• Malcom X, konuşmalarının bir çoğuna " es-selamu aleyküm kardeşlerim, dostlarım, düşmanlarım" diyerek başlardı.
  • Bügün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.
  • Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Selçuk Şirin bu kitabında bebeklikten ergenliğe uzanan yolda yapılması gerekenleri, dikkat edilmesi gereken noktaları ideal ebeveynlik başlığı altında açıklıyor. Bunu yaparken bilimsel verilerden yararlanıyor ve yaşadığı tecrübelerle ışık oluyor bizlere. Çocuk yetiştirme ile ilgili püf noktaları adım adım açıklıyor, aynı zamanda yapılan araştırmalarla da destekliyor. Bunu yaparken gelişim dönemlerine sınıflandırarak her dönemi kendi içerisinde ayrı ayrı inceliyor. Kitaba giriş cümlesi beni epey etkiledi: “Hayatta çocuk yetiştirmekten daha mühim başka bir uğraş varsa ben bilmiyorum.” Aslında bu söz her şeyi özetler nitelikte. Çocuklar bizim geleceğimizdir, yarının ebeveynleridir. Eğer onlara bilinçli bir ebeveyn olursak; kendilerini iyi tanıyacaklardır, hayal kuracaklardır ama bu hayaller Selçuk hocanın da dediği gibi ayakları yere basmayan cinsten olacaktır. Aynı zamanda mutlu birer birey olacaklardır ve dünya daha yaşanılır bir yer olacaktır. En önemlisi de sizin bilinçli ebeveynlik stilinizi gören çocuklarınız zaman ilerledikçe onlar da bilinçli bir ebeveyn olacaktır. Bu bir döngü haline gelecektir ve kuşaktan kuşağa geçecektir kanımca. O yüzden bu kitap önemli. Özellikle Türkiye’de yerleşmiş olan ebeveynlik kültürünün değişmesi için çok çok önemli. Çocuk yetiştirmek bir sanattır, bu kitap da sanatınızı daha da sanatsal bir kıvama getirecek. Her ebeveynin (özellikle babaların) ve her öğretmenin kesinlikle okuması gereken kitaplardan yalnızca bir tanesi. Başucu kitabınız olmalı.
  • "Hükümetlerin en iyisi en az hükmedenidir," sözüne tüm kalbimle katılıyorum, isterdim ki bu cümle için daha süratli ve programlı bir şekilde harekete geçelim. Bu söz uygulandığında "Hükümetlerin en iyisi hükmetmeyenidir"e varılacak.

    (Bir kitabın giriş cümlesi böyle çarpıcı olunca çok hoşuma gidiyor:)))
  • 95 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    88 sayfalık roman 880 sayfadan daha fazla ağrıtabilirmiş insanın kafasını.İran edebiyatının kafkası olarak bilinen Sadık HİDAYET giriş cümlesiyle tüm kabuk tutmayan yaraları gözler önüne seriyor. "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.
    Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de devası da yoktur bu dertlerin..."Ve son olarak bir hayatın izdüşümünü kitaba şu sözleriyle düşmüş: "Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım."Seni öyle iyi anlıyorum ki Sadık HİDAYET!Hani kitabında "Ancak gözlerimi yumunca gerçek dünyam çıkıyordu karşıma."diyorsun ya bende gözlerimi kapatınca görebiliyorum aslolan dünyamı.Tıpkı o çok sevilen kitabın altı çizilen cümlesi gibi."Gözler kördür insan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir..."
  • 140 syf.
    Açıkçası kitaba başlarken beklentim oldukça düşüktü. Çünkü sitede de kitabın puanının yüksek olmasının ana nedeninin ideolojik olduğunu düşünüyordum. İdeolojik kelimesinin yaptığı olumsuz çağrışıma kapılmanız sizi hataya düşürmesin. Çünkü ben olumsuz manada kullanmadım. Neyse hem beklentimi oldukça düşük tutmamdan hem de yazarın hikayelerinin birazdan değineceğim özelliklerinden dolayi kitap hoşuma gitti. Mantar gibi 'yazar'in çıktığı Türkiye edebiyat piyasasında Demirtaş gayet başarılı bile sayılabilir. Hapiste yatmaya devam ederse bu gidişle iyi bir hikaye yazarı olabilir. Çünkü bana bu yönde kabiliyeti/kapasitesi var izlenimi verdi.

    Hikaye yazmak mi roman yazmak mi zor, emin değilim ve bu, tatlı bir tartışmanın yaşanacağı bir konu da olur. Aklıma ilk, romanın uzun ve karakterlerin sayısı ve gerek karakterlerin gerekse olayların anlatımının barındıracagi detay bakımından hikayeye göre daha zor bir alan olduğu fikri geliyor. Lakin hikaye kısa olması bakımından etkileyiciliği ve barindiracağı orjinallikler romana göre daha fazla olması gerekir. Tabi bunlar ilk aklıma gelen düşünceler, üzerine daha detaylı düşünüldüğünde daha çok nokta ortaya çıkacaktır.

