldi. Bu sefer daha yüksek bir sesle bağırdım, ama hey demedim. Küfür ettim. Aynı karşılığın geleceğini beklerken hızlı bir sol tekme geldi. Bir dişim kırılmıştı. Aldım sol ön cebimdeki gizli cebe koydum. Bir kez daha ama bu kez daha alçak bir sesle küfrettim. Hazırlıklıydım bu kez, saniyenin onda biri kadar bir zamanda bana ulaşan tekmeye elimdeki sol teki giydirdim. Elim yatkındı böyle işlere. Bir iki dakika kadar sessizlik oldu, sonra bir adam ağlayarak çıkarak omuzuma sarıldı. "Üzülme" dedim. "Üzülme Süleyman , gidiyorum ama bu dünyanın sonu değil. Herkes, herşey gider. Gidenle de gidilmez" "Tamam" dedi Süleyman. "Buyrun, ne istiyordunuz?" "Araç kredisi için başvuracaktım" dedim. "Ben tam aradınız adamım" dedi Süleyman. Bir yakınlaşma olmuştu sanki aramızda. İsim benzerliğinden olabilir diye düşündüm. Birden uzaktan kuzenim Süleymanın kıskanç bakışlarını görünce omzumdan kaldırdım Süleyman'ı. Hadi dedim gidelim bankaya. Gittik. Ben başvurdum, o ah dedi, ben başvurdum, o ah dedi. Sonunda tamamlandı başvurma işlemi ben de aldım başvurumu. Kuzenime ve Süleyman'a teşekkür ettikten sonra Ayakkabı dükkanına geri döndüm.

    Alışmıştım buraya epey, etrafa bakıp gözüme toz kaçırdıktan sonra tünele geri döndüm. Kıç cebimden çıkardığım görev kağıdında kredi başvurusunun da üstünü çizdim. Tünelde bulduğum 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazeteyi de yanıma alıp asansör boşluğuna gittim. Sanki dejavu yaşıyordum. Üzerime hızla gelen asansörü görünce biraz yana çekildim. Asansör burnumdan bir parça kopararak yanımda durdu. Üzüldüm, seviyordum burnumu. şimdi estetikli gibi olmuştum sanki. Atladım hemen, asansördeki çocuğa çatıya çıkmak istediğimi söyledim. Türkçe bilmiyordu çocuk. Elindeki flütüyle asansör müziği çalmaya başladı. Ben de Çatı yazılı düğmeye bastım. Çatıya kadar baya dinledim çocuğu. Yetenekliydi. Tam "Beni Köyümün Yağmurlarında Yıkasınlar" biterken çatıya vardım. "Beni burada bekle dedim çocuğa. Aşağıya indi.

    Ben de çatının kenarına geldim. Aşağıdaki insanlar karınca gibi görünüyordu. Aşağıya tükürdüm. Tükürüğüm üzerlerine gelince onların gerçekten karınca olduklarını fark ettim. Yanlış kenara gelmiştim. Diğer kenara geldim, buradan bir şey görünmüyordu. Aşağısı çok karanlıktı. Tükürmeye çalıştım, ağzım kurumuştu. Biraz bekledim. Telefonum çaldı, "Alarmı yine mi kapatamadım" diye düşünürken Süleyman abimin aradığını gördüm. Kayınçom benim için iyice endişelenmişti herhalde. Açtım, "Abi"dedim. "Sülü" dedi. "Abi" dedim. "Bu wifi'nin şifresi neydi?" dedi. "Abi"dedim, dayanamadım daha fazla. Gözlerim dolmuştu. Kapattım hemen. Biraz daha bekledim, film şeridinin gelmesini bekledim yine - gelmedi. Bir şey mi anlatmak istiyordu bana. Tükürüğüm geldi sonra , ben de tükürdüm aşağıya. Kıç cebimden defteri çıkardım. Onun da üstünü çizdim. Eski hayatımla aramda iki madde kalmıştı sadece.

