Bir zamanlar, dağların arasında küçük bir köyde bir kız yaşarmış. Adı Zadina’ymış. Gözleri uzaklara dalar, sesi ise bir kuş gibi hafif ve hüzünlüymüş. Köyün insanları onu güzel sesiyle, narinliğiyle tanırmış.
Zadina’nın kalbi bir gün köyün dışından, başka bir dünyadan gelen birine vurulmuş: Bir Ermeni delikanlıya. Onunla göz göze geldiğinde, sanki bütün dünyayı susar, sadece kalbinin sesi duyulurmuş. Ama bu sevda kolay bir sevda değilmiş. Çünkü köyün insanları “bizden olmayanla evlenilmez” dermiş.
Zadina, kalbinin sesini dinlemiş. Sevdiğine gitmiş, onunla evlenmiş. Ama bu karar, ailesinin kapılarını yüzüne kapatmasına sebep olmuş. Babasının evi artık ona yabancıymış, köyün insanları ise fısıltılarla onun adını anarmış. Yalnızlık, en ağır yükü olmuş.
Yıllar geçmiş, Zadina kendini Ermenistan’da, Erivan’ın soğuk sokaklarında bulmuş. Bir gün radyoda şarkı söylemeye başlamış. Ve işte orada, dünyanın dört bir yanına yayılan sesiyle, içindeki acıyı, yalnızlığı, sabrı dile getirmiş. Söylediği türkü “Dêra Sorê” olmuş.
“Dêra Sorê, biçûk e…
Sabır, evimin sabrı…”
Her mısrada kendi hayatından bir parça varmış.
Kiliseden bahsederken aslında sevdasının yasaklılığını,
sabırdan bahsederken babasına, köyüne ve kaderine duyduğu kırgınlığı anlatmış.
Halk bu türküyü duyduğunda onun hikâyesini hissetmiş. Kimi “Zadina babasından koparıldı” demiş, kimi “o aşk için her şeyi göze aldı” demiş. Ama herkes, türkünün derin hüznünde onun nefesini, onun gözyaşını duymuş.
Zadina yıllar sonra bile sadece bir kadın değil, bir hikâye olmuş.
Ve “Dêra Sorê”, onun kırık kalbinden kopup gelen bir ağıt gibi, hâlâ söylenmeye devam etmiş…