kendimi hiç kimseye, hiçbir şeye borçlu hissetmiyorum. hayat, bizim yazımızı dinleyen bir şey değil. hayat, yazılı, yazısız hiçbir şeye kulak asmıyor. o kendi bildiğini okuyor.
hayatın gerçekleri, hayatın gerçekleri, deyip duruyordu insanlar. burnu sürtülmüş, boyunun ölçüsünü almış, kendinden caymış, çabuk pes etmiş, tırsıp kaçmış bir sürü insan, tamamı bir yenilgiye dönüşmüş olan hayatlarını böyle açıklıyorlardı, hayatın gerçeği, diye bir şey olmadığını, her hayatın farklı farklı gerçekleri olduğunu anladın.
aile hayatının kötü bir şey olduğunu biliyordun elbet, ama senin aile hayatın, gene de başka türlü olabilirmiş gibi gelmişti sana. neye güvenmiştin bu kadar? neyine güvenmiştin? hem aile hayatı iyi bile olsa, sana göre değildi; bunu biliyordun. kendindeki hangi pusuyu zorlamak istedin? neden başkasının hayatını yaşamaya kalkıştın? sürekli terlediğin ve uyandığın sıkıcı bir düğünle evlendin, sıkıcı fotoğrafları çektirdin, daha sonra sıkıcı misafirlerini, sıkıcı “hayırlı olsuna geldik” gecelerinde pasta-börek ağırladın.