• Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
    Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
    Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
    Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
    İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
    Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
    Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...
  • İlgili resim :
    http://i.hizliresim.com/Q2NE7A.jpg

    KÖR YOLCU

    -Merhaba Osman ismim, iyi yolculuklar.
    -Merhaba Necip ben, size de.
    -Memnun oldum Necip Bey, elim kolum falan çarparsa yanlışlıkla şimdiden özür dilerim, malum körüm ben gördüğünüz gibi kusuruma bakmayın ne olur.
    -Estağfurullah olur mu öyle şey ne kusuru, çok naziksiniz, kendimi şanslı hissettim yanınıza düşmekle.
    -Teşekkür ederim Necip Bey, beyefendi insanların hali başka oluyor. Ne yazık ki çok kaba insanlarla karşılaşıyorum ve inanır mısınız körlüğüme değil de bu davranışlara üzülüyorum.
    -Lütfen rahat olun, şey , aslında kitap okuyacaktım ama sizin için de uygunsa sohbet etmeyi tercih ederim. Çok yakın hissettim kendimi size, sanki önceden tanışmışız gibi garip.
    -Öyle olur bazen, hisler karşılıklı. Şimdi tanışmış olduk işte, geçmiş bir muammadır zaten.
    -Doğru dediniz, hep şu an var aslında sadece yaşadığımız.
    -Okumayı seviyorsunuz belli, ben de çok okurum , aslında gözlerim görüyorken daha çok okurdum. Bizim için özel kitaplar var malum bilirsiniz ama nerede o eski tat yok maalesef..
    -Anlıyorum.
    -Sizinle kitaplardan veya başkaca hayata dair meselelerden konuşabiliriz ama dürüst olacağım, en çok nasıl bu hale geldiğimi merak ediyor olmalısınız, bu yüzden sanırım anlatmalıyım size başımdan geçenleri.
    -Aslında yalan değil evet merak ettim, tabi sizi yormak ve üzmek istemem.
    -Yok sorun değil, içimden geldi benim de anlatmak, dostça bir iç dökmeyi kim istemez ki? Bir de lütfen ismimle hitap et Necip.
    -Peki Osman.
    -Güzel, böyle daha iyi. Bu arada hemen yan tarafımızdan hoş bir koku geliyor bir parfüm, esmer bir hanım var değil mi orada, elinde de bir kitap olmalı muhakkak?
    -Evet nasıl bildin?
    -Biz körlerin hisleri kuvvetli olur bilmez misin :) “Kadın Kokusu” filmini de izlemiştim gözlerim açıktı o zaman, bilirsin Al Pacino oynuyor. Yanındaki koltukta da genç bir adam var , demin muavinle tartıştı biraz,anladığım kadarıyla hukukçu. Cam kenarında oturduğuna göre hayalperest biri olabilir, muhtemelen o da okuyor bir şeyler, bilimkurgu olabilir.

    -Osman bunu da bildin şaşkınım şu anda.

    -Şaşıracak bir şey yok, sadece bir tahmindi işte. Ne anlatacaktım ben, hikayemi değil mi? Biliyor musun eskiden ben de hep cam kenarında otururdum ama işte bir anlamı kalmayınca özellikle koridor seçiyorum, hem çay kahve servisi için de pratik oluyor işim kolaylaşıyor. Hazırsan başlıyorum, sen istedin bunu.

    -Lütfen, dinliyorum.

    Bundan yaklaşık 5 yıl kadar önceydi Necip. Aralık ayıydı, serin bir gündü hatırlıyorum ama benim içim yanıyordu. Birisi vardı işte özel biri , çok sevmiştim yani , şimdi düşünüyorum da bana mı öyle gelmişti. Aşkın gözü kördür derler ya klişe işte ama bana ne kadar uygun gördüğün gibi :)

    Neyse, o gün son defa buluştuk. Tabi son olduğunu bilmiyordum ben, meğer kafaya koymuş ayrılmayı ama açıkça da bir şey demiyor, hissediyorum ama konduramıyorum, bilirsin işte insan böyle ihtimalleri aklına bile getirmek istemez. Ertesi gün bir mesaj geldi telefonuma, “ ben artık istemiyorum, yurt dışına gidiyorum, kendine iyi bak” diye. Delirdim tabi. Telefonunu kapatmış ulaşılamıyor. Aylardır hazırlık yapıyormuş meğer, evine gittim kapı duvar. Neyse yakın arkadaşı vardı bir tane ona ulaştım ve o sabah uçağa bindiğini öğrendim. Master için İsviçre’ye gitmiş iyi mi? Bu gizli plana mı yanayım, bir kere oturup konuşamayışımıza mı, aldanışıma mı, lanet olsun dedim..

