• Bir internet sitesinden deneme olarak yaptığım alışverişte öylesine sepete eklediğim kitap. Yazar ve kitap hakkında hiçbir bilgim yoktu.

    Kahramanımız Marcus ailelerin ideal olarak nitelendirdiği bir çocuk. Derslerinde başarılı, çalışkan. Babasının kasap dükkanında ona yardım ediyor. Gelgelelim babasının paranoyaları onu çileden çıkarıyor. Babası başka haylaz (babasına göre) çocuklarla kıyaslayıp oğlunun da bu tarz davranışlar içinde olduğuna emin olup onu çevresinden ve özellikle kendisinden korumayı fena halde takıntı haline getirmiştir. Fakat buradaki sorun Marcus'un öyle bir çocuk olmaması. Yaşıtları gibi bir ergenlik yaşamıyor, istediklerini biliyor ve ona göre adımlar atıyor. Marcus çözümü ailesinin yanından taşınıp başka bir okula transferini istemekte buluyor.

    Dikkatimi çeken şey bir yerden sonra babanın kaygıları Marcus'un da kaygılarının olması. "Korku acaba bulaşıcı bir şey mi?" diye sordurdu bana. Marcus artık bütün hareketlerini ve adımlarını tedirginlikle atıyor çünkü okuldan atılırsa Kore savaşına gidecek ve savaşta ölecek. Kitabı okurken histerik, sinir krizleri eşliğinde öfkeler beklerken, rutine bindirilmiş ve sıkışmış/sıkıştırılmış öfke görmek hoşuma gitti. Kitabın güzel işlendiğini düşünüyorum. Dönemin siyasi ortamının karakterler üzerinde nasıl izler bıraktığını görüyoruz.
  • Ayrıntılı bilgi için (Kayıp Cennet)

