bir köy arabası hikayesi
Bu hikayeyi Rahime'ye ithaf ederim.

Köye gidecek olan arabaya biniyorum. İki kişi var arabada. Bir kadın ve kızı. Aralarında konuşuyorlar. Anne, kızım somun ekmeği ile yağı aldın mı diye soruyor. Kız aldım aldım diye cevaplıyor. Bir süre geçiyor, kaç somun aldın, yarma ununu aldın mı diye soruyor. Kızı, beş tane aldım yarma ununu da aldım diye karşılık veriyor. Bir süre daha geçiyor. Anne, kızım aldığın eşyaları nereye koydun? Diye soruyor. Kızı, hepsini bir çuvala koydum şoför de arka bagaja koydu diye karşılık veriyor. Anneyi telaş alıyor, domatesleri en altına mı koydun, ya ezilirlerse, biberleri de mi en alta koydun? Kızı sorulardan ve annesinin gereksiz endişelerinden bıkmış gibi ''anne ben hepsini düzenli olarak çuvala koydum, domatesleri en üste koydum, biberleri de domateslerin üzerine, ekmeği domateslerin altına, yarma ununu ve yağı da en altına koydum'' diyor. Anne yerinde durmuyor, telaşlı, endişeli bir şekilde ''ya çuval devrilirse, ya çuvalın üzerine başka eşyalar koymuşlarsa'' telaşlanıyor.. Kız başını cama dayamış dışarıya bakıyor, annesinin gereksiz olarak gördüğü endişelere ve telaşa hiç kulak asmıyor. Dışarıda gelip geçenlere bakıyor.. Genç bir kız kim bilir neler geçiyor aklından, neleri hayal ediyor. Anne yerinden kalkıp şoföre gidiyor. Çuvalının üzerine herhangi bir eşya koyup koymadıklarını soruyor. Şoför, endişelenecek bir şeyin olmadığını, çuvalın üzerine de bir şey indirmeyeceğini söylüyor. Anne tekrar arabaya binip kızının yanına oturuyor, ‘’şoför endişelenecek bir şey olmadığını söylese de kızın senin gözün kulağın çuvalda olsun’’ diyor. Kızı karşılık vermiyor, başındaki örtü açılmış boynu açıkta kalmış görünüyor. Anne, ''kızım eşarbını iyi bağla saçın, boynun görünüyor'' diye uyarmayı ihmal etmiyor. Kızı rastgele düzeltiyor eşarbını. Şoför yeni gelen iki yolcuyu karşılıyor bir baba ve kızı. Baba kızını boş ve kendince güvenli, rahat bildiği koltuğa oturtuyor. Arabadan çıkarken bana bakıyor, sanki kızını her an kapacakmışım kızını her an kollarıma alacakmışım gibi bakıyor. Yüzümü başka yöne çeviriyorum. Tanıdık gelmiyorum hiçbir yolcuya. Yabancı bir köye gideceğim, elimde kamera. Kameraya bakıyor sonra yüzüme. detaylı bir şekilde beni süzdükten sonra arabadan çıkıp ihtiyaçlarını almaya gidiyor. Giderken şoföre ne zaman yola çıkacağını soruyor. Şoför, en geç yarım saate çıkacağını söylüyor. Baba, hızlı hızlı adımlarla çarşıya doğru yürümeye başladı ve gözden kayboldu. Babanın kızı ile annenin kızı konuşmaya başlıyorlar. Birbirlerini tanıyorlar. İki genç eş giriyor arabaya. Kadının kucağında küçük bir çocuk, adamın elinde birkaç poşet. Arabada oturacak yer arıyorlar, koltukların üstü eşyalarla dolu. Kadının kocası iki koltuğun üzerindeki ekmekleri, boş bidonları, satılmaya getirilmiş ama satılmamış peynir kovasını, salataları, iri bir karpuzu, yağ küpünü koltukların üzerinden kaldırıyor. Eşini camın kenarında oturtuyor. Uyku haplarını yedin mi diye soruyor. Eşi de yediğini söylüyor. Kadın, zayıf ve cılız bir kadın, kucağındaki bebek esmer. Köy kadınları arabalara alışkın olmadıkları için arabada kusuyorlar en kısa mesafede bile mideleri bulanıyor. Bunu engellemek için uyku haplarını yiyorlar arabaya binmeden ve uyuyarak geçirirler yolculuklarını. Kimisi de bir yudum gaz yağı, benzin ya da mazot yutuyor. Gözlerini kapatıp bir yudumda yutmaya çalışırlar. O bir yudumu yuttuklarında artık arabada başı dönse bile kusmazlar. Kimisi de bir yudum benzini ya da mazotu yuttuğunda anında kusarlar ve son kusmaları olur. Esmer bebek ağlamaya başlıyor, kadının başı ağırlaşıyor uyku hapından. Çocuğu kucağında bir ileriye bir geriye doğru sallıyor, dudaklarından ninniye benzer şeyler dökülüyor çocuğu susturmak için. Çocuk susmuyor, daha da ağlaması artıyor. Kadın daha da bir hızlı sallamaya başlıyor. Ama nafile, yetmiyor susmasına. Çantasından emzik çıkarıp ağzına sokuyor, bebek emziği diliyle geri itiyor yine ağlamaya devam ediyor. Kocası, süt getireyim diyerek arabadan çıkıp süt almaya gidiyor. Çocuk ağlamaya devam ediyor. Dışarıda bir ses geliyor. Şoför bir adamı arabadan uzaklaştırmaya çalışıyor. Siktirgit gibi küfürler sallıyor adama. Adam şoförün ne kadar merhametsiz ve acımasız olduğunu haykırıyor. Adam daha bir bağırmaya başlıyor, ‘’vicdansız evladı’’ diye. Şoför adama daha sert müdahale ediyor, adamı geriye doğru itiyor. Adam gözüme daha bir net görünüyor. Şoförün ittiği adam bir dilenci. Arabalara biniyor, bir yerden bir yere arabalara bedava binerek gezen bir dilenci. Belki de bütün ilçenin gencinden yaşlısına, yaşlıdan çocuğuna kadar o ilçede yaşayan herkesin bildiği bir dilenci. Arabamız bir ilçenin merkezinden diğer ilçenin merkezine ve oradan da köye geçecek olan bir araba. Dilenci de gideceğimiz ilçeye gitmek istiyor. Şoförün yanına şoförün köyünden olan muhtar gelip şoföre destek oluyor. Muhtar da dilenciyi itmeye başlıyor, ona laf yetiştirme yarışına katılıyor. Kızın