    Unutmaya çalışıyorum ama olmuyor her gün aklımda ne etsem bilemedim, geceleri dışarı atıyorum kendimi , abuk sabuk yerlerinde dolaşıyorum şehrin, bu ben miyim diyorum kendi kendime ,dağıttım hem de nasıl. Birkaç ay sonra işi de bıraktım, güzel de işim vardı. Sonra para suyunu çekti, yeniden iş bulmak da zor oldu, hep de az kazançlı basit işler. Baktım olacak gibi değil. Bir gün bir ilan gördüm internette, tuhaf ama bol kazanç falan diyor ticaret diyor, aradım. Gittim görüşmeye, bodrum kat garip bir yer, laboratuvar gibi ama ne bileyim tam anlayamadım da, maskeli çalışanlar falan. Neyse oturduk bekliyoruz, takım elbiseli bir adam geldi kırk yaşlarında. Pat pat konuştu, böyleyken böyle , sağlık sektöründeki firmamız için denekler arıyoruz diye, maaş da 8 bin tl, düşün kaç sene öncenin parasıyla bir de. Hiçbir şey sormadan kabul ettim, zaten bitik durumdayım moral sıfır. Bir kağıt imzalattılar bana, okuyun isterseniz falan dediler, şöyle bir baktım göz ucuyla, imzaladım.

    Başladık işe, gidiyoruz sabahtan akşama kadar oturuyoruz, günde 5 kere belli aralıklarla çeşitli renkli haplardan veriyorlar yutuyoruz, sonra kan alıyorlar falan filan. Yasal bir şey zannediyorum, hoş dünya umrumda değil o zamanlar, hiçbir şeyi salladığım yok ki. İşe başladığım gün demişlerdi, ilaçların bazı yan etkileri olabilir, kaşıntı falan yapabilir vücudunuzda kızarıklık falan olabilir. Olsun lan dedim ne olacaksa olsun. Hakikaten dedikleri gibi oldu ama çok da rahatsız etmiyor, arada ufak tefek sırtımda ve bacaklarımda kızarıklık ve kaşıntı oluyor. Neyse 1 sene falan böyle devam etti. Bir gün işteyim yine akşam 8 gibi bırakıyorlar normalde, bu gece kalmanız gerekiyor değişik bir test var dediler. İyi dedim neyse ne. Gece 2’ye kadar saat başı yeşil bir hap verdiler üçer üçer yuttum. Sızmışım sonra, sabah bir uyandım ki her yer karanlık. Kör olmuşum.

    Bağırıp çağırıyorum da ne fayda 5-10 dakika yırttım kendimi karşımda kimse yok göremiyorum ki.. Birileri geldi sonra yanıma,bayılttılar beni bir uyandım ki evimin kapısındayım, tek yaşıyorum o zaman. Sağ olsun komşular eve taşıdılar. Sonra hukuk mücadelesi falan ama yok faydasız , adamlar zaten kayıt dışı, benim olaydan sonra sırra kadem basmışlar, bir şey çıkmadı yani. Neyse iyi para veriyorlardı ya hani hayatımıza karşılık, oradan birikenle bir süre idare ettim. Dersimi de aldım, beterin beterini gördüm. Yine de o kızın gidişi kadar koymadı bütün bunlar biliyor musun, inanmazsın belki de. Kötüler zaten kötü, insan ummadığı yerden gelene üzülüyor kahroluyor.