    Tek başınaydı adam kendini bildiğinden beri. İstediği her şey veriliyordu. Geçen gün sırf bunu denemek için bir su aygırı istemişti üstüne binmek için. 10 dakika sonra üstündeydi. Gözdesiydi O'nun, biliyordu. Uçan teyzeler, değişik yaratıklar vardı etrafında. Her gün istediği her şeyi yiyebiliyordu. Tatlı, sebze , meyve işte ne aklına gelirse. Hiç sönmeyen bir mangal vardı derenin kenarında. İstediği zaman gidip ızgara etlerden de yiyebiliyordu oradaki ahalinin aksine. Bu mangalla ilgili ilginç söylentiler gelmişti kulağına. Mangal başı olarak biraz sünepe bir kırmızı adam vardı şu an. Duyduğuna göre ilk zamanlarında; bayağı hoşlaştığı, hoş sohbet olan Şerif Abiyi mangalın başına koymayı düşünmüş. Kıllanmış tabi Şerif Abi. Aslında sever dedi kendi kendine, ama zorlamaya hiç gelemez. İşte sinirlendirmiş onu, sonra da kovmuş Şerif Abiyi. Başta bir parça vicdan azabı çekmişti adam , sonra vazgeçti ve yiyip içmeye devam etti. Zaten kanatlı teyzelerden geveze olanı, Şerif abinin kendisini kıskandığını söylüyordu sürekli. Gözdesi eskiden oymuş sözde. Fazla önemsemedi, vicdan azabı azalmıştı ama biraz. Geçiyordu zaman, etrafındakilerle konuşmaya çalışıyordu adam. Hiçbirinin muhabbeti Şerif Abininki gibi güzel değildi ama. Neyse ki Şerif Abi ona kendiyle oynamayı öğretmişti. Boş zamanlarında kimseye fark ettirmeden onu yapıyordu. Şerif Abi gösterme demişti kimseye , anlamazlar onlar. Gerçekten de zamanla fark etti, o teyzelerin saçma sapan şeylerin, yeni mangalcının bile boş olduğunu. Bir şey istememeye başladı. Artık sadece kendiyle oynuyordu hep gözlerden uzak. Tam hiç yakalanmayacağını düşünürken, O gördü. Kıpkırmızı oldu adam. Özür diledi binlerce defa. Ama kızmıştı çok, öfkesinden çok korkuyordu O'nun. Elini karnının içine soktuğunda öleceğini sandı adam. Sonra baktı. Yara filan yoktu ama çok acıyordu içi. Çok temiz çalışıyordu , kiralık katil gibi. Bir boşluk hissetti içinde acısı hafifleyince. Baktı, elinde bir kemik vardı, acayip şeyler yapıyordu onunla. Hala tırsıyordu ama, kendisine verdikleri eğitim baştan beri böyleydi. Ondan kork, diğerlerini küçük gör. Acaba ne yapacaktı o kemikle, aklından binlerce seçenek geçirdi. Bahçenin öbür tarafına kaçtı, burası daha soğuktu nispeten. Buzlu meyveli şekerler vardı. Onlardan yedi akşama kadar. Kendisi gibi bir şey olmadığını uzun zaman önce fark etmişti adam. Ama öğretilenin aksine hiç kimseyi küçük görmüyordu. O'nun dediklerinden sadece bunu uygulamıyordu. Ne fayda sağlayacaktı ki etraftakilere bağırarak onları aşağılamak O'nun gibi. Baktı karnı baya şişmişti, önündeki şey de küçülmüştü yakalandığı anın aksine. Özür dilemek için en uygun zaman diye düşündü. O'nun yanına döndüğünde daha önce görmediği farklı bir şeyle karşılaştı. Teyzeler gibi kanatları yoktu. O'na baktı, farklı bir şekilde gülümsüyordu. Bilmese yüceliğini pis pis sırıtıyor bile diyebilirdi. Kendisinin bir şey demesine fırsat kalmadan, " Senin için yaptım" dedi, "Onunla oyna, kendinle oynayacağına" Mantıklıydı, baktı karşısındaki kendisinin tamamlayabileceği şekilde yapılmıştı. En azından bir kısmı. Teşekkürler dedi O'na. Kanka demeye karar verdi bundan sonra bu yeni oyuncağına. Kendine diğerlerinden daha çok benziyordu. Acaba konuşabiliyor muydu? Yanından ayrıldıktan sonra yavaş yavaş sorular sordu ona. Ve konuşabildiğini öğrendi. Ama bir gerçeği de fark etti, susamıyordu galiba hiç. "Bir kere de düzgün bir şey yap be " diye geçirdi içinden. Sonra panikledi, ya hissederse diye. Yine döndü, kanka - kadın gibi bir şeyler söylüyordu. Fazla önemsemedi. Oynamaya başladı kankadaki eksik ve fazlalıklarla. Nihayet bırakmıştı konuşmayı, acayip sesler çıkarmaya başladı kanka. Etraftaki meraklı kalabalığı görünce utandı adam. Ve gizli yerine götürdü derenin başladığı noktaya. Orada bayağı