babası da işlerini bitirmiş olmalı ki o da olaya katılıyor. Üçü birden dilenciyi uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Dilencinin üstü başı eski elbiseler, elbiseleri yer yer aşınmış, yırtık görünüyor. Muhtar oradakilerin gözüne girmek istercesine dilenciye hakaretlerini daha da arttırıyor ama dilenci arabaya binmekte ısrarlı. Muhtar cebinden telefonunu çıkarıyor ‘’bu ilçenin emniyet amirinin numarası bende var, ben şimdi ararsam hemen gelir ve bu dilenciyi hapse atar’’ diyor gururlu bir ses tonuyla. Telefonundan numaraları tuşluyor. Şoför, ‘’gerek yok muhtarım, bu kendini bilmez dilenci yüzünden emniyet amirini buraya çağırmayalım, ayıp olur adama’’ diye ricada bulunuyor. Muhtar dilenciye bakarak buradan gitmezsen hemen ararım diye tehdit etmeye başladı. Dilenci bakıp gülüyor sonra şerefsiz diyerek geriye çekiliyor, yüzünü çarşıya çevirip uzaklaşıyor. Kızın babası, ‘’muhtarım böyle kişiler yüzünden emniyet amirini çağırmaya gerek yok ben bir yumruk atsam adam hiçbir zaman yerden kalkamaz, vursan olmuyor vurmasan olmuyor’’ diyor. Şoför, muhtar ve kızın babası aralarında daha alçak sesle konuşmaya başlıyorlar. Sigaralarını sarıyorlar. Babanın kızı annenin kızına sesleniyor ‘’Remziye biz bugün bir yere gittik çok güzel eşarplar vardı bak bu eşarbı oradan aldım’’ diyerek çantasından mor renkli üstü çiçek ve kuş desenleriyle çizilmiş eşarbını çıkarıp uzatıyor Remziye’ye. Remziye merakla eşarbı eline alıp eşarba bakıyor. ‘’Çok güzel bir eşarp, kaç paraya aldın bunu Ayşe?’’. Ayşe, biraz bekliyor, düşünüyor sonra ‘’otuz beşeydi ama bizim tanıdık orada çalışıyordu o adam bize yardımcı oldu, bunu yirmi beşe aldık’’ diyor, yüzü gözü gülümsüyordu. Remziye, ‘’yine de çok pahalı, keşke dayımın çalıştığı yerden alsaydınız on liraya satıyorlar, o eşarplar da aynen böyle’’ karşılığını veriyor. Ayşe, biraz somurtuyor, heyecanı ve zevki birdenbire kaçıyor ‘’ama o eşarplar ipekten değil, bu eşarp hep ipekten, kumaşına dokunsana ne kadar yumuşak’’. Remziye elini yavaşça dokunduruyor eşarba ‘’evet, öyle’’ demekle yetiniyor ve başını tekrar oturduğu koltuğun camına yaslıyor. Çocuk bir türlü susmuyor ağlamaktan, kocası süt almaya gitti ama bir türlü dönmedi. Çocuğun ağlama sesleri ağrıyan başıma dank ediyor, çekiç gibi iniyor başıma ağlama sesi. Kadın zorlanıyor susturmakta. Zeynep’in annesi ‘’çocuğu bana ver ben sustururum’’ diyor. Kadın çaresizliğini hissediyor, çocuğu tereddütlü bir şekilde kadına uzatıyor. Kadın, çocuğu kucağına alıyor, biraz sonra çocuk susuyor. Kadın, Allah razı olsun çocuğunu geri kucağına alıyor. Zeynep annesine hayranlık dolu bir bakış atıyor. Kadının kocası sütü almış geliyor. Eşinin yanına geçip oturdu. Çocuğa baktı, uyumuş, eşine bakıyor uyku ile uyanıklık arasında. Poşetten birkaç çilek çıkarıyor eşine uzatıyor. Eşi bir çilek alıp ısırıyor. Adam çilekleri etrafındaki insanlara da uzatıyor. Herkes alıp yemeye başlıyor. Bana da uzatıyor ‘’sağol’’ diyerek ret ettim. Adamın tırnaklarını görünce yiyesim gelmedi. Tarlada kazma kürek işinden yeni çıkmış bir hali vardı, belki de inşaattan yeni ayrılmış. Bilmiyorum. Bilmek de istemedim. Şoför gelip boş koltuklara bakıyor, beş koltuk boş. Sıcaktan bunalım geçiriyorum. Şoföre bağırarak kızamıyorum, yabancı biriyim, gelip geçen yüzüme bakıyor. İki genç giriyor arabaya, gözleri hemen arabada olan iki genç kızı görüyor. Birisi berberden yeni çıkmış gibi saçları taralı, ortasını dikleştirmiş, enseyi uzatmış. Diğeri saçlarını düz bir şekilde yana taramış. Ellerinde son model telefonlar boş buldukları koltuğa gelişi güzel oturuyorlar. Kulaklarında kulaklık ve üzerindeki elbiseler şık görünümlü pazardan alınmış ucuz tişörtler ve bitpazarından alınmış dar paçalı, dizleri yırtık paltolunlar. Dönüp bana bakıyorlar, başımı başka yöne çeviriyorum. Saçları dik dik olan genç telefondan kızlarla çekmiş olduğu fotoğrafları arkadaşına gösteriyor. Göz ucuyla gizli gizli bakıyorum. Fotoğrafın birinde beş kişi var ikisi erkek üç kız. Kızlardan birinin fotoğrafını yakınlaştırıyor, vücut hatları üzerinde geziyor parmağı. Saçları dik dik olan genç, arkadaşına ‘’bunu tavladım kanka’’ diyor. Diğer düz saçlı genç, heyecanlı ve meraklı bir şekilde ‘’nasıl tavladın kanka bu at gibi kızı’’ ? Saçları dik dik olan genç ‘’çok şükür tipimiz yerinde’’ diyor mağrur bir ifadeyle. Aralarında pısır pısır konuşuyorlar. Saçları düz olan genç şehirde kız tavlamamışlığı her halinden belli ki önündeki koltukta oturan Ayşe’yi göstererek yüz ifadesiyle ‘’bu nasıl kanka’’ diyerek saçı dik dik olan kankasına danışıyor. Kankası, ‘’taş gibi, iyi gider’’ diyor. Seviniyor kendi içinde, sevindiği her halinden belli. Köylü kızına kolay lokma olarak bakıyor. Biraz daha konuşuyorlar aralarında sonra arabadan inip kızların tam görecekleri yere geçip Parliament paketinden sigara çıkarıyor düz saçlı adam ve arkadaşına da uzatıyor. İçip gülüşüyorlar, sigarayla o kızları tavlayacaklarını düşünüyorlar.