    Sonra eski sıradan hayatıma döndüm, tabi bir farkla ,artık kördüm. Doktor doktor gezdim, nafile tabi bir faydası olmadı. Kabullendim sonuçta, böyle yaşamayı öğrendim. İyi kötü bir iş buldum çalışmaya başladım, kendi halinde biriydim zaten terk edilmeden önce işte. O hayata geri döndüm, boş verdim her şeye, şu vaziyetimi de takmıyorum yani. Kitap okurum genellikle fırsat buldukça. Ailem,arkadaşlar, akrabalar falan şaşırırlar beni gördükçe, oğlum bu ne sabır evliya mısın sen derler. Olan olmuş artık kendimi eve kapatıp depresyonda mı geçireyim kalan ömrümü? Yaşayıp gidiyoruz işte böyle. Necip kardeşim senin gibi dostlarla tanışıyorum mesela, hem biliyor musun her şeye rağmen böyle güzellikler beni ayakta tutuyor. Başını ağrıttım kusura bakma ne olur.

    -Abi sen ne yaptın ya mahfettin beni farkında mısın? Seni bırakmam artık ben, kabul edersen eğer her zaman görüşürüz bundan sonra ,dertleşiriz sohbet ederiz, aynı şehirdeyiz zaten.

    -Tabi ki görüşürüz neden olmasın. Kadıköy’e doğru giderim bazen, oraların havası iyi geliyor. Bir kafe var orada, “okkalı kahve” oraya takılırım bazen, kahvesi güzeldir. Belki orada görüşürüz ne dersin?

    -Görüşürüz tabi. Peki sen şimdi nereye ne için gidiyorsun onu sormayı unuttum.

    -Ben mi , şey, hiçbir yere aslında, ben sadece senin gibi yol arkadaşları arıyorum yolculuklarda, böyle içimi dökmek için. Bugün şanslıydım senin yanına düştüm, çok kıymetli bir insansın sen Necip, tekrar teşekkürler minnettarım sana.
  • Sevgili dost; sen yoksun, ben yoksun.
  • Sempatikler sempatiği Onur Ünlü'nün kitabı. 90'larda yazmış eserini; sonra televizyonlar, sinemalar...

    Ben böyle farklı kafadaki insanları hep ayrı sevmişimdir. İşte bu farklı kafadaki insanlardan birisi de "Ah Muhsin Ünlü" mahlasıyla Onur Ünlü. Kendisine "laf cambazı" desek, sanırım "cuk" diye oturur. Genelde başlıklarla içerik uyumsuz, bu daha da ilgi çekici kılıyor.

    Kitabı okumaya başlıyorsun, sürekli göndermeler, kelime oyunları ve sürekli düşündürmeler. Rahmetli annesine olan özlemini de her defasında, her satırında bağırıp çağırıyor kelime aralarında. Her gördüğümde içim "cız" ediyor.

    "Yaşasın! Ne Kadar da İdeolojik Yaklaşıyoruz Birbirimize" isimli şiirinden "Zaten Kırılmış Bir Kızsın" şarkısı çıktı. "Sen Beni Öpersen Belki De Ben Fransız Olurum" isimli şiiri de şarkıya dönüştü. Şiirleri ve şiirlerinde kullandığı vurucu sözler, sürekli paylaşıldı. Bunda işte televizyon dünyası ve sinema dünyasından sonra tanınmasının da etkisi var. İyi ki de tanındı.

