Dilek Obut, bir alıntı ekledi.
08 May 00:34

Dil kılıcının gevheri, ancak sükûttur. Bir an bile bundan başka bir şey olmasına imkan yoktur.

Mantık Al-Tayr, Feridüddin AttarMantık Al-Tayr, Feridüddin Attar

Nedîm
Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır 
Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır 

Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında 
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır 

Bir kân-ı niamdır ki anın gevheri ikbâl 
Bir bağ-ı iremdir ki gülü izz ü alâdır 

Kasîde Der-Vasf-ı Şehzâdegân-ı Sultân Ahmed - Nedim :
Mes‘ûd ola ıydın eyâ şehenşâh-ı gerdun-haşem
Dergâhın olsun husrevâ ikbâle dâ'im mültesem

Her sâ‘atin olsun sa‘îd ikbâl ü iclâlin medîd
Her bir günün eyyâm-ı ıyd her bir demin ferhunde-dem

Ey husrev-i gîti-sitan nâmın ki Ahmeddir ıyân
Devrinde oldu bî-güman şer‘-i Muhammed muhterem

Adlin ile âlem dola mülk ü milel revnak bula
Encüm gibi tâbân ola nâmınla ruhsâr-ı direm

Mutrıblann her rûz u şeb kılsınlar âheng-i tarab
Ammâ usûli feth ü darb olsun makâmı hem Acem

Sensin o sultân-ı cihan rahşın önünde her zaman
Mânend-i peyk olur revan İskender ü Dârâ vü Cem

Lutf u mekârim hem-demin ikbâl ü şevket mahremin
Devrinde oldu âlemin her gûşesi bâğ-ı İrem

Sıdk ile kârın dâ'imâ dergâh-ı Hakka iltîcâ Pes ol
Cenâb-ı kibriyâ elbet eder lutf u kerem

Nev müjde-i feth ü zafer bir kaç gün eğlendiyse ger
Hiç vermesin ey şîr-i ner tab‘-ı hümâyûna elem

Ey şehriyâr-ı bâ-vekâr bu nükte hod pek âşikâr
Cüz'î çekilse intizâr hûb anlanır kadr-i ni‘am

Nâz etmese bir dil-rübâ bî-kadr olur hüsn ü bahâ
Meyl eylemez hâtır ona bî-lezzet olur vaslı hem

Kişver ki bir mahbûbdur vaslı onun matlûbdur
Nâz etse dahı hûbdur vuslat mukarrerdir ne gam

Zâtın cihânın zîveri kân-ı mekârim-perveri
Ol kânın olmuş gevheri şehzâdegân-ı pür-haşem

Sultan Süleymân-ı zaman izz ü şevketle kâm-rân
Nev-nahl-ı bâğ-ı izz ü şan gül-gonca-i nahl-ı himem

Şekl ü şemâ'ilde heman gûyâ pederdir bî-güman
Ol sâni-i sâhib-kıran ol beççe-i şîr-i ücem

Bârî hatardan saklasın yavuz nazardan saklasın
Dâ'im kederden saklasın kılsın tebessüm dem-be-dem

Sultan Muhammed Hazreti gûyâ melekdir sûreti
Ol taht u tâcın ziyneti ol dürr-i yektâ-yı kerem

Zât-ı güzînin seyr eden vech-i mübînin seyr eden
Nûr-ı cebînin seyr eden mehdir deyü eyler kasem

Mânend-i mihr-i tâbdâr devletle bulsun iştihâr
Haşmetle olsun ber-karâr izzetle olsun muhterem

Şehzâde Sultan Mustafâ gül-gonca-i bâğ-ı ulâ
Hâmem olur bülbül-nevâ evsâfın etdikçe rakam

Ol gevher-i pür-tâb u fer kim rûyuna etse nazar
Şerm ile ruhsâr-ı kamer gül-gûn olur hem-çün bakkam

Devletle olup kâm-bîn izz ü sa‘âdetle karîn
Olsun hatâlardan emîn mânend-i âhû-yı harem

Mâh-ı nev-i ıyd-ı sa‘îd nev-nahl-ı gülzâr-ı ümîd
Ya‘nî ki Sultan Bâyezîd ârâyiş-i hayl ü haşem

Fass-ı nigîn-i saltanat nûr-ı cebîn-i ma‘delet
Hurşîd-i âlî-menzilet şehzâde-i nikû-şiyem

Dâ'im ferâğ-ı bâl ile handân olup ikbâl ile
Cemşîd-veş iclâl ile sürsün cihanda ayş u dem

Sultan Nu‘mân-ı cihan şehzâde-i vâlâ-mekân
Hurşîd ile ham-âşiyan mâh-ı münevverle behem

İkbâl ü şevket dâyesi izz ü sa'âdet vâyesi
Mecd ü şeref pîrâyesi nâzende âhû-yı harem

İclâl ü devletle müdâm olsun karîn ü nâm u kâm
Mânende-i bedr-i tamâm olsun şerefle muhterem