Arabada iki kişilik yer boş, şoför dönüp dolaşıp o yere bakıyor. Çıkmamız gerekirken hala gelecek olan müşterileri bekliyoruz. Şoförün telefonu çalıyor, telefonda konuşuyor. Telefonu kapattıktan sonra müşterilere dönüp ‘’falan filan kişiler gelecek artık onları beklemek zorundayız’’ diyor. Yolculardan oflama sesi yükseliyor, pek de yükselmiyor aslında. Şoföre ayıp olur gibi bir düşünce olmalı herhalde. Herkes birbirlerini tanıyorlar. Bir ben yabancıyım aralarında. On dakika sonra iki yaşlı erkek ve kadın geliyor. Dört kişiler, nereye oturacaklar diye bir korku sezmiyorum. Çünkü yabancıyım ve tanıdıkları olan iki genci yerinden kaldırırlar diye düşünüyorum. Öyle oluyor, iki genç kalkıyor yerinden. Diğer iki koltuğa yığılmış çuval ve poşetleri şoför kendinden emin bir şekilde yerinden kaldırıp ara koridora düzenli bir şekilde indiriyor. Çuval ve poşetleri alıp indirip yerlerinde sağlam olduklarından emin olana kadar en az üç kez dikkatli bir ifadeyle bana bakıyor. Nihayet içinde duran soruları bozuk Türkçesiyle benimle konuşmaya başlıyor ‘’sen kimsin genç, nerden geldin nereye gidiyorsun’’ diyor. Herkesin başı benden yana dönüyor, gözlerime bakıyorlar, şaşırıyorum kısık bir ses çıkıyor ağzımdan ‘’abi ben, şu köye gideceğim’’, şoför bana bakıp ‘’oralı mısın’’ – evet oralıyım diyorum. Şoför gülümsüyor ‘’oğlum niye o kadar yabancı duruyorsun, kimseyle hoşbeş etmiyorsun’’ diyor. ‘’Abi ben kimseyi tanımadığım için susuyorum’’ diyorum, şoför gülümseyerek çıkıyor arabadan. Önümde duran yaşlı amca saçları dik dik olan gence bakıp ‘’bu ne biçim saç oğlum, gavurlar gibi olmuşsun’’ diyor. Diğer amca sitem etmeye başlıyor ‘’bunların gominist oldular, bizim orada okuyan kaç kişi varsa değişiyor, saçlarına sakallarına şekil veriyorlar. Allah ıslah etsin hepsini’’ diyor ve devam ediyor kendi kendine. Gençler gülmekle yetiniyorlar ardından telefona tekrar gömülüyorlar. Şoför ön koltuğa geçip orta kapının tuşuna basıyor, kapı kapanıyor. Arabanın içi çuval ve poşetlerle dolu, teyipten bir dengbej parçası çalmaya başlıyor. Yola çıkıyoruz…https://www.youtube.com/watch?v=mMSwgG4UOWo