oynadı kankayla. Kadın demeye ikna olmuştu bir günden sonra. Başı ağrıyordu ama biraz. O kadar sessizlikten sonra bu, aşırı yükleme gibi bir şey olmuştu. Bir kaç gün sonra kaçmaya başladı kadından. Şerif Abisini özlemişti yine. O kadar şey yapıyordu ama anlatacak kimse yoktu. Peşini bırakmıyordu kadın. Kendisi istemese bile o oynamak istiyordu kendisiyle. Tabiatında yoktu kaba davranmak, ama bir kaç gün sonra bağırıp çağırıp kovdu kadını. Yaptığı anda da pişman oldu. Başıboş dolaşmaya başladı bahçenin içinde. Özür dilemeli miydi ki kendisinden daha düşük olan bu yaratıktan. Bu sırada otların arasından tanıdık bir ses duydu. Baktı göremedi bir şey, ama emindi , Şerif Abinin sesiydi bu. Neredesin diye sorunca fark etti konuşanın yerdeki ince uzun yaratık olduğunu. Çok kurnazdı Şerif Abi, şekil değiştirmişti. Kendisine öğretmesini istese de ikna edemedi. Konuştular baya, özlemişti. Anladığına göre bahçeden gittiğinden beri hep zevk sefa içinde geçirmişti günlerini Şerif Abi. Sevindi, sonuçta bir parça vardı hala vicdan azabı. İşte bazı temel ihtiyaçlarda sıkıntı çekiyordu sadece. Mesela hiç elma yoktu dışarıda. "Burada var ama yedirmiyor ki bize. Hepsini kendisi yiyebilecek sanki"dedi adam. "Gel beraber çaktırmadan alalım birer tane" dedi Şerif Abisi "Belki iyi gelir cilde filan, yoksa o kadar önem vermezdi ona." Korkuyordu adam hala ama, yok dedi. Konuyu değiştirdi, kankayı anlattı ona. İlgisini çekmişti Şerif abinin. Yaptıkları kavgayı anlattı sonra. "Seviyorsan git konuş bence" dedi Şerif Abisi. "Doğru" dedi, ama sevmenin ne olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Sadece biraz özlüyordu ayrıldığı andan beri. Biraz düşünmesi lazımdı. Şerif abisinden izin isteyerek mangal alanına gitti. Akşama kadar düşündü ve yedi. Akşamüstü kanka/ kadın, artık ne demesi gerekiyorsa, geldi yanına. Mutlu oldu adam, fark ettirmemeye çalışarak. Kadın da hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu. Kendisi de öyle devam etti. Anladığı kadarıyla Şerif Abi onun yanına da gidip tanışmıştı. O da oynadı mı acaba diye düşündü bir an kankasıyla. Sanmıyordu, uzaklaştırdı kötü fikirleri kafasından. Kadın hala konuşuyordu. Çok üzüldüğünden bahsediyor, barışmak için beraber adını bilmediği bu meyveyi yemeye davet ediyordu adamı. "Elma" dedi adam durumun farkına vararak. Şerif Abi yapmıştı yapacağını yine. Tırsıyordu O'ndan ama üzmek de istemiyordu kankasını . "Peki" dedi, "Belki ciltlere iyi gelir" Isırık almasıyla O'nun başlarında bitmesi bir oldu. Alarm mı kurmuştu elmanın içine, adam sonun geldiğini hissetti. Ama iyimser olmaya çalıştı bir parça, belki önceki gibi başka bir şey hazırlar benim için diye düşündü. Isırdıkları elmayı uzatarak özür diledi. Elinde kocaman bir değnek vardı O'nun. "De gedin bahçemden "dedi "Sizle mi uğraşacam ben" İnanamadı adam. Kovulmuştu bahçeden. Kanatlı teyzeler hemen yanına geldiler O'nun. "Bahçe Bekçisi miydi acaba o çok korktuğu" diye düşünüyordu bu sırada adam. İkna etmeye çalıştılar O'nu. "Peki" dedi, "Sen kalabilirsin ama kadın gidecek." Sevindi adam bir an, siniri hafiflemişti biraz. Sonra veda etmek için kadına baktı. Bir şey söyleyemedi. Uzakta otların arasındaki Şerif Abiyle göz göze geldiler, hınzırca gülümsüyordu. Hayır onun eline bırakamazdı kadını. O'na baktı. "Kusura kalma dayı, benim burada işim kalmadı artık. Yerim elmamı, giderim yoluma" dedi. İnanamıyordu böyle konuştuğuna. Arkasını döndü. Tam giderken "Dur" diye bir ses duydu. Gülümsedi kendi kendine. Arkasını döndü. Üç dört yaprak vardı elinde."Bunları alın da üşütmeyin soğuk olur oralar şimdi. Hem şu aralar kim kime dumduma. Korunursunuz. " Güldü sonra, o dağları inleten gülüşüyle. Aldı, korkuyordu çünkü hala. Kadına elini uzatıp "Hadi gidelim " dedi." Yarın artık başka bir gün sonuçta."