Dâmâd-ı vâlâ-menkabet düstûr-ı Rısto-menzilet
Ya‘ni vekîl-i saltanat ol dâver-i vâlâ-himem

Hem-nâm-ı nikû-yı Halîl sadr-ı keremkâr-ı celîl
Pirâye-i zikr-i cemîl ârâyiş-i seyf ü kalem

Ol şâh-ı Sikender-gulâm olup sa‘âdetle be-kâm
Olsun rızâsında müdâm ol sadr-ı Eflâtun-şiyem

İkbâl ü şevket pâydâr iclâl ü haşmet ber-karâr
Bünyân-ı devlet üstüvâr iclâli efzun dem-be-dem

İkbâl ü izz ü i‘tilâ olsun çü gülşen pür-nemâ
Anda çü bülbül dâ'imâ kilk-i Nedîm etsin negam.

YasiN, bir alıntı ekledi.
04 Mar 12:43

Nadanın eline düşersen perişan olursun ...
Sözün bilmez bazı nadan elinden
Erkan ağlar usul ağlar yol ağlar
Bülbülün feryadı gonca gülünden
Gülşen ağlar bülbül ağlar gül ağlar
Gevheri

Devr-i Gül Sohbetleri, Ahmet ŞimşirgilDevr-i Gül Sohbetleri, Ahmet Şimşirgil

Grup Yorum - Dağlara Gel
Başına bir hal gelirse
Dağlara gel bağlara gel
Seni saklar vermez ele
Dağlara gel bağlara gel

Bu canım aşka cinseli
Aşk odu ile pişeli
Yeşil dağlar menevşeli
Dağlara gel bağlara gel

Rakibe miktarın bildir
Yanına civanlar uydur
Zamane dostundan yeğdir
Dağlara gel bağlara gel

Gevheri düşmüş dillere
Diyar-ı gurbet illere
Billahi vermem ellere
Dağlara gel bağlara gel

(17. yüzyıl Aşık Edebiyatı şairlerinden olan Gevheri'nin şiiridirr.)

https://www.youtube.com/watch?v=3D4l6K4HBgo

Quidam, bir alıntı ekledi.
14 Oca 18:07 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Dil kılıcının gevheri, ancak sûkuttur. Bir an bile bundan başka bir şey olmasına imkân yoktur.

Kuşların İlahisi - Mantıku't-Tayr, Feridüddin AttarKuşların İlahisi - Mantıku't-Tayr, Feridüddin Attar
Esther. Sema, bir alıntı ekledi.
11 Oca 12:57 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Ez fakr beenvai suhanha güftend,
Der bihaberî gevheri mâni süftend,
Vakıf çü nekeşend zi esrarı cihan;
Evvel zenahî zedend-ü ahır hufrend.

" Sayısız hikayeler anlattılar, yokluğa, varlığa dair birçok sözler söylediler ve gaflet içinde akıllarınca mana gevheri deldiler.
Kainatın esrarına vakıf olmadıkları için evvela uzun uzun çene çaldılar, sonra uyuyup kaldılar."

Rubailer, Mevlana Celaleddin-i Rumi (Sayfa 40)Rubailer, Mevlana Celaleddin-i Rumi (Sayfa 40)

Kadr-i dürr ü gevheri alem bilir
Ademi amma yine adem bilir

İnci ve elmasın değerini bütün dünya bilir.
Ama insanın kıymetini yine insan olan bilir.

Şeyh Galip-18.yy

Diğer Videolar: facebook.com/RamazanOruc1515

•HD izleyiniz•

Aşık Agâhî’nin “Seher vakti çaldım yârin kapısın” diye başlayan şiirini çoğumuz türkülerden herhangi bir türkü bilir, öyle dinler. Oysa tarikatlerdeki seyr ü sülûk erkânını anlatan tasavvufi bir metindir bu. Biraz bizim dikkatsizliğimiz, biraz okuyanların metnin bir bölümünü, çok zaman aslına uymayan değişiklikler ve eklemelerle okuması sebebiyle şiirin bu özelliği pek fark edilmez.

Halbuki şairin “yâr” dediği, tek ve gerçek sevgili olan Allah’tır. Seher vakti sevgilinin kapısını çalmış, sabah namazına durmuş, ama “kapıların sürgülü” olduğunu, yani açılmadığını görmüştür. “Feth-i bâb”, yani “kapı açmak”, sülûkta makamları aşmak yahut bazı ruh müşküllerini halletmek anlamı yanında, Miraç’taki bir hadiseyle bağlantılı olarak daha ziyade “namaz”dır. Nitekim namaz müminin miracıdır ve her rekâtta “feth” (açmak) kökünden “Fâtiha” okunur. Kapının sürgülü olması, açılmaması, namazdan feyz alınamadığına, huşû’a ulaşılamadığına işarettir. Kalbin değil, cesedin namazı olduğu için huzur-ı ilâhiye varılamamıştır.