mukavvadan adam, bir alıntı ekledi.
25 May 15:58 · Kitabı okuyor

“Ben değil ! Ben değil!. İçimdeki bir şeyler gıdecek hatta çoktan gitti bile. Tıpkı bir okul çocuğunun öğretmeni geldiğinde kalkması gibi, benim içimde de bir şeyler ayağa kalkıyor; söylemiştim ya, titriyor ve itaat ediyor! Bir yandan da senin söylediklerini duyuyorum, doğru ve gerçek olduğunu, insanca ve gerekli olduğunu da biliyorum bu benim yapmam gereken ve yapmak zorunda olduğum tek şey-bunu biliyo-rum, farkındayım, işte tam da bu nedenle alçakça ya gidişim. Fakat gidiyorum, bir şeyler bana hükmediyor! Hor gör beni! Ben de kendimi hor görüyorum.

Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 15 - Türkiye iş bankası)Mecburiyet, Stefan Zweig (Sayfa 15 - Türkiye iş bankası)

Cemal Süreya
Sevmek güzel meslek, ama zor. Can dayanıyor dayanmasına ama yürek gitti gidecek.

Simurg (ϜϓſϞ), bir alıntı ekledi.
23 May 10:09 · Kitabı okudu

- Baba?
- Evet oğlum.
- Dün gece uyuyamadım hiç...
- Neden oğlum?
- Din öğretmenimiz demişti ki derste,
Müslümanlar ölürse savaşta,
Şehit olurmuş.
Düşmanları da doğru cehenneme!
- Öyledir elbette!
Yaralanıp da ölmezse gazi,
Ölürse şehit!
- Yani müslümansa insan,
Ölse de kazançlı, ölmese de...
- Ona ne şüphe!
- Ben de bunu düşündüm dün gece.
Iraklılar da müslüman, Türkler de...
- Evet oğlum, elhamdülillah...
- Allah Allah!..
- Ne var bunda şaşacak?
- Körfez'de savaş oldu ya,
Türkiye'den kalkan uçaklar
Iraklıların tepesine indi.
Türk askeriyle Irak askerleri,
Savaşsalar ne olacaktı?
Hangisi şehit olup
Gidecekti cennete?
Iraklı mı, Türk mü?
İşte bunu düşündüm bütün gece.
- Bu da ne demek?
Hiçbir zaman,
Savaşmaz iki müslüman.
- Ya Kuveyt' le Irak?
Ya Irak'la İran?
İşte hepsi de müslüman.
Her iki yandan
Öldü on binlerce insan...
Hangisi gitti cennete,
Hangisi cehenneme?
- Sus! Tövbe de...
Benim de karıştırdın kafamı.
Düşün dedikse değil o kadar...
Her şeyin bir sınırı var.
Dedim ya, aşırısı zarar...
- Ama merak ediyorum,
Cennete hangisi gidecek?
- Sus ulan eşek oğlu eşek!
O senin cennet dediğin yer,
İnönü Stadyumu değil...
Cennet, Allah'ın bahçesi,
Ne başı var, ne sonu.
Alır içine bütün Müslümanları,
Yeter ki şehit olup aksın kanları.
- Baba, ama insan...
- Sus dedim, ulan!..
Başlarım babanın şarap çanağından!
Düşün oğlum dedik de halt ettik.
Boşuna mi demiş atalarımız:
"Düşün düşün, boktur işin!"
Cennete kim girecekmiş!
Bırak giren girsin, çıkan çıksın,
İranlısı, Turanlısı,
Kuveytlisi, Iraklısı...
Yeter ki müslüman olsun!
- Ama baba...
- Sus dedim, şimdi patlatırım.
Bana akıl ver Allah'ım...
- Peki, hangisi girecek cennete?
- Sus ulan oğlum, sus!
Sana mı kaldı karışmak,
Yüce Allah'ın işine?

