Ta uzak memleketlerden buram buram taze yeşil çayır kokusunu nasıl getiriyorsa rüzgâr, insanın içindeki o görünmez sevinç kıvılcımını da alıp dünyaya savuruyordu. Sanki çağın puslu havasını yaran ince bir ışık gibi… En güzel duyguların insanın en küçük hücrelerine kadar sızdığı bir zamanın içinden geçiyorduk.
Bazen güzel bir kadının dudağından kopup gelen bir buseydi bu duygu, bazen de bir âşığın içini yakan sitemi. Gecenin koynunda saklanır, sabaha kadar susar; sonra şafakla birlikte yeryüzüne yayılırdı. Siyahın beyazdan zar zor ayrıldığı o kırılgan vakitte…
Tanyeri ağarırken, tepelerin ardından yükselen o ışık küçük bir çocuğun uykulu gözlerine dokunurdu. Sıcak ama içinde belli belirsiz bir serinlik taşıyan o ilk ışık… Sanki sabaha kadar beklemişti; belki bir ezân-ı Muhammedînin yankısını, belki de uzak bir kilisenin çanını dinleyerek.
Rengi sarıydı belki; biraz turuncu, belki de mor… Ama insanın yüzüne vurduğu anda hep aynıydı. Aynı sıcaklık, aynı dokunuş, aynı titreyiş.
Ta uzak memleketlerde Çınar’ın yüzüne de vuruyordu o ışık, James’in yüzüne de. Aradaki denizleri, dilleri, kaderleri umursamadan… Aynı sabahı getiriyordu onlara. Aynı hissi, aynı insanlığın iç titreyişini.
Gözyaşını bekleyenle gülmeyi bekleyen…
Yeni doğanla henüz ölmüş olan…
Hepsi aynı zamanın içinde, aynı hikâyenin sessiz yolcularıydı.
Çünkü bu çağın sazı her telden vuruyordu.
Sesler değişiyor, yüzler değişiyordu.
Ama yankı hep aynı kalıyordu.
His hep aynıydı.