İşte kul bu elem ve çaresizlik içindeyken “bir gözleri sürmeli çıkagelir”. Şiirin devamında, onun yardımıyla “kapıyı açtırıp içeri giren” sâlikin bundan sonraki macerası anlatılır. Biz meselenin o tarafını bırakıp, kapıyı açtıran “gözleri sürmeli”nin kim olduğuna bakalım.

“Gözleri sürmeli”lerden kasıt Cenab-ı Hakk’ın veli kullarıdır, mürşid-i kâmillerdir. Kâmil mürşitler böyle vasfedilerek onların bazı hususiyetlerine dikkat çekilmek istenir. Birincisi, göze sürme çekmek Efendimiz s.a.v.’in sünnetidir. Sünnetlere titizlikle ittiba, mürşid-i kâmil’in en önemli vasfıdır. “Gözleri sürmeli” denmekle onların sünnete uygun yaşama titizliklerinin belirginliği vurgulanmış olur. İkincisi, sürme, gözün görüş kuvvetini artıran bir maddedir. Kâmil mürşitler de basiret sahibidir; diğer insanların göremediği sırları, hakikatleri, güzellikleri, incelikleri, uzaklıkları görebilirler.

Sürme, bir çeşit toz, ince bir topraktır. Göze sürüldüğü için Türkçe’de “sürme” dediğimiz bu madde, “kuhl” yahut “tûtyâ” isimleriyle de bilinir. Sürmenin aslında toz veya toprak olmasından hareketle eskiler çok zarif hayaller geliştirmişlerdir. Mesela sürmenin “hâk-i pây”, yani sevgilinin ayağının tozu yahut sevgilinin ayağını bastığı toprak olduğu ve bu yüzden aşığın onu yüzüne gözüne sürdüğü düşünülür. “Hâk-i pây” aynı zamanda toprağa bırakılmış ayak izi demektir. Bunun gözde olması, aşığın sürekli o izleri takip ettiği anlamına gelir. Başka bir deyişle “gözleri sürmeli” olan birisi, ya sevgilinin ayağının tozunu toprağını gözüne sürerek aşkının şiddetini, ya da hep onun izlerini gözeterek sevgilinin peşinde yol aldığını böylece göstermektedir.

Sevgili Allah Tealâ olunca, “hâk-i pây”, bize bahşedilen ve Mutlak Sevgili’ye ulaşma yolunda istikametimizi bulmamıza yarayan işaret ve alâmetlerdir ki bu Kur’an-ı Kerim’dir. Nitekim “ayet”in kelime anlamı “iz, işaret, belirti” demektir. Bütün bunları toparlayacak olursak, mürşid-i kâmil, Cenab-ı Hakkın ayetlerini adeta gözüne sürme yaparak onlarla gören, her şeye bu çerçeveden nazar kılan, her işinde sadece ayetleri gözeten bir insandır. Yahut hem vuslata giden yolda en doğru istikamet üzere sürekli yürüdüğü, hem de arkasından gelenler için emin bir kılavuz olduğu için gözleri sürmelidir mürşid-i kâmilin.

Emânî mahlaslı bir şairimiz, sürme ile mürşid-i kâmil münasebetine getirdiği farklı fakat yine son derece ince ve zarif yorumunda şöyle diyor:

Erbâb-ı nazar hâk-i rehin sildi süpürdü
Ey bâd-ı sabâ yâr eşiğine yelerek gel.

Yani, “nazar sahibi veli kullar sevgiliye giden yoldaki bütün tozu toprağı sildi süpürdü; bu yüzden ey saba rüzgârı, yârin eşiğine hiç zahmetsiz, koşarak gidebilirsin”. Bu beyitte açıkça zikredilmese de “hâk” (toprak) ve “nazar” kelimeleri “sürme” anlamını verir. Allah’a giden yoldaki tozları gözüne sürme yaptığı için basiret ve nazarla nimetlendirilen mürşid-i kâmil, Asl’ına yönelenlerin yolunu böylece açmış, işlerini kolaylaştırmıştır.

Bugün “yâr”in eşiğine giden yolda yelerek mesafe alanlar bu yürüyüşlerini “gözleri sürmeli”lere borçlu.
Çok şükür ki, Cenab-ı Hak otağının yapısını gözleri sürmelilerden hâli bırakmıyor.

Seher vakti çaldım yârin kapısın
Baktım yârin kapıları sürmeli
Boş bulmadım otağının yapısın
Çıkageldi bir gözleri sürmeli

Açtırdım kapıyı girdim içeri
Aklımı başımdan aldı o peri
Dedim sende buldum hâlis gevheri
Dedi yok yok, bir mehenge sürmeli

Şu kevn ü mekânı tuttu ışığın
Nöbeti bekleyen alır keşiğin
Beklemeli o sultanın eşiğin
Günde yüz bin kerre yüzler sürmeli

Agâhî karıştır kanı yaş ile
Dost bulunmaz hayal ile düş ile
Yetilmez menzile bu gidiş ile
Hemen aşk atına binip sürmeli

Semerkand Dergisi │ T. Ziya ERGUNEL