Sizin Memlekette Eşek Yok Mu, Aziz NesinSizin Memlekette Eşek Yok Mu, Aziz Nesin

İlhan Bardakçı KUDÜS'TE BİR ONBAŞI
"Yıllar önceydi, sene 1972. O zamanlar genç bir gazeteciydim. Türkiye’den bazı siyasiler ve iş adamları İsrail’e resmi ziyarette bulunuyorlardı. Biz de gelişmeleri izlemek için oradaydık. Bir sıcak mayıs akşamıydı. Her ziyarette olduğu gibi sıradan bir işti anlayacağınız.

 Ziyaretin dördüncü günü bize tarihi ve turistik yerleri gezdirmeye başladılar, kafile olarak Mescid-i Aksa’ya vardık. Heyecanlanmıştım asırlık merdivenlerden yukarı çıkarken. Üstteki avluya ‘on iki bin şamdanlı avlu’ diyorlar. Yavuz Sultan Selim Han, Kudüs’e gelince bu avluda on iki bin şamdan mum yaktırmış. Koca Osmanlı ordusu yatsı namazını o mumların ışığında kılmış, adı oradan geliyor. 

Avlunun kenarında biri dikkatimi çekti. Doksan yaşlarında bir adam… Üzerinde kendinden daha yaşlı bir asker üniforması; her yanı yama içinde, hatta bazı yamaların bile tekrar yamanmış olduğu bir elbise... Asırlık ağaçların gövdesindeki halkalar misali yamaları yaşını göstermeye çalışıyordu sanki. 
Orada ayakta bekliyordu, sırtına zorla yapıştırılmış gibi duran hafif kamburu da olmasa dimdik duracaktı. İki metreye yakın boyu ile yaşlıydı ama bir o kadar da vakur. Şaşırmıştım. 

‘Acaba bu adam bu sıcakta güneş altında neden dikilip duruyor’ dedim içimden. Bizi gezdiren rehbere sordum; ‘Ben kendimi bildim bileli her gün buraya gelir. Akşama kadar bekler. Ne kimseyi dinler, ne de kimseyle konuşur. Sadece bekler, delinin teki herhalde.’ dedi. Bu yaşta bu sıcakta sebepsiz beklemeyeceğini biliyordum. Bembeyaz sakalının hafif titremesi rüzgardan mıydı, senelerin bedene yüklediği ağır yükten mi bilemedim. Kafasında eski bir kalpak, sanki kanatlanıp gidecek bir kumru misali bekliyordu. 

Konuşmakla konuşmamak arasında kararsız kaldım. Yanına yaklaştığımı fark etti, ama kımıldamadı. ‘Selamün aleyküm baba.’ dedim. Başını biraz bana doğru çevirdi, durakladı ve çatallanmış titrek bir sesle “Aleyküm selam oğul.” dedi. ‘Hayırdır baba sen kimsin, burada ne yapıyorsun?’ dedim. “Ben...” dedi titreyen bir sesle. “Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım.” Sesinde titreme kalmamıştı. Genç bir askerin tekmil vermesi gibi tekrarladı: “Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım. Bizim bölük Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nden İngiliz’e saldırdı. Cânım ordu Kanal’da yenildi. Artık geri çekilmek elzem idi. Ecdat yadigârı topraklar bir bir elden gidiyordu. İngiliz, sonra Kudüs’e dayandı, şehri işgal etti. Biz de Kudüs’te artçı bölük olarak bırakıldık.” dedi.

Osmanlılar, İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde mübarek belde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakır. Eskiden bir kenti ele geçiren devlet, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmazmış. Zaten İngilizler de Kudüs’ü işgal ettikleri zaman halk çok tepki göstermesin diye küçük bir Osmanlı birliğinin şehirde kalmasını istemişler.