    Kitapta sürekli kelime oyunu yaptığından söz etmiştim. "Veritas Omnia Vincitin" isimli Latince söz, "Vincit Omnia Veritas"a dönüşmüş. Sadece Türkçe değil, Latince söz bile değişime uğramış. Yeni hâli, daha şairane duruyor.
  • Haber ver onlara ki ben gidiyorum
    Bu küçük cenazeyi seyretsinler!
  • Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
    Bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
    Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
    Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
    İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
    Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
    Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...
  • Merhaba arkadaşlar. Oldukça güzel bir kitabımızı daha sona erdirirken hemen söylemem gereken bir durum var. Bu kitap 304 sayfa değil, 192 sayfa. Maalesef yetkili olduğum halde bu durumu değiştiremiyorum ama olsun ziyan yok. Tarih sevmeyen arkadaşlar bir de uzun diye merak ettikleri kitabı bırakmasınlar. 192 sayfa nedir ki, hemen bitiyor gözünüz korkmasın.
    Ayrıca burada bizimkilerin sevmediği birine (şimdi neden öyle dediğimi anlarsınız) ben teşekkür edeceğim. Hatta kocaman teşekkür edeceğim. O kişi Editör İsmail Küçükkaya. İlber Hoca ne derse tamam deyip kolları sıvayan bu kişi, el attığı kitapları o kadar güzel düzenleyip sunuyor ki, sayfalar su gibi akıyor, gayet düzenli ve pratik. Her şehirde bir resim çalışması yapmış ve İlber Hoca’yı da mutlaka araya sığdırmış. Böyle bir emeğe de teşekkür etmeden geçmek; sadece ve sadece yobazlık olurdu.
    Şöyle bir bakacak olursak bizim en büyük dertlerimizden biri olan Kırım üzerinden başlıyoruz. Neden en büyük derdimiz Sadık Koçak? Bu soruyu soracak olursanız da birazdan bahsedeceğim.
    Akabinde Orta Doğu üzerinden konuşuyoruz. Suriye, Şam, Halep, Kudüs, Irak, Lübnan. Bunlardan bahsediyoruz. Ben özellikle bir konuya değineceğim. Biz neden bu topraklarda halen bizleri bekleyen Irkdaşlarımızla iletişime geçmiyoruz? Benim tüm problemim bu aslında ve bu yıl sınava girdim. Girdiğim sınavda çok da kötü olmayan bir puan alsam da tercihimde sadece Coğrafya ve Tarih bölümlerini yazdım. Çünkü en büyük amacım eğer bir Coğrafya yahut Tarih bölümü mezunu olabilirsem; o topraklara gidip araştırmalar yapmak, tarihimize katkıda bulunabilmek ve geçmiş dönemimizin aydınlatılmasını sağlayarak geleceğe ışık tutan insanların yanında bulunmak. Allah nasip ederse olacak.
    Mısır, Bahreyn, Yemen gibi ülkeler ve burada yaşadıklarımızdan da konu açtık. İskenderiye Kütüphanesi olsun, Osmanlı Mirası olsun, bize çok sıkıntı yaşatan ve adına türküler yazdığımız Estergon ve Yemen üzerine bahsettik.
    Bir Yunan kültürüne giriş yaptık. O konuda halen sıkıntımız var ama medyanın yansıttığı gibi Yunanlarla değil; kendi ırkdaşımız Türklerle. Sıkıntı şu. Hristiyan diye onları Mübadele zamanı Yunana zorla gönderdik. Gidecek olanlar Hristiyan olanlar değil Türk olanlardı ve kendi amcalarımız, dayılarımız bize düşman kesilmiş gibi düşünün. Durum tam olarak böyle oldu. Onlar suçsuz, gönderen de CAHİL olunca sonuç böyle yansıdı işte. Girit, Atina, Ayranoz ama bir Türk için en önemli şehirlerden olan Selanik bizim bahsettiğimiz yerler. Selanik neden önemli diyen bu konuda ciddiyse Türkiye Cumhuriyetini kuran zatı muhteremin doğum yerine bir baksın diye tavsiye ediyorum.
