Otuzun üzerinde yabancı dile çevrilen İnsanın Anlam Arayışı’nda Victor E. Frankl, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi toplama kamplarında yaşadığı, şahit olduğu insanlık dışı uygulamaları, kurucusu olduğu logoterapi öğretisi bağlamında ele alır.
Frankl'ın 1945 yılında dokuz günde yazdığını söylediği kitabının ilk baskısında ismi yer almaz. Yazar, kitapla edebi bir ürün sağlamak yerine, insanlara yaşamın en acınası durumlarda bile potansiyel bir anlam taşıdığını anlatabilmeyi amaçladığını dile getirir. Kitabı, sonraları en çok satanlar listesine girince yaşamın anlamına ilişkin çok az şey vaat eden bir kitaba yüz binlerce insanın başvurmasını, çağımızın içinde bulunduğu acınası durumun bir dışavurumu olarak değerlendirir.
Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde toplama kampı deneyimleri anlatılır: Çalışamayacak kadar zayıf olan tutukluların krematoryum veya gaz odalarına gönderilmesi, iki yüz kişilik barakaya bin beş yüz kişinin ”tıkıştırılması”, günde bir kez verilen -bazen onun da olmadığı- kuru bir ekmek, tutuklular arasındaki tifüs salgını, soğuk ve açlıktan gelen ölümler... Bu bölümde yazar, kamp sakinlerinin kamp yaşamına yönelik ruhsal tepkilerinin üç evresi olduğundan bahseder. Birinci evre, tutuklunun kampa alınışını izleyen şok dönemi. Lessing'in “Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur.” dediği türden olaylara şahit olan tutuklular, hâlâ kamptan kurtulabilmeyi ümit etmektedir. Ancak haftalar sonra bir tutuklu için, acı çekenler, can çekişenler ve ölümler o kadar sıradanlaşır ki bunu duygu yitiminn egemen olduğu ikinci evre izler. En insanlık dışı, onur kırıcı olaylara karşı geliştirdiği duyarsızlaşma, bu evrede tutuklunun adeta koruyucu kabuğu haline gelir. Tutuklunun serbest bırakılmasını izleyen -ki bu sayı oldukça azdır- üçüncü evrede ruhsal baskı’nın birden bire kalkmasından kaynaklanan ahlaki bozulmanın yanı sıra, özgür bırakılan tutuklunun kişiliğine zarar verebilecek iki temel deneyim daha olduğu belirtilir: eski yaşamına döndüğü zaman yaşadığı içerleme veya hayal kırıklığı. Serbest kalan tutuklu, bunca şeyi neden yaşadığını düşünüp içerler veya tıpkı rüyasında binlerce kez yapmayı özlediği gibi zili çalar ve bulabildiği tek şey, kapıyı açması gereken insanın orada olmadığı ve bir daha olmayacağı gerçeği olur.
Takip eden ikinci bölümde yazar genel ilkeleri ile logoterapiyi açıklar. Bu öğretiye göre kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür. Yaşamın anlamının günden güne, saatten saate, insandan insana farklılık arz ettiği; bu nedenle önemli olanın genelde yaşamın anlamı değil, daha çok belli bir anda, bir insanın yaşamının özel anlamı olduğu vurgulanır. İnsanın kendi sorumluluklarının tam olarak farkına varması sağlamaya çalışılır. Bu nedenle kişiye neye karşı, ne için ya da kime karşı sorumlu olduğunu anlaması gerçeği salık verilir.
Son bölüm olan “Trajik Bir iyimserlik”te insan varoluşunun, acı, suçluluk ve ölümle yoğurulan bir hayata nasıl olup da “Evet.” diyebildiği tartışılır. Bu bölümde yazar logoterapinin de ortaya koyduğu gibi kişinin yaşamda bir anlama ulaşmasının üç temel yolundan bahseder. Bu üç yol ve muhtemelen daha fazlası için kitap, onu okumanızı bekliyor.