Sonra anlatmayı sürdürdü: “Bizim artçı bölük elli üç neferdi. Mütarekeden (Mondros Ateşkesi) sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız (yüzbaşı) vardı. ‘Aslanlarım, devletimiz müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar, beni İstanbul’a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem mütareke emrini çiğnemiş, emre itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine avdet edebilir, ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var: Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri’nin yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Sonra halk ‘Osmanlı da gitti, bundan sonra bizim halimiz nice olur!’ demesin. Fahri Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır. Siz, İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın.’ dedi. 
Bölüğümüz Kudüs’te kaldı. Sonra upuzun yıllar bir anda bitiverdi. Bölükteki kardeşler teker teker Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Düşman değil de yıllar biçti geçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.” dedi. 
Alnından akan ter, gözyaşına karışıyor, kırış kırış olmuş yüzünde kendi yol bulup akıyordu. Konuşmaya devam etti: “Sana bir emanet var oğul, nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?” dedi. ‘Elbette’ dedim. Sanki Türkiye’ye haber göndermek için birini bekliyordu. “Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse Mescid-i Aksa’ya beni nöbetçi bırakıp burayı bana emanet eden kolağam Mustafa Kumandanımın yanına git. Ellerinden benim için öp ve de ki: ‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım.’ de.” ‘Tamam’, dedim. Bir yandan gözyaşlarımı gizlemeye, öte yandan dediklerini not almaya çalışıyordum.

Nasırlı ellerine sarıldım sonra öptüm öptüm. ‘Allah’a emanet ol baba’ dedim. “Sağ olasın oğul. Bizim için dünya gözü ile o mübarek Anadolu’yu görmek mümkün değil. Var sen selam götür tanıdık tanımadık herkese.” dedi. Kafileye geri döndüm, sanki bütün tarihimiz kitaplardan canlanmış da karşıma çıkmıştı. Rehbere durumu anlattım, inanamadı. Adresimi verdim, bu askeri takip etmesini, bir şey olursa bana mutlaka haber etmesini istedim. 

Türkiye’ye gelince verdiğim sözü yerine getirmek için Tokat’a gittim. Askerî kayıtlardan Kolağası Mustafa Efendi’nin izini buldum. Vefat edeli yıllar olmuştu. Sözümü yerine getirememiştim. Ardından seneler birbirini kovaladı. 1982’de bir gün ajansa geldiğimde bir telgrafım olduğunu söylediler. Rehberden gelen bir tek cümle yazılıydı: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.” "

