• "Unutkanlık, acı, acılar, acılarımız
    Biliyorum sen kaldın bir de hayatım kaldı geride"
    Cemal Süreya
    Yapı Kredi Yayınları
  • 136 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Evet herkes her şeyden mağdur bu hayatta. Kimi yaşadığı zamandan kimi yaşanmamış olanlardan.. Peki ya savaş mağdurları? Onlara verilecek bir tek cevabın olmadığı şu dünyada yaşamaktan bu denli uzaklaşmaktayım . Kendi boşluğumda kendimden arta kalan yanlarımla içimi avutmak-tayım.. içim ki bir ananın yüreğinde, bir eşin kocasından ayrı yaşamaya dayanamayan gözlerinde.. ve daha nicelerinde...

    Konuşmak basitçe görünen bir davranış şeklidir, oysaki konuştuklarını yaşamak davranışın şekil almış en derin halidir... işte bu derinlik daha doğmadan yazılır bizim kimsesizliğimize. Doğmak ne acı bir kelime kimi zaman annesizce kimi zaman hiçliğine ..yaşıyoruz bizde işte sessizce..


    Ama savaşın yıkmadığı bir şeyi gördüm ben bu işleyişte.. Sevgi AşK ve Sonsuzluk .. Yapma be hep sıradan şeyler gibi geliyor dersiniz belki ama inanın bir kadının sevişi, bir ananın içinin titreyişi her şeyi unutturacak cinsten olmasa da yaşamayı devam ettirecek türdendi..

    Ki; kadını bi defa sevdin mi işte orada bin defa kaldın demektir. Tıpkı Suvankul'un o içten sevmeleri gibi.. "Bundan sonra her yerde beraber olacağız, tek vücut olacağız, canım benim, küçük boz torgayım, sevgilim.." Canım deriz candan öte severiz... ve her anımızı bu sevmelere şahit ederiz.. "Ey güneş bak bu benim karımdır! Ne kadar güzel değil mi? Yüz görümlülüğü olsun diye ışınlarını gönder,sıcaklığını aydınlığını ver!.."
    Tam güzel şeyler olacakken savaş meydanına çıkıyor her bir zebaniler. Ellerinde kılıç ,mızrak , yüreklerinde acımasızca yatan kin ve nefret dolusu ölü sevici.. Karşılarındaysa bi dünya geride kalan her ne varsa götürmek adına. Kiminin çocuğunu babasından, kiminin eşini kocasından ama nedense hep dönüşü olmadan.. Sonra sonra kalan bir toprak ve ananın yakarışına yansıyan aynasından.. Tutma yüzümüze o aynayı toprak ana bu insanlar kendi yüzlerini unutalı çok zaman oldu. Baktıkları beden imgesi ruhlarının aynasından sıyrılmış durumda...

    Trenler vagon sesi kulakların vazgeçilmez sancısı ve vedaların en güzel sevdalısı.. "ben bunca yıl sonra hala, zaman zaman o trenin o gürültü ile geçişini duyar gibi olurum, vagon tekerleklerinin çıkardığı o takırtılar kulaklarımda yankılanır durur." (ben de halen o vedayı unutamam sen yine de hep gel beklerim ben seni iki trenin arasında.. )

    "Söyle bana Toprak ana, gerçeği söyle: İnsanlar savaşmadan yaşayamazlar mı?" Soruyorum savaşmadan yaşanılamaz mı? Neyin gereği neyin tatminidir bu savaş, Adı barış olan bir şeyi sevmek yaşatmak varken neden savaş ..? Buna binlerce cevap sıralayan insanlar her biri aslında savaşın en büyük hayran kitlesini oluşturan takım belki de . "İşin en korkunç yanı çocukların niçin aç kaldıkları?" her doğan ölümlü aslında çocuktu bir bakıma doğmadan yaşamak adına. ve her çocukta günahsız gelirken bu boş sayfalara kalem dağıtır mürekkebini yaşanacak olanlara. Kimini savaşın ortasına, kimini ana sütünün yanına.Hele bir çocuk var ki anasından koparken anasız kalmanın acısıyla. ve o çocuğun bir sözü hiç unutulmaz bir satır olarak kalır benim ruhumda.

    "Artık hiç düşmem büyükanne diye cevap verdi bana. Düşmek nasıl oluyormuş anlamak istedim, şimdiye kadar hiç düşmedim de.."
    Herkes anlamıştır düşmek nasıl olur diye kendi adına.kimileri kuyuya kimileri kuyu diye içinde sakladıklarına.. Düşünce elinizden tutacak bir can bulmanız adına..
    "Savaş kanlı çizmeleriyle insanları kırk yıl çiğneyip ezebilir, onları öldürebilir, her şeyi yakıp yıkabilirdi ama, insan denen varlığa baş eğdiremez, değerini düşürüp onu gerçek anlamda mağlup edemezdi."