    https://www.youtube.com/watch?v=UIVe-rZBcm4
  • "Sevmek güzel meslek, ama zor.
    Can dayanıyor dayanmasına ama yürek gitti gidecek."
    Cemal SÜREYYA
  • Takvim yirmi eylül iki bin yediyi gösteriyordu. Her zaman ki top oynadığımız arsada toplanmıştık. Bir cenaze merasimi gibiydi. Tüm takım tek sıra halinde dizilmiştik sahanın ortasına. Bu Vedat ağabeyin gidişiydi. Onun sessiz, derinden terk edişi bizi. Bıraktığı enkaza bile bakmak istememişti. Baksaydı eğer asla bırakıp gidemezdi. Onun gidişini önce annesinin ölümüne sonra ise Ayten ablanın gidişine bağlıyorduk.

    Ayten abla, Vedat ağabeyin ilk göz ağrısıydı. Ayten ablanın babası züccaciye işiyle uğraşırdı. Epey borçlarının olduğu, mahalle eşrafları tarafından da biliniyordu. Bir gece arkasında bütün borçları bırakıp tası tarağı toparlayıp ayrılmışlardı şehirden. Tuttuğu son dal ise tam orta yerinden kopmuştu.
    Vedat ağabey, yıllar sonra bir mektupla öğrenmişti her şeyi. Ayten ablayı gider gitmez, Almanya’da evlendirmişlerdi. Annesinin ölümünden sonra seyrek gittiği okula, Ayten ablanın da gidişiyle beraber artık tamamen uğramaz olmuştu. Bütün gününü bizle geçirir, bizden arta kalan zamanlarında da evinde bol bol kitap okurdu. Acılarını, kendi içinde yaşayan, bunu dışarıya yansıtamayan biriydi. Sadece biz görürdük içinde taşıyamadığı acılarını. Bir acayip adamdı.

    Kim olsa toparlanamazdı ama Vedat ağabey bir şekilde yaşıyordu. Hiçbir şey istediği gibi gitmese de onu hayata bağlayan şeylerin ipini sımsıkı tutuyordu: Çay gibi, mahalle gibi, kitap gibi, sigara gibi, bizim takım gibi…

    Oynadığımız mevkilere göre kitap okuturdu bizlere. Okuttuğu kitapların, hemen ardından onun özetlerini tek tek yazdırıp analizlerini isterdi bizden. Refleksleri zayıf kaleci İhsan’a Dostoyevski. Yedi haftadır gol atamayan tek forvet Fevzi’ye ise sadece Proust okutmuştu. Herkes, verilen görevi harfi harfine yerine getiriyor, kitabı bitiremeyen ise ceza olarak o hafta takımdan kesik yiyordu. Bizim için en büyük cezaydı bu çünkü kalbimizde yeri olanlar da ellerinde su ve çekirdekleriyle bizi izliyorlardı tribünden.

    Yirmi bir eylül akşamı beni çağırmıştı yanına. Ayrılacağını aklımdan bile geçirmemiştim. Her zaman ki konuşmalarından biri sanmıştım. Elini omzuma atmıştı, o zaman işin ciddiyetini daha iyi kavramıştım.