Pol Gara, bir alıntı ekledi.
21 May 11:59 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Yaşamında ilk olarak, bütün gün daireye uğramadı. Ertesi gün, solmuş, daha da acıklı bir durum almış olan eski paltosuyla işe gitti. Birkaç memur, çalınan palto dolayısıyla onunla alay etmek fırsatını kaçırmadılar, ama çoğu durumuna acıdı. Hemen aralarında para toplamaya karar verdiler. Yalnızca toplanan para, pek az bir şeydi. Çünkü müdürün portresiyle, şube müdürünün önerisi üzerine, arkadaşı olan bir yazarın kitabı için memurlardan daha önce de para kesiliyordu, bu yüzden toplanan para önemsizdi. Arkadaşlarından biri acıyarak, adamcağıza hiç olmazsa iyi bir öğütle yardım etmeyi düşündü. Mahalle polisine gidip de ne yapacak, şeflerinin gözüne girmek için polis, belki paltoyu bulur, bulur ama Akakiy Akakiyeviç, yasal kanıtlarla kendisinin olduğunu kanıtlayamazsa, palto, gene poliste kalırdı. En iyisi bir büyük adama başvurmalıydı, bu büyük adam, kimlerle görüşmek gerekirse görüşür, ne yapar eder, işin yola girmesini sağlayabilirdi. Yapılacak şey yoktu. Akakiy Akakiyeviç, büyük adama gitmeye karar verdi. Bu büyük adamın görevi, hâlâ bilinemiyor. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam, sonradan büyük olmuştu. Daha önce hiç de büyük değildi. Bugünkü konumu da, başkalarının yanında pek önemli sayılmaz. Ama ötekilerin gözünde önemsiz gibi görünen bir konum, her zaman, her yerde birtakım adamların gözünde önemli görünebilirdi. Kendisi de konumunun önemini, birtakım davranışlarla artırmaya çalışmaktan geri kalmazdı. Verdiği buyruğa göre, daireye geldiği zaman, küçük memurlar, kendisini ta merdiven başında karşılayacaktı, kimse kendisine doğrudan doğruya başvurmayacaktı; her iş, sıkı bir sıra güdülerek kendisine ulaşmalıydı; kayıt memuru yazmana, yazman düzelticiye ya da birine bildirmeli, iş, ancak bu dolambaçlı yoldan geçerek kendisine gelmeliydi. Şu bizim mübarek Rusya’da, her insanda bir yansılama hastalığı vardır. Memur, ille müdürüme benzeyeyim, diye tutturur. Anlattıklarına göre, bir düzeltici parçası, bilmem nerede, küçük bir dairenin müdürü olunca, ilk iş olarak, kendisine bir kabul odası ayırtmış; kapıya sırmalı, kırmızı yakalı uşaklar dikmiş. Bunlar kapının tokmağını tutarlar, her gireni içeri alırlarmış. Oysa bu kabul odasına şöyle böyle bir yazı masası bile güç sığıyormuş. Büyük adamın yöntem ve alışkanlıkları gösterişli, ciddî, ama oldukça basitçeydi. Çalışma düzeni disipline dayanırdı, ikide bir ‘Disiplin, disiplin, gene disiplin,’ der dururdu. Sözünü bitirirken karşısındakinin yüzüne şöyle yüksekten bir bakardı. Hoş, böyle bakmasına da gerek yoktu ya. Çünkü daire makinesini işleten on memurunu adamakıllı yıldırmıştı. Onu uzaktan gördüler mi, memurlar, işi gücü bırakıp elpençe divan dururlar, müdürün geçmesini beklerlerdi. Yanındaki küçük memurlarla hep sert sert konuşurdu. Konuşması hemen hemen şu üç cümleyi geçmezdi: ‘Bu ne cüret! Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz?’ Ama neme gerek, gene de iyi bir adamdı; arkadaşlarına karşı iyi davranırdı, iyiliği severdi. Yalnızca general rütbesi onu büsbütün şaşırtmıştı. Ne oldum delisi olmuş, kendisini yitirmişti. Nasıl davranacağını bir türlü kestiremiyordu. Kendi dengiyle konuşurken, hiç de aptal olmayan, çok kibar bir adam gibi bile davranırdı. Ama ondan bir rütbe bile aşağı olanların arasında saçma bir adam olur, asık yüzlü durumu, insanda acıma duygusu uyandırırdı. Kendisi de, orada zamanını çok daha iyi geçirebileceğinin ayrımındaydı. Kimi zaman hoş bir konuşmaya, bir gruba katılmaya karşı içinde güçlü bir istek belirirdi. Ama bu, kendisine yaraşmayan bir davranış olmasın, senli benliliğe kaçmasın, sakın saygınlığını sarsmasın düşüncesi, onu birdenbire durdururdu. Bu gibi düşünceler yüzünden her zaman bir köşede sessiz kalır, ancak arada bir tek heceli birtakım sesler çıkarırdı, bundan dolayı da, her yerde pek sıkıcı bir adam diye tanınmıştı. İşte Akakiy Akakiyeviç, böyle bir büyük adama başvurmuştu. Hem de kendisi için uygunsuz, ama büyük adam için pek elverişli bir zamanda. Büyük adam, o sırada çalışma odasındaydı. Yeni gelmiş, birkaç yıldır görmediği bir eski dostuyla, bir çocukluk arkadaşıyla neşeli neşeli konuşuyordu. Kendisine bir İskarpinoğlu’nun geldiğini haber verdiler. Birdenbire, sert bir sesle, “Kimmiş o?” dedi. “Memurun biri,” karşılığını verdiler. Büyük adam, “Beklesin, şimdi sırası değil,” dedi. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam düpedüz yalan söylüyordu. Vakti vardı, arkadaşıyla epey zamandan beri her şeyi konuşmuşlardı. Epey zamandan beri de konuşmaya sık sık ara veriyorlardı. Arada bir hafifçe birbirlerinin dizlerine vurup, “İşte böyle İvan Abramoviç; ya böyle demek Stepan Varlamoviç,” demekten başka söz bulamıyorlardı. Ama büyük adam, gene de memurun beklemesini buyurdu. Böylece epey zaman önce hizmetten ayrılıp köyünde yaşayan arkadaşına, memurların kendisini nasıl uzun süre beklediğini göstermek istiyordu. Sonunda uzun uzun konuştuktan, daha doğrusu bol bol sustuktan, koltuklara rahat rahat yaslanıp purolarını tüttürdükten sonra, büyük adam, sanki birdenbire anımsamış gibi, kapının önünde elindeki evrakla bekleyen yazmanına, “Orada bir memur bekliyor sanırım,” dedi, “Söyleyin, gelebilir.” İskarpinoğlu’nun gösterişsiz görünümünü, eski püskü üniformasını görünce, general rütbesini, bugünkü konumunu almadan bir hafta önce, ayna karşısında tek başına konuştuğu o sert, o kesik sesiyle, “Ne istiyorsunuz?” dedi. Akakiy Akakiyeviç, hemen o gerekli olan çekingenliğini takınmış, oldukça da şaşırmıştı. Elinden geldiği, dilinin döndüğünce, her zamandan daha çok ‘şey, şey’ diyerek anlattı: yepyeni bir paltosu varmış. Sırtından insafsızca almışlar. Kendisine ricaya gelmiş, emniyet müdürüyle ya da başka biriyle görüşüp etsin de paltosunu bulsunlar. Bu dilek, generale nedense pek garip göründü. Kesik sesiyle:

– Bayım, siz yol yordam nedir bilmez misiniz? dedi. Ne diye bana geldiniz? İşler nasıl izlenir, bilmiyor musunuz? Bu iş için önce dilekçe verilecekti; dilekçe düzelticiye, düzelticiden şube müdürüne, şube müdüründen yazmanıma gidecek, yazman da bana verecekti.

