19. Yüzyıl İngiliz Edebiyatının değerli yazarlarından Charlotte Bronte'nin kaleme aldığı ve 1847 yılında yayımlanan Jane Eyre isimli romanı maalesef o dönemde (Victoria Dönemi) İngiltere'de kadın yazarlara çoğu kimse, saygı duymadığı ve değer vermediği için Charlotte Bronte eserini bir erkek adı olan "Currer Bell" takma adıyla yayına sunmuştur ve böylece Kitap adeta bu dönemin kadınlar üzerine eğilmiş olan tutama karşı bir baş kaldırı olmuştur. Bu dönemi Virgina Wolf, Kendine Ait Bir Oda isimli kitabında şöyle anlatıyor: “Bir kadının tek başına bir yerlere gitmesi olanaksızdı. Hiçbir zaman bir geziye çıkamazdı; hiçbir zaman otobüsle Londra’yı gezemez ya da bir lokantada tek başına yemek yiyemezdi.”
Charlotte Bronte, Jane Eyre isimli romanını yazarken kendi hayatından da esinlenmiştir. Örneğin, kitapta adı geçen Lowood Kız Okulu, yazarın ablalarıyla birlikte öğrenim gördüğü Cowan Bridge’deki rahip kızları için açılmış yatılı okuldan esinlendiği, romandaki en yakın arkadaşı Helen'in kötü koşullardan verem olup öldüğü bölüm ise Charlotte Brontë’nin ablası Maria’nın ölüm anını doğrudan aktarmaktadır.
Gelelim birçoğumuzu etkisi altına alan yetim ve öksüz Jane Eyre'e: Dönemin ideal kadın modeline hiç uymuyordu, İzin almıyor, boyun eğmiyor, umutsuzca âşık oluyor ve mantık üzerine kurulu ilişkileri kabul etmiyordu; okuyor, biliyor ve tüm o kadının obje olmadığını bağıran tutumuyla yürüyordu. Düşüp kalksa da, üstü başı paralansa da, aç kalsa da yürüyordu. Jane güzel değildi, maddi açıdan fakirdi, onu gerçekten seven bir akrabası ve elinden tutacak kimsesi yoktu; ama o ısrarlıydı tüm olumsuz hayatı üzerine kafa tutuyordu. Hayatı içinde yaşayan, sevgisini ve üzüntüsünü kimseyle paylaşmayan, onurlu durmak uğruna sevdiği ve yaşamı boyunca sevebileceği tek erkeği arkasına