Gökhan Köseoğlu

Gökhan Köseoğlu
@gkhan52
10 sene GSF yeter de artar.
Hiç
Lisans
Samsun
2001
4 okur puanı
Haziran 2024 tarihinde katıldı
⸻ Acı bir gerçeği kabul etmek, yapılabilecek en zor şeydir. İnsan kabule varana kadar sayısız savaşa girer, sayısız yenilgi yaşar. En zorlu günü hatırlayalım. İşin içinden çıkamadığımız bir andayız. Savaşın tam ortasında, sağlam bir yenilgiye hazırlanıyoruz. Düşünceler, atların sırtında hücuma kalkarken birer birer yere düşüyor. Mitralyözler patlıyor; saklanmaya çalışan korkuların üzerine kurşun gibi yağıyor. Ve ben… bizzat şahsım… tüm bu olanları her şeye hâkim olduğum bir tepeden izliyorum. Görüyorum ki kaybetmeye başladım. Korkularım, düşüncelerim, hayallerim ve umutlarım yavaş yavaş bir hiçliğin içine gömülüyor. “Ne yapmalıyım?” diye etrafıma bakıyorum. Fakat orada kimse yok. Çünkü savaşan benim. Hislerimi kaybettiğimi o an anlıyorum. Ve sonunda kuşatılıyorum. Direncim kırılıyor, teslim oluyorum. Artık yenildiğimi biliyorum. Savaş alanından bir esir gibi alınıyor ve benliğimin en ücra köşesine sürükleniyorum. Bonapart mıyım? Yoksa ben kimim? İşte bu soru beni yeniden ayağa kaldırıyor. Kılıcımı tekrar kuşanıyorum. Belki yüzlerce kez kaybedeceğim aynı savaşa yeniden giriyorum. Ben kimim? Bu soru zihnimde yüzlerce kez yankılanıyor. Ve bir gün… kazanıyorum. Hiçbir şeyin kurtulamadığı o savaş alanından bu kez zaferle dönüyorum. Yenilgiyi anladığım gibi, kazanmayı da bu savaşın içinde öğreniyorum.
Alıntı
Reklam
Aslına bakarsak işin gerçeği şu ki o zamanlar küçüktüm. Sevmeye ve sevilmeye ihtiyacım vardı; bunu o zaman da biliyordum ama şimdi daha iyi anlıyorum. Çaresiz kaldığımı hissetmek bir yana, aslında hiçbir şey hissetmeme evresinde olduğumu fark ediyorum. Aynı dükkânın önünden yüzlerce kez geçiyorum ve her seferinde onu düşünüyorum. İşin aslı, insan küçükken zamanından önce sevmemeli. Çünkü erken seversen, sonra bir daha hiç sevemiyormuşsun gibi geliyor. Dalgalı saçları, uzun boyları, ince belleri… Bir zamanlar sevdiğin şeyler. Sonra sevdiğin tek şey akşam oluyor; uyku saatin. Sabah kalktığında ise uyandığın güne sövdüğün oluyor. Olmuyor başka türlü. İçtiğim çay da sigara da anlamsız gelmeye başlıyor. Yediğin yemekler bile onun sevdiği yemeklere dönüşüyor. Onsuz içtiğin içeceklerin tadı ise hep aynı: zehir gibi… İşin aslı biraz yaşamamak gibi. Uyku gözüne girmediğinde ve karnın açlıktan ağrımaya başladığında anlıyorsun: sevilmek insanın karnını doyuruyormuş. Yoksa cennetteki tüm yemekler bile onsuz zehir gibi.
Alıntı
Ta uzak memleketlerden buram buram taze yeşil çayır kokusunu nasıl getiriyorsa rüzgâr, insanın içindeki o görünmez sevinç kıvılcımını da alıp dünyaya savuruyordu. Sanki çağın puslu havasını yaran ince bir ışık gibi… En güzel duyguların insanın en küçük hücrelerine kadar sızdığı bir zamanın içinden geçiyorduk. Bazen güzel bir kadının dudağından kopup gelen bir buseydi bu duygu, bazen de bir âşığın içini yakan sitemi. Gecenin koynunda saklanır, sabaha kadar susar; sonra şafakla birlikte yeryüzüne yayılırdı. Siyahın beyazdan zar zor ayrıldığı o kırılgan vakitte… Tanyeri ağarırken, tepelerin ardından yükselen o ışık küçük bir çocuğun uykulu gözlerine dokunurdu. Sıcak ama içinde belli belirsiz bir serinlik taşıyan o ilk ışık… Sanki sabaha kadar beklemişti; belki bir ezân-ı Muhammedînin yankısını, belki de uzak bir kilisenin çanını dinleyerek. Rengi sarıydı belki; biraz turuncu, belki de mor… Ama insanın yüzüne vurduğu anda hep aynıydı. Aynı sıcaklık, aynı dokunuş, aynı titreyiş. Ta uzak memleketlerde Çınar’ın yüzüne de vuruyordu o ışık, James’in yüzüne de. Aradaki denizleri, dilleri, kaderleri umursamadan… Aynı sabahı getiriyordu onlara. Aynı hissi, aynı insanlığın iç titreyişini. Gözyaşını bekleyenle gülmeyi bekleyen… Yeni doğanla henüz ölmüş olan… Hepsi aynı zamanın içinde, aynı hikâyenin sessiz yolcularıydı. Çünkü bu çağın sazı her telden vuruyordu. Sesler değişiyor, yüzler değişiyordu. Ama yankı hep aynı kalıyordu. His hep aynıydı.
Alıntı
Kaybettiklerimize karşı daha cesaretli oluruz.
Alıntı
Ama kendisini aldatmadan yaşayan var mıdır?
Reklam