    “Eğer bir gün, olur da gidersem bu takım sana emanet Cengiz. Senden başka kimse bu takımı yönetemez. Çünkü sen, bazı şeylerin farkındasın. O çocuklar, gerçekten iyiler sadece nasıl sevgilerini gösterebileceklerini bilmiyorlar. Benden sonra, onlara nasıl sevgi gösterebileceklerini öğret. Kendilerini fazla hırpalamasınlar bu hengamede. Eğer bir gün gelir sen de ayrılacak olursan arkana bile bakma, çek git buradan. Ama unutma sakın burayı, gittiğin her yerde hatırla ve üzül. Çünkü burası büyük bir düğüm. Bu düğümü, ne ben çözeceğim ne de sizler. Çünkü o düğümü bu mahalleye sıkı sıkıya bağlamışlar. Bizim kaderimiz, öncesinden tayin edilmiş yapacağımız hiçbir şey yok Cengiz. Siz yine de çabaladınız değiştirmek için. Gökkuşağının altından geçemeyeceğini bile bile, altından geçmek için koşan güzel çocuklardınız. Bu bataklığın içinde açmış güllerdiniz.”

    Vedat ağabey susunca konşmaya başladım. “Abi neden gidiyorsun?"

    Vedat ağabey konuşmaya başladı tekrardan “Herkes bir gün gidecek Cengiz. Nereye olduğu pek mühim değil. Belki yarın belki de bugün ama herkes bir gün gidecek. Doğanın kanunu bu. Önce annem gitti sonra Ayten sonra da sizin sokaktaki o neşeniz gidecek. Sonra da inşaat makineleri mahalleye girecek ve yıkacaklar işte tüm bu evleri. Sokak lambalarını bile söküp, bir başına öksüz bırakacaklar burayı. Artık benim miadım doldu gidiyorum buradan. Bu kaçınılmaz bir son Cengiz, beni anlıyor musun? Bu kaçınılmaz bir son.”

    Sonra çaydan bir yudum alıp, sigarasını yakıp derin bir nefes çekmişti. “Düzeltemeyiz biz hiçbir şeyi. Sürekli çabalayıp, yaralayıp, düşüp düşüp kalkarız her Eylül. Biliyorum çok üzülüyorsun Cengiz ama işte her şey bu kadar rasyonel ve kederli. Ne bir eksik ne bir fazla anlattıklarım. Hadi sende git artık saat geç olmadan, ailen merak etmiştir hem seni. Söylediklerimi de unutma, bunlar, kulağına küpe olsun.”
    Kapıda uğurlarken sıkı sıkı sarılmıştı bana. Son konuşmalarımız da bunlardı. Yanından ayrıldığım zaman hemen evinin karşısındaki ağaca tırmanmıştım. Fazla zaman geçmeden, elinde bir valizle ayrılmıştı evden. Takip edebilirdim, etmedim. Çünkü o kaybolmak istemişti kendi hikâyesinde. Arkasından baktım sadece, limandan ayrılan bir gemi misali el salladım o gemideki iyi kalpli güzel insana…

    Yıllardır arkasından bir çok hikaye anlatıldı durdu. Nereye gittiğine dair kimse hiçbir şey bilmiyordu. Kimisi ilk göz ağrısı imkansız aşkı Ayten ablanın yanına, Almanya’ya gittiğini söylüyordu. Kimisi ise yeni bir şehirde evlenip, çoluk çocuğa karıştığını söylüyordu. Bizse onu hayallerimizde, başka mahalleye başka çocukların masalına taşınmış olabileceğini düşünüyorduk. Bizim masalımız bitmişti, buraya kadardı.

    Onun gittiği günün akşamında ise, bizim çocuklar yan inşaattaki, firmanın bayrağını yarıya indirmişti. Üstelik mahallede ne kadar futbol topu varsa dikenli tellere şut çekerek patlatmışlardı. Çünkü acı dediğimiz şey hareket etmedikçe üzerimizde birikecekti.
    Takımın büyüğü olarak, almıştım elime düdüğü acı acı çalıyordum; bir iki… bir iki…
  • Sevmek güzel meslek, ama zor. Can dayanıyor dayanmasına ama yürek gitti gidecek.
  • Sevmek güzel meslek, ama zor. Can dayanıyor dayanmasına ama yürek gitti gidecek...