    Arnavut, Makedon ve Bosnalı kardeşlerimiz; Budapeşte gibi gezilen görülen yerlerin hem tanıtımı hem kültürel özellikleri üstünde iyi durduk. Akabinde bir İran girişi vardı ki, gerçekten İran ile neden düşman olunduğunu anlamıyorum ben. Biri diyor çok savaştık, biri diyor İslam doğru yaşanmıyor falan. Arkadaşlar, ona bakacak olursak dünyanın en çok birbiriyle savaşan kuzenler diyebileceğimiz milletler kendi arasında AB denilen birliği kurdular. Yani bu kafadan artık çıkılması gerekiyor. Aynı kafa Osmanlı gibi bir İmparatorluğun sonunu getirdi. Bu artık bağnazlık olmaz mı yani? Gelişen dünyaya göre biz de komşularımızla iyi geçinmeliyiz. Zaten en çok etkilendiğimiz kültür bunlar olduğuna göre bunlara düşman olursak bir yerde kendi kültürümüze de düşman olmuş olmaz mıyız? Çok karışık bunlar çok.
    Aynı şeyi Rusya bahsinde de söyleyeceğim ama fazla tekrar etmeye gerek yok. Zaten şu son olaylar artık işin siyasi boyutunu tamamen kenara bırakarak konuşacak olursak, bizlere Batı ve Doğu’nun tamamen kopmaya yakın olduğu ve Doğu ülkelerinin kendi arasında dayanışmaya gittiğini gösteriyor. Burada da devlet adamlarının zekası belirleyici rol olacaktır. Rusya da özellikle Kültür anlamında Türklerle askeri ve eğitim hatta evlilik alanında da oldukça birleşik bir ülke olduğundan bu etkileşim kaçınılmaz olacaktır ve bizler bunun iyi tarafını almalıyız. Rusya dendiğinde aklımıza ne zaman ki sapıkça kadınları getirmezsek; işte o zaman kendimizi kültür anlamında zenginleşmiş bulacağız. Ayrıca işlenen bir konu da Kafkasya.
    İtalya ve İspanya ile etkileşimler, İtalya ile süregelen yılların ilişkisi zaten ortada. Bu konuda paylaşım da yaptım zaten çok detaya girmeyeceğim. İspanya tamamen farklı bir konu. Çok sevdiğim bu Latin ırkı tam manasıyla çözdüğümde daha net bahisler üzerinden ve onlar üzerine yazılmış bir kitaptan sonra daha net bilgilerle bahsedeceğim onlardan.
    Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Hindistan bahislerimizden sonra asıl konumuz Japonya ve Çin’e geliyoruz. Şimdi Japonlar zaten çok başka Irk. En son döviz bürosunda bir Japonun aynı paraya sürekli daha fazla TL alması muhabbetiyle intihar ettiğini anımsayınca hani onların karakteri hakkında yorum yapmanın fazladan bizlere katacağı unsur sadece Kültür. Biz kültürsüz değiliz; bazı toplumlar fazla kültürlü.
    Son konumuz da Çin. Bilinen tarihimizden beri çekiştiğimiz ve kopamadığımız tabiri caizse bizim Amcaoğulları. Aramızda bitmeyen savaş, askeri deha, eğitim ve kültür. Bitmiyor. Bitmez de. Benim onlarda en hayran olduğum konu ise saygı. 1 Milyardan fazla nüfus ile trafik yok eziyet yok.
    Heh şimdi şu konuya gelelim. İşte Çinliler şuna işkence yapıyorlar, şöyle böyle falan duyuyoruz değil mi? Şimdi İstanbul’a gelen Çinli gruplara ara sıra Sultanahmet civarına gidince göz atmanızı isteyeceğim. Ellerinden ekmeklerini alsanız gider bir ekmek daha alır onu da size verirler. Hani bu bizim ülkemizdeki tecavüzcülerin, pedofililerin basına yansıması gibi. O şerefsizler var diye hepimiz öyle değiliz sonuçta. Tabi biz sadece işimize gelen tarafı aldığımızdan gerisini önemsemiyoruz, sonra da neden geriyiz? Geri olursun tabi. Bak bakalım insanlar hangi yüzyılda. 21. Yüzyıl toplumunda halen Milatı geçememiş insanlarla yaşayanınız vardır. Allah asıl sizlere sabır versin.
    Böylece güzel bir kitabı daha bitirdik. Sizlere çok net bir şey ekleyerek bitireceğim. Hani İlber Ortaylı ya da Tarih konusu size zor, sıkıcı, uzun falan gelebilir. Doğaldır. Bazen bende bayılıp gidiyorum. Ama kitabı düzenleyen isimlere bakın. Asıl iş o isimlerde. O düzenleme işini yapanlar bu işin ehliyse kolay kolay sıkılmazsınız. Böylece tatilin son gününde sizlere mutlu okumalar ve bol gezmeler diliyorum. Gördüğüm kadarıyla kimse evde değil. Keyifli ve mutlu günler dilerim..