    Asansör yoktu. Merdivenlerden yavaşça aşağıya indim. Bankanın ve ayakkabıcının önü doluydu. Ben üzgünce ayrılırken ayakkabını önündeki polisler bana doğru koşmaya başladılar. Ben de onlara doğru koştum. Kucaklaşıp öpüştük. Biliyordum, herkes benim kalmamı istiyordu. Beni ayakkabı dükkanına davet ettiler, kıramadım ben de onları. İçerde dükkan sahibi Süleyman Bey kameralara bakıyordu. Gelince beni oturttu ve daha önce hiç bu kadar yetenekli birisini görmediklerini söyledi. Süleymanın ayağına o sol teki geçirmedeki zarafetim tüm AVM'yi etkilemişti. "Elim bu gibi işlere biraz yatkındır" dedim. Beni kendisi için istiyordu. Burada kalmam mümkün olacaktı. Etrafa baktım , herkes benim vereceğim cevabı bekliyordu büyük bir heyecanla. İnsanların arasında Süleyman'ı da gördüm. Gözlerinin içine baktım, Evet der gibi kapattı gözlerini. "Evet" dedim ben de. "Evet Süleyman Bey , ben de sizi seviyorum" dedim. Öpüştük ve ben orada çalışmaya başladım . Polislerin her birine bir parça kilit göbeği, bir diş sarımsak ve yarımşar hanım ve soğan göbeği ile birer buçuk pazar gazetesi bulmacası verdim. Bir ömür biterken diğeri başlamıştı ve ben Süleyman Öztoprak olarak kalmıştım. Eli yatkın ayakkabıcı Süleyman Öztoprak.
  • Kendimize dönüp sormamız lazım arada. Ben elhamdülillah müslümanım. Ama müslümanlık hakkında neler biliyorum? Bildiklerim salt bilgi mi yoksa bunu ayet-i kerime, hadis-i şerif ve icmalara dayandırabiliyor muyum? Bu eseri okuduğunuzda gerçekten kendinizi dinî bilgilerde eksik bulduğunuzu hissedeceksiniz. Öyle bir kesim var ki bizlerden daha iyi İslamı ve Müslüman beldelerin inceliklerini, kültürlerini uzun bir zamanda öğrenip bunun karşıt fikirlerini gündeme, hem de islamın kaynaklarına dayanarak, getirerek milleti dinden, imandan ayırmayı kendilerine vazife addederler. Bunlara ajan, hain, casus ya da en maruf adıyla misyoner deriz. Burada bir misyonerin kendi ifadelerine, milleti nasıl fesada düşürdüğünü ve bunun yollarını, nasıl yaptığını açıklamış. Başları olan İngilizlerin, ne yazık ki, bu sinsi emellerinde ne kadar muvaffak olduğunu anlayabiliyorsunuz. Günümüzde birçok doğru gibi gözüken yanlışların kökeninin bu din düşmanlarından geldiğini hem öğrenecek hem de bunlardan ibret alacaksınız. Bu eserin kendisine değer verdiğim birisinin hediyesi olması bu güzide eseri nazarımda bir kat daha derecelenmesine sebep teşkil ediyor. Kesinlikle pişman olmayacağınız, ibretlik, her(şuurlu) müslümanın okuması gereken bir eser. İyi okumalar.
  • Gerçekten okurken yorulduğum, çokça hak verdiğim, kendi eğitim sistemimize, kendi insanlarımıza çokça benzetip eksiklikler ve çarpıklıklarda bu denli dünyanın tek tipleşmesene üzüldüğüm bir kitap oldu. Kitap ortalarda yazarın başkalarına yazdığı mektupları kattığı yerden önce bitse çok daha beğenecektim. Ama kesinlikle saygı duyulmasını gerektirecek kadar büyük bir adım atılmış bu kitabın varlığı ve öğretmenlere seminer dönemi önerisi olarak sunulmasıyla. Abartıldığını ve eksik kaldığını düşündüğüm yerler var. Özellikle de evde eğitim ve zorunlu eğitimin kaldırılmasıyla ilgili. İmkanlar ve dünyanın gerçekleri ne yazık ki fazla esnetilemiyor ve aldıklarına karşın zorunlu eğitim bazılarımızın tek şansı. Genel anlamda düşüncelerimin bir çoğunun karşılık bulduğu ve farklı açılar kazandığım güzel bir eser.
  • İnsan kendi başına ilginç değildir, kendisini gerçekten insan yapan şeyle ilginçtir : yazık ki temel farklılığını bu oluşturur. İnsanlar uygarlıklarına ne kadar az katılırlarsa o kadar çok benzerler birbirlerine. Ama ne kadar az katılrlarsa, o kadar da çok silinirler... İnsanın bir tür sürek­liliği bulunduğu düşünülebilir, ama bu, hiçlikte sürekliliktir.