    Bu kadar laf kalabalığından sonra kitabın hikayelerine genel olarak değinelim. İlk hikaye yani 'İçimizdeki Erkek'in kurgusu ve vermek istediği mesajı etkileyici şekilde verme tarzı gayet başarılıydı. Seher, kitapta hoşuma hiç gitmeyen hikayeydi; olay yani namus cinayeti, evet halen ülkenin bir gerçeği lakin edebiyat dünyasında ülkenin klişe bir konusu ve bundan ötürü oldukça orjinal bir yanı olmalı ki hikayeden etkilenebilelim. 'Temizlikçi Nazo' en beğendiğim hikayelerdendi. Çünkü hikayede dikkat çeken/etkileyici/etiket bir unsur vardı. Yani Nazo adlı karakterin etrafındaki insanların kullandıkları arabaların markalarından, giydiği kıyafetlerden, konuşmalarından ve bunun gibi gözlemlerinden onların mensubu olduğu 'sınıfı' ve hayatı çıkarmaya çalışması eşliğinde, kendisinin içinde olduğunu bilmediği 'sınıfa' muktedirler tarafından konuluşu resmedilmiş. 'Halep Ezmesi' hikayesi de 'etiket' unsur barındırıyor; Suriye'de yaşanılan bir patlamadaki ölü sayısı, günlük hayatın akışının anlatıldığı paragraflari arasına monte edilerek başarılı bir iş yapılmış. Dünyanın bir yerinde ölen insanlar dünyanın diğer tarafında sadece birer sayı oluyorlar. 'Tarih Kadar Yalnız' sanırım kitabın en uzun hikayesiydi. Bu da gayet başarılıydı. Bir ara kapitalist hayatın insan yaşamına olumsuz etkisinin klişe anlatımı izlenimi alıp sıkılmaya başlarken sonuna doğru güzel bir şekilde hikayeyi toparlayan bir final vardı.

    Tabi, bütün hikayeler hakkında bir şeyler yazmayacağim. Bu hikayeler dışında başka iki hikâyeden iki pasaja değineceğim. Birincisi;

    - "... İnsan kendini yatay şekilde asamıyormuş. Bunu keşfetmiş
    olmak içimde yeniden bir yaşama isteği uyandırdı. Kalktım, kemendi çıkardım boynumdan. Günlük intihar girişimimi tamamlamış olmanın verdiği iç huzurla
    mutfağa gittim. Üç yumurta kırıp kahvaltı yaptım. Tı­raş oldum, giyinip dışarı çıktım."

    - "Sene 1981; ben sekiz, abim dokuz yaşındaydı. Ben ve abim için gerçekten kara bir yıldı. Sadece birkaç ay öncesinde acımasız bir askeri darbe olmuştu. Benle
    abim henüz bunun idrakinde değildik. Zaten konumuz da bununla ilgili değil anne.
    Evde toz şeker bitmişti."

    Bir hikayenin insanı etkilemesi veya okutmasi için illa benim şu an 'etiket' diye adlandırdığım, o hikayeyi diğerlerinden farklı kılan, akılda kalmasını sağlayan bir unsura da ihtiyacı yoktur. Verdiğim iki pasaj da iki hikayenin giriş paragraflarindandir. İlkinde intihar gibi az rastlanilan -son zamanlarda ülkemizde çok rastlanilan olsa da- ve her bakımdan insanların kanını donduran bir olay gayet normal, sıradan bir hale girmiş şekilde görüyoruz. Karakter her zaman rutin işini yapıyor intihar denemesiyle; sonra hiçbir şey olmamış gibi kahvaltısıni yapıp günlük hayatına giriyor.

    İkinci verdiğim pasajda da tarihimizin kilit ve en acı olaylarından 1980 darbesinden bahsedilerek hikayeye başlanilip hemen zihnime bir senaryo gelmişken, hikayenin dümeni "Evde toz şeker bitmişti," cümlesi ile sıradan ama her zamanin insanının temel sorununa evriliyor. Darbe de olsa ülkenin laik temelleri de mahvedilse, dünya savaşı da çıksa insan nihayetinde evindeki ekmeğin veya "toz sekerin" derdinde oluyor. Bu gerçek, insanın suratına tokat gibi geçiyor.

    Bu iki paragrafta hikaye için anlatmaya çalıştığım noktaya örnek olarak Cemil Kavukçu'nun hikayelerini de verebilirim(genel olarak).
    Sözün kısası güzel bir hikaye kitabıydı.



    İyi okumalar