Yıllar önce, Halep’in sokaklarında genç bir delikanlı yaşardı: Helebê. Gözlerinde hayatın tüm umutlarını taşıyan bu genç, bir gün kalbini tümüyle teslim ettiği Leyla ile karşılaştı. Ancak aşkları, yalnızca birkaç gülüş ve birkaç sözcükle sınırlıydı. Çünkü Leyla’nın ailesi onu başka bir şehre göndermiş, Helebê’yi ise kader, çaresizliğe ve yalnızlığa mahkum etmişti.
Helebê her gün, kervanların yolunu gözlerdi. Halep’ten gelecek bir kervan, belki Leyla’yı getirecek, belki de onları sonsuza dek ayıracaktı. Yıllar geçti, Helebê’nin saçları beyazlamaya, gözleri ise derin bir hüzünle dolmaya başladı. Ama yüreği hâlâ aynı aşkla yanıyordu.
Bir gün, uzaktan bir kervan görünce kalbi hızla çarptı. Koştu, ama kervanın içinden Leyla çıkmadı. Onun yerine, mektuplar ve uzak şehirlerden gelen haberler vardı. Leyla başka bir hayatın içindeydi artık; Helebê’yi bekleyecek zamanı yoktu. Yüreği paramparça oldu, ama yine de her kervan geldiğinde bir umut ışığı aradı.
Şarkının nakaratı gibi, “Hawar dilê dilê lê, dilê lê lê” dercesine sessizce bağırdı Helebê, yalnızlığını ve hasretini gökyüzüne duyurmak ister gibi. Her akşam güneş battığında, Halep’in taş sokaklarında yürürken, adım adım Leyla’ya olan sevgisini, kaybettiklerini ve yılların getirdiği acıyı hissederdi.
Ve işte bu yüzden, Kerwana Halebe sadece bir aşk şarkısı değildir. O, kaybedilenlerin, unutulamayanların, yüreğinde acıyı ve özlemi taşıyanların şarkısıdır. Kervan gelir geçer, ama Helebê’nin kalbindeki Leyla hep bir hayal, hep bir yas olur.