    İNSAN KALMAK BİR AYRICALIKSA AYRICALIKLARLA KALIN BU HAYATTA NE DE OLSA SAVAŞ HEP YAKAMIZDA.."
  • Bu yolda dönenler oldu.
    Mumu gibi sönenler oldu.
    Yar gögüsüne baş koymadan,vurulup düşenler oldu...(Bir sen kaldın geride.)
  • Bugün ne?
    Saat gecenin bir buçuğu…
    Bugün günlerden ne?
    Gözlerinden uyku akan bir taksinin içindeyim
    Geçip gidiyorum bütün hayatımı da seni de
    Başkent en pahalı örümceğini biriktiriyor,
    Unutkanlık, acı, acılar, acılarımız…
    Biliyorum sen kaldın, bir de hayatım kaldı geride
    Eğlencenin (bayağı bir şölendi) ilerlediğini,
    Bir karnaval tadıyla ilerlediğini,
    Bir adamın bir öykü anlattığını, bir türkü söylediğini,
    Bir kadının saat onda masadan kalkıp gittiğini,
    Merkez kaymakamını, rejisör yardımcısını, Medet’i
    ve sonunda içinde yirmi çocuk taşıyan bir minibüs gibi çarpıştığımızı.
    Senin başın dönüyor, benim bir ayağım basmıyor
    Nasıl oluyor, bütün bunlar nasıl oluyor?
    Biliyorum tek bir güvercin onaylamayacak bunu,
    Tek bir sokak, tek bir tezgah, tek bir saniye.
    Eksikliğe mi alışmışım ne? Mutsuzluğa mı yoksa?
    Her şeyin ilk kez tam olmasını istiyorum da o mu olmuyor?
    Neden kişi bir çiçek koparır gibi kaldırıyor da kadehini,
    Sonra kırgınlıkla vuruyor masaya elindeki sübyeyi?
    Tek bir köpek onaylamayacak bunu, tek bir Mayıs
    Ne mi bugün? Perşembe.
    Sabah erken kalkmıştım
    Hazinenin serin ve ışıksız koridorlarından, Gelirler’den;
    Kağıt hışırtısıyla dolu bütçenin içinden,
    Bakanlık berberine selam vererek gelmiş girmiştim odama (seviyorum da bu odayı)
    Evet girmiştim, şimdiyse seni ve hayatımı
    Ne oldu iyice kestirilemeyen bir parıltı gibi
    Geride bırakarak gidiyorum.
    Nereye?
    Yarın bütün bu ağaçları sulayacaklar.
    Ağaçların afroditini anımsadım şimdi…
    O ağacın yanından geçerken gökyüzü ne derindi.
    Ama bugünkü gökyüzü onun ayrılıkçaya berbat bir çevirisi.
    Sen metinde her nasılsa üç satır atlamıştın,
    Ben de geçmişe çevirdim bütün zaman kiplerini
    Böyle yetişmişim ben, içim götürmez kenarından azıcık kesilmiş ekmeği
    Hiç anımsamıyorum tam dolu olmayan bir bardaktan su içtiğimi
    Karnaval, soytarılar, maskelilerle birleştiriyoruz masamızı.
    Bizim payımıza düştü şölenin dayanılmaz trafiği…
    Gülüşlerimiz nasıl da söndü galadan sonra sokağa atılan çiçekler gibi
    Ve şimdi, iki kere iki.
    Kırdım, evet seni. Ama kırmıştın beni.
    Hadi sadece kırılmıştım diyerek önleyeyim herhangi bir eleştiriyi
    Kalbim, kalbim! Söyle şimdi ne yapacağım ben kalbi?
    Ne yaparım söyle daha da derine düşerse yaram???
    Ben sana rastladığım günlerde, hangi günlerdi onlar?
    Tuhaf şey bir günde değişiyor kişi.
    Senden öncesi öyle uzak ki anıları bile değişiyor sanki
    Geldin masaya oturdun ve hayatımı böldün bir milat gibi
    Ve tavukçudaki hırslı Roma Valisi
    Yani Pontus Pilatus birlikte kurduğumuz İsa’ları çarmıha gerdim
    Ve sen üç satır atladın. Neden atladın?
    Tek bir kuş tek bir şapka tek bir çorap onaylamayacak bunu,
    Tek bir çicek anlayamayacak
    Şu zambakgillerin akıl almaz işlerini
    Tek bir insan anlayamayacak
    Fazıl’ı: içi boşalmaya yüz tutmuş o şiir tankerini.
    Ve tahsini: onu bir duygu taşaronu olarak ananlar olacaktır
    Operada cinayet imgesine uygun işler yaptı bu ikisi.
    Bense sessizce ayrılıp gittim yarasını kuliste saran bir soytarı gibi,
    Tavukçu benim için artık tavşanın suyunun suyu gibi
    Sana gelince, ah sen yok musun sen
    Bir daha rastlar mıyım sana
    Günlerin ne getireceği bilinmez ki
    Ben bu şiiri yazdım barok biçimi
    Her gün bir şiir yazacağım sana .
    Takvim olsun bu, aşkımın takvimi
    işte sana sayfaların ilki
  • Nasıl da kaçmak geçiyordu içimizden. Sadece gitmek ve geride bırakmak istiyorduk. Ben gittim, sen kaldın. Bazen gitmenin mi, yoksa kalmanın mı daha zor, daha hüzünlü, daha çekilmez olduğunu anlamamız için hayatın bize bunu bilhassa yaptığını düşünüyorum. İki seçeneğin de kurtuluş olmadığını anlamamız için.
  • "Var olan gerçek şu ki ben gittim, sen kaldın; Biraz aşkta, biraz geride, en çok da bende..."