Akakiy Akakiyeviç, baştan aşağı kan ter içinde kalmıştı; büsbütün kırılmak üzere olan cesaretini toplamaya çalıştı:

– Ben, ekselans, şey, sizi rahatsız etmeye yeltendim, çünkü, yazmanlara, şey, pek güvenilmez de…

Büyük adam:

– Vay, bu ne cesaret! diye kükredi. Bu düşünceleri size kim aşıladı. Gençler arasında üstlerine, yüksek adamlara karşı böyle saygısızca duygular nasıl olup da yayılıyor?

Büyük adam, Akakiy Akakiyeviç’in elliyi aşkın olduğunu anlamamış olacaktı. Çünkü Akakiy Akakiyeviç’e ancak karşılaştırma yoluyla, yani 70 yaşına varan bir kimse yanında genç denebilirdi.

– Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz? Anlıyor musunuz, size söylüyorum?

Bunları söylerken öyle tepinmeye başlamış, sesi de öyle yüksek, öyle güçlü bir tona çıkmıştı ki, Akakiy Akakiyeviç değil, kim olsa korkuya düşmekten kendini alamazdı. Akakiy Akakiyeviç, yıldırımla vurulmuşa döndü, sendeledi; vücudu baştan aşağı titremeye başladı, ayakta duramıyordu. Hademeler yetişip kendini tutmasalardı, kesinlikle yere düşecekti; onu kıpırtısız olarak dışarı çıkardılar. Büyük adamsa sözlerinin umduğundan çok etkili, bir insanı bayıltacak güçte olduğunu düşünerek büsbütün kendisinden geçmişti. Bu işi nasıl karşıladığını anlamak için göz ucuyla arkadaşına baktı, sevinçle gördü ki, arkadaşı da pek tuhaf bir ruh durumu içindeydi, onun da biraz korkmaya başladığını hoşnutlukla gördü.

Akakiy Akakiyeviç, merdiveni nasıl indiğini, sokağa nasıl çıktığını anımsamıyor, elleri ayakları tutmuyordu. Hiçbir zaman bir generalden böyle bir papara yememişti, hem de yabancı bir generalden. Sokaklarda rüzgâr esiyordu. Akakiy Akakiyeviç, rüzgârda ağzı açık, kaldırımlardan ine çıka yürüyordu. Rüzgâr, – Petersburg’da böyledir – her yandan, her sokak başından, üzerine doğru esiyordu. Bir an, boğazına bir şey tıkanır gibi oldu. Bir söz söylemeye gücü yoktu, kendisini eve dar attı. Her yanı şişmişti, yatağa düştü. İşte kimi zaman gerekli paylamalar, böyle etkili oluyor. Ertesi gün ateşi yükseldi. Hastalık, Petersburg ikliminin cömert yardımıyla, beklendiğinden daha da çabuk ilerledi. Doktor, gelip nabzını saydıktan sonra, yakı salık vermekten başka umar göremedi. O da, hasta hekimliğin yüksek yardımından yoksun kalmasın diye. Ayrıca da ekledi: “Bir buçuk gün ya yaşar, ya yaşamaz, sonra tahtalı köyü boylayacaktır. Siz de hanımcığım, zaman yitirmeden, onun için bir çam tabut ısmarlayın. Çünkü, meşe tabut ona göre pahalıcadır!” Akakiy Akakiyeviç, bu şom ağızlının söylediklerini işitti mi? İşittiyse bu sözler üzerinde güçlü bir etki yaptı mı? O anda üzünçle dolu yaşamının acısını duydu mu? Bilmiyoruz. Çünkü bu sırada Akakiy Akakiyeviç, boyuna sayıklıyor, ateşler içinde yanıyordu. Gözleri önünden boyuna birbirinden acayip şeyler geçiyordu. Gözlerinin önüne Petroviç geliyor, ona, içinde hırsızları yakalayacak bir tuzak bulunan bir palto ısmarlıyordu. Yatağının altına boyuna hırsızlar giriyordu. Akakiy Akakiyeviç, battaniye altından tutup hırsızları çıkarması için durmadan ev sahibi kadını çağırıyor, gözünün önünde niçin eski paltosunun asılı durduğunu soruyor, yeni bir paltosu olduğunu söylüyordu. Kendisini generalin karşısında sanıyor, o gerekli paylamayı işitiyor, “Bağışlayın, suç bende ekselans,” diyordu.

shf: 55-65 arası

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
21 May 05:08 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Annesi de gitti mezara, babası da gitti mezara, kendi de gidecek mezara."

Anamın Kitabı, Yakup Kadri KaraosmanoğluAnamın Kitabı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu