İnsanın Anlam Arayışı

·
Okunma
·
Beğeni
·
54366
Gösterim
Adı:
İnsanın Anlam Arayışı
Baskı tarihi:
19 Eylül 2019
Sayfa sayısı:
170
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054054206
Orijinal adı:
Man's Search For Meaning
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Okuyan Us Yayın
Baskılar:
İnsanın Anlam Arayışı
İnsanın Anlam Arayışı
İnsanın Anlam Arayışı
Man
20. yüzyılın önde gelen psikiyatrlarından Viktor Frankl, otuzun üzerinde yabancı dile çevrilen ve bütün dünyada 12 milyondan fazla satan İnsanın Anlam Arayışı'nda, kurucusu olduğu logoterapinin ilkelerini, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampındaki deneyimleri eşliğinde anlatmaktadır. 
Okurlar, Frankl'ın tasvir ettiği toplama kampının, dünyayı daha büyük bir hapishane olarak kavramamızı sağlayacak parlak bir metafora dönüştüğünü fark edecektir. Gasset, Heidegger ve Sartre'dan aşina olduğumuz düşünceler ışığında, varoluşun çetin koşullarında "anlam"ı keşfetmemize yardım edecek süreci anlatan Frankl, "İnsanı insan yapan nedir?" sorusuna da yanıt vermeye çalışıyor. 

"Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu almak anlamına gelir."
(Tanıtım Bülteninden)
176 syf.
·3 günde
Kitabın ilk bölümünde yazar Nazi soykırımı sebebiyle Polonya’daki Auschwitz toplama kampına gönderilmesiyle başlayan özyaşam öyküsünü gerçekliğiyle bizimle paylaşıyor.

Gaz odalarında, krematoryumlarda yapılan katliamlar, gardiyanların, ustaların tutuklulara davranışları, açlığın, susuzluğun raddeleri, yüreği fazlasıyla sızlatan işkenceler, tutukluların acıya karşı yükledikleri anlamlar ve davranışları ile karşı karşıya kalıyoruz.

O kadar zorluğa rağmen kurtulanlar( kendisi de dahil) nasıl başardılar? cevabını acılarında bir anlamı olduğuna vurgu yaparak pozitif bir yaklaşımla ele alıyor, yer yer Nietzsche, Thomas Mann, Spinoza ve Dostoyevski'den alıntılarla düşüncelerini zenginleştiriyor.

2.bölümde akademik anlaşılır bir dille karşılaşıyoruz. Kendisi logoterapinin kurucusu olarak teorinin '' insan varoluşunun anlamı kadar, insanın böyle bir anlama yönelik arayıışı üzerinde de odaklaşmaktadır.''(113)
''Logoterapi, hastanın kendi sorumluluklarının tam olarak farkına varmasını sağlamaya çalışır; bu nedenle, kişiye, neye karşı, ne için ya da kime karşı sorumlu olduğunu anlaması seçeneğinin bırakılması gerekir.''(124)
der.
Daha birçok konu başlığı ile hastaların ruhsal problemlerine yönelik çalışmaları ile sevginin, acının anlamı, varoluşsal boşluk , varoluşun özü gibi konulara değinmiş yazar.
3.Bölüm de Trajik bir iyimserlik tartışması ile genel yaşanan anlam boşluğunda, negatif durumlarda nasıl başa çıkabileceğimize dair kesitler vermiş.

Kitaptan çıkardığım genel mesaj; Bir insanın yaşamındaki anlamı sorumluluk bilinciyle, hedef ve amaçların belirlenmesiyle vuku bulur. Acının da bir anlamı vardır şeklinde idi.

https://www.guncelpsikoloji.net/...api-nedir-h6547.html daki yazıyı genel hatlarıyla okudum yazarı ve düşüncelerini anlamak adına açıklayıcı bir yazı olmuş, göz atabilirsiniz ^_^

Puan kırma nedenim : Kitabın bazı yerlerinde sürekli aynı şey tekrarlanıyormuş hissi rahatsız etti, bazı yerlerinde ''nihai anlam'', '' potansiyel'' , ''acı'' kelimeleri sürekli karşıma çıkınca -tabi kitap anlam üzerine ne bekliyorsun acabaa diyenler olabilir_- şöyle ki daha kısa tutulabilirdi , uzatılmış gibi hissettim, kişisel düşüncem ^_^

Kitap insana kendi adıma çok şey katan türden, edinip okumanızı tavsiye ederim.

Bundan sonrası kitaba dair bilgiler içermiyor,zamanınızı almamak adına belirtmek istedim.
Kitabı yakın zamanda okumak istedim çünkü hayatıma anlam katan bir dosta altı çizili bir şekilde ulaşsın ve hissettiklerimi paylaşabileyim diye. İyiki de yakın zamanda okuma fırsatım oldu. ^_^
3 farklı durumdan bahsettim okurken kesik kesik değişik bir durum ortaya çıkıyor kusuruma bakmayın, yazma yeteneğim oldukça vahim ^_^

1)-Hepimizin bunalımlı, hayatın anlamına dair sorgulamaları ara ara- belki bazılarımız için sık sık- yüzünü gösterip dil çıkartabilir ama güldürmez. Öyle durumlarda sürekli düşünüp acaba beni daha da karamsarlığa sürükleyen şeyler neler olabilir diyerek diplere çeken bir müzik ya da kaçış şeklinde karamsar kitaplara yönelim gibi gibi hallerle acı kavramını anlamsızlaştıran bir durum meydana gelir. İnsan amaçsız, değersiz hissettikçe bu durum sürekli tekrarlanabilir, eyleme geçirtmez, sorgulamalar silsilesi yaşatır, inancı var ise yiyerek zayıflatır, yüzün rengini solgunlaştırarak, hareketlerde yavaşlama ile devam eder. Bir şey sebep olmalı ki bu durumdan sıyrılalım, neler olabilir diye düşünürsek:
-Hayvan sahiplenme/ ondaki karşılıksız sevgiyi görebilmek,
-Çocukların gülüşüne ortak olmak,
-Spor yapmak,
-Bir amaç belirleyerek, sorumluluk bilinciyle hareket etmek vs.
gibi daha bir çok adımla bu hissiyatın gün gün azaldığına şahit olabiliriz.
Kısa süre de olsa bu durumları yaşayan biri olarak kurtulmama vesile olan şey kedi sahiplenmek oldu, minik minik adımlarla toparlanmayı mümkün kıldı.^_^ Hayatın anlamını daha bir kavrar oldum, kendime yönelik sorgulamam ile.

2): 2 yıl önce genç kuzenim beyin tümörüne yakalandı ansızın. Anne-baba ayrı olduğu için sorumluluk babaya aitti, biz hastaneye ziyarete gidip gelirken babanın her şeye rağmen yüzündeki içten tebessümü, her defasında nasılsın diye hal hatır sorması, oğlunun yaşadığı acıya, bağırışlarına sabırla, iyi telkinlerle cevap vermesi ile elinden geleni huzurla yapması beni çok etkilemişti. Enişte nasıl bu kadar sabırlı ve iyi olabiliyorsun dediğimde: '' İnanıyorum ki bu hastalığı verenin vermesinde bir hikmet var, elimden geleni yapabiliyorsam ve buna olanak veriliyorsa daha ne olsun diyerek acının içinden anlam çıkaran en etkili örneğim olmuştu.2 yıla yakındır oğluna bakıyor, telefonda görüştüğümüzde sesi hep içten, nasılsın diye her defasında soruşu ve en önemlisi sağlığın, küçük şeyleri sakın dert etme diye düşünüşü ile insanları sevmesini gözler önüne seriyordu. Sevgi, sabır, emek ile acının üstesinden gelebilmenin örneği idi benim için. Var olsun böyle güzel insanlar.

3) Kardeşimi okuldan almaya giderken hayatımın anlamına dair kitap bana ne kattı bir eyleme dönüştüreyim :P ve etrafı daha bir dikkatle gözlemleyim dedim, -defterime de not alayım hatıra kalsın diyerekten sokağımızda defter kalemle dolaşan, yazı yazan farkım tarzım olsun mesajıyla :P - bir binanın önünden geçerken küçük bir çocuğun içten merhabasıyla karşılaşıverdim , mesud ola ola okulun bahçesine ulaştım sonra mesudluğum yavaş yavaş kedere sürüklendi, bazı anne babaların şikayetlenmeleri, an da kalamayışları, çocuklarına karşı sevgilerini gösterememesi üzdü( ilerde hayatın telaşesine kapılınca ben de öyle olabilirim bilmiyorum, amacım yargılamak vs değil sadece gözlemlerim ^_^) sonra yanımda bembeyaz pamuk gibi yanaklarla (maşallah) beliren küçük çocuğun minik elleriyle pamuk şekeri heyecanla yemesi bolca tebessüm ettirdi ardından kardeşimin bir sinirle çıkması, yaşadığı problemi benim üzerimde denemesi tabi üzdü, o an konuşmamızın anlamı yoktu çünkü ikimizde sinirlenecek kalplerimiz uzaklaşacaktı ki ben de sinirlendiğimi hissettim :D sonra konuşalım bu mevzuyu diyerekten sessizlikle yürüdük ^_^ - son-

Hayatıma anlam katan bir bal kardeşime ithaf ediyorum bu incelemeyi.

Hayatımıza anlam katan şeyleri görebilmek, bulabilmek umuduyla ^_^

https://www.youtube.com/watch?v=z-SlA2NI9kc
170 syf.
Kitap okumanın zamanı yokmuş, yeni anladım galba.
İki sayfa okuyup, gelen misafirlere ikramda bulunduktan sonra tekrar kaldığım yerden devam ederken kavradım bunu...

Yok öyle kitap okumak için mekan oluşturmak, boş zamanı beklemek..
Bizlik şeyler değil bunlar, mutfakta masanın üzerinde, sen kahve hazırlarken sana bakıp göz kırpan kitaplar, yaşama ayrı bir güzellik, ayrı bir anlam katıyor (muş) ..

İzin verirseniz bu kitap hakkında bir inceleme yazmak istiyorum..
Niçin bu cümleyi kurdum biliyor musunuz? Viktor Frankl'ın bir hikayeyi okuyucusuna aktarmadan önce kullandığı o 'izin verirseniz' girişi, onun ne kadar naif bir yapıda olduğunu gösterdi bana. Bir yazara böyle nezaketli davranışlar ne kadar da güzel yakışıyor.. (:

"İnsan, sıradan bir şey, bir nesne değildir; nesneler birbirini belirler ama insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. Mevcut yetilerinin ve çevrenin sınırları dahilinde, olduğu kişi neyse, onu kendinden yaratmıştır, örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan laboratuvarda ve bu sınav alanında, yoldaşlarimızdan bazılarının domuz gibi, bazılarının da aziz gibi davran-
dıklarına tanık olduk. İnsanın içinde her iki potansiyel de vardır ve hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil, kararlara bağlıdır."
İnsan, bir yanı melek bir yanı şeytan olan varlık..
O, önünde iki yol olan yolcu. Biri iyi ve zahmetli, diğeri kötü ve kolay. Nefs ve vicdan arasında, arafta bir yaşam mücadelesi, bir anlam arayışı..
Ali Şeriati'nin bu noktada çok güzel bir benzetmesi vardır: "İnsan, doğru parçası üzerindeki "0" gibidir. Bir tarafında eksiler, diğer tarafında artılar. İki tarafa da kayma potansiyeli var." Seçim meselesi mi, fıtrat meselesi mi bilmiyorum, ancak insanin eksilere doğru kaydığında hayvandan daha aşağı bir konuma geldiği, artilara doğru yol aldığında bütün varlıklardan daha değerli bir konuma geldiği, izaha yer bırakmayacak şekilde ayandır.

"Varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı durumunda dışavurur. İnsanlığın, bunaltı ve can sıkıntısından oluşan iki uç arasında sonsuza kadar mekik dokumaya mahkûm olduğunu söyleyen Schopenhauer’i anlayabiliriz. Gerçekte bugün can 
sıkıntısı, bunaltıdan daha çok soruna yol açmakta ve elbette psıkiyatrisdere, çözüm bekleyen daha çok sorun sunmaktadır. Ve bu sorunlar giderek daha çok belirleyici olmaktadır, çünkü ilerleyen otomasyon, bir olasılıkla, ortalama çalışanın boş zamanında büyük bir artışa yol açacaktır. Bunun üzücü olan yanı, bu insanların, yeni kazandıkları boş zamanlarında ne yapacaklarını bilmemeleridir."
Ne yapacağımı bilmediğim zamanlar içerisindeyim.
Kimine göre işsizliğin verdiği artı zamanlar, kimine göre olağan olmayan duygudurum, kimine göre de maneviyat eksikliği...
Karışık yaşıyorum bunları. Bir kaçış, uzaklaşma çabası içerisindeyim. Kendi iç dunyamda bir cumhuriyet kurdum. Dış dünyanın kirinden sakınıyorum onu. Menfaatlerin, kayırmaların, çıkar peşinde koşan onursuzların, birilerinin selamiyla makam(!) edinenlerin, kardeşi zulüm altında inlerken, banane'lerle seyirci kalanların, samimiyetin eser miktarda bile kalmadığı, o yalancı dünyanın kirinden sakınıyorum o iç dünyamı..ütopyamı.. öyle işte
Adına BOŞLUK deyip konum edindim burayı. Karışmayın bana, burda çok iyiyim (:

Bu yazdıklarının kitapla ne alakası var, diye düşünebilirsiniz. Haklısınız belki, kendinizce.
Ama benim için öyle değil. Kendi kıyımdan geçtiğim nadir kitaplardan oldu bu kitap. Kimi zaman, ölüm kampında, yaşamak için bir anlam aradım, kimi zaman ölmek için zaman kolladım...
Benim bu çektiğim acılar, nasıl bir geleceğin temeliydi? Burda olmam, arkada bıraktıklarım için nasıl bir etki yada anlam ifade ediyordu? Onların çekeceği acıya talip olup bu ağır yükü omuzlamam mıydı, yaşama değer katan ? Ölmek isteyip, yaşamak için çaba harcarken bir paradoksta mıydım? İnsan olmanın trajedisi miydi hissettiklerim?
Neydim? Bunların bir ifadesi, bir anlamı var mıydı?
İşte tüm bunlara cevap ararken, özgürlüğün güneşine merhaba derken buldum kendimi...
Sahi özgürlük neydi?

“özgürlük.” Bu sözcüğü kendi kendimize tekrarladık, ama anlamını kavrayamıyorduk. Bu sözcüğü yıllar boyunca o kadar çok kullanmış, buna ilişkin öyle çok hayâl kurmuştuk ki, anlamını yitirmişti. Gerçekliği bilincimize işlemiyordu; özgür olduğumuz gerçeğini kavrayamıyorduk."

İnsanı, varoluşsal boşluktan, bir anlam arayışına çıkaran şahane bir eserdi. İnanın o 170 sayfasını öyle sindire sindire okudum ki, zannedersiniz dünyada eşi benzeri yok. Aslında zan degil, gerçek...

Benim için, bir psikologtan ziyade, bir psikopat olan Viktor Frankl'a teşekkür ederek incelememe son vermek istiyorum. Tabi 'izin verirseniz' (:

Kitapla kalın, keyifli okumalar
176 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Geçmişimizi değiştirmek elimizde değildir ama geleceğimizi de etkileyen, yön veren bugünümüzü değiştirmek bizim elimizdedir, yeter ki buna inanın...

Kitabı elimden bıraktım ve şöyle bir geriye baktım. Bütün bu yaşadıklarım ne içindi? Doğduğum günden beri akan gözyaşları, sevinçten ayaklarımın kesildiği o zaman dilimi ya da ne bileyim canımı yakan dostun sözü..

Belki de ruhunu bir ömür ateşe veren, hiç affedemem sandığın kişiyi bir gün olup da "iyi ki öyle davrandın bana" deyip affı bırak onun için dualar ettiğim insanın bana yaşattıkları ve onun sayesinde oluşturduğum kişilik bugünler için miydi? Evet cevabını veriyor her şey... Onaylıyor şimdiki yaşanan her durum. Boşuna değildi hiçbir yaşadığın, hiçbir duygun boşuna değildi...

Şu anda içinde bulunduğum bu ruh haleti; geçmişte yaşadığım her olayın, ufacık ayrıntıların bana mirasıydı...
Bir küçücük anım bile şu anki durumuma nasıl hizmet etmiş, nasıl kan ter içinde kalarak beni bu zamanlara getirmek için çırpınmış... Çok iyi anlıyorum seni hayat... Ve ve ve gelecek zamana ait düşüncelerimi de artık bu saatten sonra tam değil ama en azından bazı şeylerin farkına vararak ileriye nasıl taşıyacağımı sanırım az buçuk biliyorum artık... Çok iddialı bir "biliyorum" oldu ama kendime söz verme adına kesinleşmiş bir cümle olsun istedim.

Şu an anladım ki, benim nefes aldığım şu anım gerçekten içi kof anlamsız bir şey değildi. Bilakis dolu dolu yaşanmış ve her yaşanmış an, gayet anlamlı birer hayat parçamdı. Ve bu hayat parçalarının her birinde aldığım sevincin nefesi, verdiğim gözyaşının damlası var. Demek ki hayat; alıp verdiğim bir nefesten ibaret...

Öğrendim ki; geçmişte yaşanan her anı, şimdi'de değerlendirip, geleceğe taşımakmış marifet...


Viktor E. Frankl, 1905–1997 yılları arasında yaşamış Avusturyalı psikiyatr.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, toplama kamplarında yaşadıklarını, kendi psikiyatrik öğretisi bağlamında bu kitap sayesinde geniş kitlelere ulaştırmıştır. İlk sayfaları ruhen rahatsız edici bir şiddet tablosu oluştursa da ilerleyen sayfalarda alışıyor insan. Aynı yazarın toplama kampında hiç dayanılmayacak sanılan şiddetli zulümlere maruz kalıp onun da alıştığı gibi...
Canından başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir tutsağın akıl almaz yaşantısı ve karşılaştığı zalimce davranışlara karşı kendi içinde oluşturduğu savunma mekanizmasını anlatan kitap; sürükleyici olduğu kadar etkileyici bir anlatıma da sahip...
Ben çok beğendim. Herkesin kitaptan alacağı mesaj farklı olabilir. Merak ediyorsanız okuyun diyorum..
Keyifli okumalar dilerim.
176 syf.
"Belli bir hedefi olmayan her hayat bir hatadır." (Stefan Zweig)

Anlamını bulmak için acı çekmen gerek eğer acı kaçınılmazsa, anlamı olmadan durduk yere çekilen acı mazoşistlik tanrısına dönüştürür sizi. Nietzsche der ki; -"Beni öldürmeyen şey, beni daha da güçlü kılar."-


Anlamını bulmak için (hayatın) sevmen gerekir bir insanı yanında olması şartıyla değil içsel öykünde var olması şartıyla. Sevmen gerekir ölse bile, sevmen gerekir bambaşka şekillere yoğrulup farklı bir tat bıraksa bile ağzında, acı verse bile seçmen gerekir nihai anlamını özgürlüğünle. Göz koordinasyonu olmasa bile parmaklarınla dokunman gerekir acı çekerken sevdiğin insana. Bağlılık gerekir çünkü anlamında bir şeyler bulabilmek için hayatın. Frankl der ki: hayatın anlamı siz değilsiniz sizin anlamınız hayatınız. Çifter anlamlı yolculuklar yapmalısın insan denen canlıysan anlamı bulmak için. Üç anlamın var der: severek yaptığın bir iş, bir insanı sevmek ve nihai kaçınılmaz olan acıyı kendine bilemek. Acıyla bilenmen şarttır çünkü bu seni varoluş ağacının dallarına meyve olarak yerleştirir der.

Severek yapacağın bir iş olmalı, sanat olmalı ama sevmelisin der. Bir hedefin olmalı der? Sahi sizin hedefiniz var mı anlamınızın siz olduğu bir hayatı aramak için? Bulunacak mı? İçinde var olduğun an için belki hayır ama bir dakika sonra belki evet. Şıkları sürekli değişen bir sınav mı bu? Yoksa terazinizin kefesine konulan ağırlık yine siz misiniz? Hem terazi hem ağırlık olmak gerilim yaratıyor değil mi? Sorumluluk bilinci insanın dengesini bozuyor değil mi? (homeostasis ) Bozun dengenizi çatışma olmadan ruh sağlığı sağlam olmaz.


"Her zaman içimde taşıdığım o insanı hiç düşünmedim." der Stefan Zweig içinizde taşıdığınız insanı düşünün Zweig gibi olmamak için ya da düşünmeyin "Kader kendine meydan okuyan cüretli kişileri sever." der Zweig meydan okumak sizin anlamınıza göre değişkendir. Seçmeyi seçmekte özgürsünüz. Ya buradasınız kabullenişinizin sefasını sürersiniz, acıyla beslenirsiniz ya da başka bir dünyadasınızdır, bilinmezliğinle.



Ya Sadık Hidayet gibi hassas ve entelektüel olursan?
Manevi yaşamın derinliğinde, entelektüel bir yaşamın içinde, hassas bir tinsellikle, daha çok acı çekmeyi reddederek bu dünyayı sonlandırırsan eğer besleyemezsin kendini acılarınla. En özgür olmadığın an bile özgür olan iç sesinle kaderini seçersin. Yaşamın soyut arayışını mı somut olan anlamını mı istersin?

"Peki ya insanın, kozmosun evrimindeki bitiş noktası olduğundan emin misiniz? Başka bir boyutun daha olduğu, başka bir dünyanın, insan acısının nihai bir anlam bulacağı bir dünyanın olduğu düşünülemez mi?"

Acınızın bu dünya için yeterince acı çekmeye değmeyeceğini düşünürseniz bu soruları kendinize sorun. Kabulleniş mi? Pes etmek mi? En dar zamanlarınız, en sınırlı canlılığınız ile bile özgür irade bir parça içinizde mevcuttur.


"Her şey bir yana, insan, Auschwitz gaz odalarını icat eden bir varlıktır ama dudaklarında duayla ya da Shema Yisrael ile gaz odalarına dimdik yürüyen varlık da insandır."

Her tercih bir özgürlük ve sorumluluk mesuliyetiyle beraber meydana gelir. Siz istemeseniz dahi milyonlarca sperm arasından birinci gelmeniz bir tercihtir. İnsan tümdengelen bir varlık olmaktan ziyade tümevarımsal bir varlıktır. Sizin parçalarınız sizinle bütünleşiktir. Yaşamın anlamı bir insanı sevmektir, bir işi sevmektir ve nihai anlamı acılarından beslenmektir.
Ya da vazgeçiştir. Bilinçlilik ölmeye mi yaşamaya mı karar vermektir, bilinmezlik içinde kayboluştur.


-----


Kitap üç bölümden oluşuyor.

1) Frankl'ın toplama kampında yaşadıklarını anlattığı iç öyküsünden.
2) Logoterapi nedir? Psikanalizden farkı nedir?
3)İyimserlik üzerine trajik bir tartışma.

Frankl kamp sürecindeki kişilere yönelik üç aşamadan bahseder. Birincisi semptom şok tepkisi, ikincisi apati(duygu yitimi) ve kabulleniş, üçüncüsü kamptan kurtuluş süreci.

"Az önce dışarıda sürüklenen ceset, parlayan gözleriyle bana bakıyordu. O insanla iki saat önce konuşmuştum. Çorbamı yudumlamaya devam ettim." (Hangi aşama olduğunu siz bulun) İnsanın alışamayacağı hiçbir şart ve koşul yoktur ki bu kadar alçaltıcı, hayvancıl olmasın.

Frankl acılar kaçınılmazsa beslenmemiz gerektiğini söyler. Kitap her sayfasıyla içinden bir kitap daha çıkarabilecek düzeyde.

Kitaba 7 puan vermemin sebebi verilen örneklerin yüzeysel ve doyurucu olmaması, olumlu bir hayat bakışının aslında insanı gerimli olan sağlıklı denge durumuna ulaştıramayacağı görüşüne daha yakın olmam


ve


Bu kadar olumlamanın beni ZEHİRLEmesi olasılığının olmasıdır.

Beni Frankl ile tanıştıran https://1000kitap.com/ViceVersa'ye teşekkür ederim.

Not: inceleme kendini güncelleyecektir.
176 syf.
·1 günde
İzninizle değerli okurlar öncelikle bu eseri bana hediye eden,
Seyid Ahmet GÜLTEKİN isimli okur arkadaşım ve aile dostuma çok teşekkür ederim. Teşekkürler, Seyit Bey...

Antisemitizmi benimseyen nazilerin katılığını, duygusuzluğunu ve gaddarlığını hangi sözlerle, nasıl izah edebilirim. Bu duygusuzluğun oluşumunda Hitler'in rolü ne?

Adolf Hitler diktatör olduğu için mi, yaşanan vahşete seyirci kaldı yoksa seyirci kaldığı için mi, diktatör oldu?...

Ne tuhaf! Her şey insanın kendi yaşamıyla ilgili düşündüklerinden ne kadar farklı yaşanıyor. Bir zamanlar özgür bir insanın sahip olduğu bütün haklara sahip iken hayatınıza son verilmesi ya da köle olarak yaşamaya mahkum olmak! Herhalde bir insanın başına gelebilecek en kötü bir yazgı. Daha da kötüsü sevdiğiniz ve değer verdiğiniz insanların hunharca katledilmesi olsa gerek! İzlediğim bir belgesel de, müttefiklerin ele geçirdiği kaynaklarda yazılanlar durumu özetler mahiyette.
" Uyruğu yok, mesleği yok! " Bir insan yaşamına dair, geriye kalan iki cümle. Sanki hiç doğmamış, hiç var olmamış gibi...

Dr. Frankl insanlık dışı toplama kamplarında uzun süre aklın kabulde zorlandığı her türlü şiddet ve vahşete tanık olmuş bir tutuklu.
Ailesinden kız kardeşi hariç, babası, annesi, erkek kardeşi ve karısı toplama kamplarında ölmüş ya da gaz fırınlarına gönderilmiş.
Kayıplarına rağmen, hem zihinsel hem de fiziksel olarak şiddete maruz kalarak yaşama dair inancını kaybetme noktasına gelen bir insan. Her zaman derim, bir insanı hayata bağlayan inançlarıdır. İnançlarını elinden alırsanız geriye ne kalır. Yaşayan bir cesetten başka.
Dr. Frankl'in alanı, nevrozların yapısı ve iyileştirilmesi. Kişinin acı çekmesini varoluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu bulmayı başaramayışına bağlar.
Hayatı tam anlamıyla idrak edemediğimiz için belki de en ufak bir terslik de, yaşamaktan nefret edip ölümü güzelleştiriyoruz.

Tevfik Fikret, Gayya-yı Vücud isimli şiirinde, hayatı bataklığa benzetir. Ve onun içine düşen insanın, kurtulmaya çalıştıkça battığına dem vurur. İnsan hayatının ürkütücü hiçliği. Kendi bataklığı içinde biteviye çırpınıp, durur.

Hayat acı verici ve kısa... Bazen bu tasasız günlerin büyük bir lütuf olduğunu fark edemeden öylece geçip gitmesini izliyoruz. Umarsızca...

İdeolojik nefret, binlerce masum ve günahsız insanı ya gaz odalarına gönderdi ya da açlık, dayak ve ağır işlerle yavaş bir infaz sağladı.
Etnik arındırma adı altında gerçekleştirilen soykırım da, yüzlerce yehova şahidi, eşcinseller ve diğer azınlıklar katledildi.
15 bin sovyet savaş esiri,
21 bin çingene,
70 bin Polonyalı siyasi mahkum,
1 milyon yahudi, bunların 200 bini çocuk.

Hadi diyelim ki, yazılı belgeleri ört bas etmek kolay! Peki! Ya, çekilen fotoğraflar...
Soykırımlar, bitti mi? Hayır, bitmedi! İnsanoğlu pragmatik davranmadıkça da asla, bitmeyecek! Geçmiş yüzyılda yaşanmış olsa da yaşananlar, bütün dünyanın gözleri önünde yaşandı.
Şimdi yaşandığı gibi..

Yaşadığımız hayat karmakarışık olsa da,
Yanlış adımlarımızla zaman kaybetsek de,
Değişmesin sevginiz!...
167 syf.
·3 günde·9/10
"Bütün olup bitenlere karşın yaşama evet demek nasıl olası olur?" sorusuna bir cevap arayışı, akıcı ve okuyucuyu yormayan bir üslup.

Yaşamımızın hatırı sayılır bir kısmı, bu dünyaya geliş nedenimizi sorgulamakla; büyük bir çoğunluğu ise bu sorgulamadan edindiğimiz çıkarımları anlamlandırmakla geçer. Çoğu zaman bu anlamlandırma sürecinin farkında olmasak bile esasen bütün düşüncelerimiz ve eylemlerimiz bu amaca hizmet etmeye yöneliktir.

Viktor E. Frankl da bu kitabında tüm insanoğlunun ortak kaygısı olan bu hayatı anlamlandırma sürecinin derinine iniyor, inmeye de bizzat kendisinden başlıyor. Kitabın ilk bölümünde, nazi Almanya’sının terör estirdiği 2. Dünya Savaşı döneminde yıllarca hapsolduğu toplama kampı yaşantısına; bir psikoterapist olarak orada bulunmanın insan hayatına dair kendisine ne gibi ipuçları kazandırdığına; bir insanın yaşayabileceği en travmatik ortamlardan birinde uzun süre boyunca bulunmakla ilgili gözlemlerine, derin metaforlar eşliğinde değiniyor ve esasen, hepimizin diline pelesenk olan, “İnsanı insan yapan nedir?”, “Neden yaşıyoruz?”, “Yaşama amacımız nedir?” gibi birçok soruya da yanıt vermeyi amaçlıyor.

Kısacası Frankl eserinde, insanın yaşama tutunmasını sağlayan bir 'anlam'ın olduğunu ve bir 'anlam'ı olmayanların varoluşsal boşluk yaşadığını dile getirmektedir. Bu anlamın her zaman değiştini, ancak hiçbir zaman yok olmadığını söyleyerek, insanının bu anlamın ne olduğunu sormamasını, bunun yerine bu sorunun muhatabının kendisi olduğunun kavraması gerektiğini söyler.

Okumanızı tavsiye ederim..
176 syf.
·Puan vermedi
Güzel fakat
Kitabı okuduktan sonra her şey güllük gülistanlık olmayacak. Sadece bir bakış açısı katıyor. Örnekler vererek insan hayatına anlam katmaya çalışmış. Açıkçası tam istediğimi alamadım. Ya da benim psikolojim gerçekten bozuk :)
Kitap aslında şu temelde yazılmış:
"Bir insanın yaşama amacını elinden alırsanız, hayatın bir anlamı kalmaz."
Yazar kısaca diyor ki kendinize bir hedef bir amaç belirleyin yoksa boşluğa düşersiniz..Günümüzün en büyük sorunlarından biri de bu değil mi zaten?
Can sıkıntısı. Her şey can sıkıntısından..Çünkü çok fazla düşünüyoruz...Cehalet mutlulukmuş gerçekten.
176 syf.
·3 günde·7/10
aslında bir o kadar çok duyduğum ama bir o kadar da ertelediğim kitaptır kendileri.Kitabın sanırım kapak tasarımından dolayı veya daha çok roman/hikaye okumaya alışkın olduğum için bu kitabı erteliyordum.ve bu sıralar okumayı çok istemiyordum lakin anlatılan yalın dil ve anlatılanların da gerçek olması beni sarıp sarmaladı.

yazar bizlere 2.dünya savaşı sırasında toplama kampında yaşadıklarını anlatıyor ve bunları bizler de bir psikiyatrın kaleminden okumuş oluyoruz.burada bence en önemli nokta yazarın da anlattıklarını yaşamış olması.ve yaşanılanlar da kolay atlatılası şeyler maalesef hiç değil.cidden de insanlık için çok üzücü.

kitaptan güzel bilgiler edindim ve okurken yazar beni düşündürdü özellikle yazarın umut hakkında dedikleri (syf:90,91,92) sevdiğim kısımlar arasında. umut hem hayattır hem de ölümdür de görüşünü benimsedim.sen diyorsun ki yaşamdan bekleyecek hiçbir şeyim kalmadı ya yaşam senden bir şeyler bekliyorsa? görüşünü ben de benimsedim.

kitabın özellikle 1.kısmını ben çok fazla sevdim ve yaşanılanları,psikolojik durumlarını yazar,inanılmaz derecede güzel anlatmış.ilk kısımda altını çizdiğim çok fazla yer oldu çünkü çok sevdim kitap sadece ilk kısımdan ibaret olsaydı şüphesiz benim için de 10/10luk bir kitap olacaktı lakin sonraki kısmı pek fazla sevemedim.
176 syf.
·22 günde·8/10
Kitabın ismi ona olan hevesimi kabartırken. Alıp önsözü okumaya başladığımdaki (yazar bu önsözü 78 yaşındayken yazmış) "eğer yüzbinlerce insan, yaşamın anlamına ilişkin çok az şeyi vaad eden bir kitaba yöneliyorsa, bu, insanların iliklerinde hissettikleri kavurucu bir sorun demektir. " sözü beni tamamen kitabın içine odakladı. Daha öncesinde 2. Dünya savaşındaki toplama kamplarını içeren filmler izlemem yaşanan gerçekleri göz önüne getirmeme yardımcı oldu. Bedenin ve ruhun yaşadığı acı ve mutluluğu uçlarda hissettirmesi etkileyiciydi. Umudun, yaşama bağlanmak için en önemli sebep olduğunu yaşamımızın her anında deneyimleyebileceğimizi anladım. İlginç bir konuya gelirsek beklenen ve hayalleri süsleyen özgürlük geldiğinde bazı insanların çok değişik davranışlar sergilemesi ve yazarın bu konudaki güzel tespitleri. Yaşadıklarının ve mesleğinin getirdiği deneyimlerle hayatı anlamlandırmaya dair örnekler veren yazar, kafamızdaki sorulara cevaplar bulmamızı, bazen de yeni sorgulamalar başlatmamızı sağlıyor.
176 syf.
Kitap, hayatın anlamını kaybetmenin, hayatı kaybetmek anlamına geldiğini anlatıyor. Nietzsche’nin dediği gibi "yaşamak için bir ‘neden’i olan kişi, her ‘nasıl’a katlanabilir".
170 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Merhaba;
İşte tam da icerisindeki hayatlardan, anlatılan olaylardan bol bol tecrübe edineceginiz ve kendiniz icin faydalı çılarımlarda bulunacağınız bir kitap.
Ve hemen gerçek bir hayat hikayesi olduğunu da belirtmek istiyorum.
Dr. Victor E. Frankl gençlik dönemlerinde nazi kampında yaşamış bir psikyatrist. Bu kitabinda ise nazi kampındaki gunlerini ordaki yaşantıyı ve diğer insanları ele almış.
Nazi kamplarında yaşanan olayları, oradaki insanları defalarca başka kitaplardan okudum ve farklı filmlerde izledim. Fakat burada o gerçeği yaşamış birinin ağzından okumak, ordaki insanların başlarına gelen olayları degilde zihinlerinden geçenleri okumak. Hayata tutunabilmek icin geliştirdikleri yontemleri, ugradıkları hakaret karşısında nasıl güçlü olabildiklerini okumak ya da nasıl pes ettiklerini okumak bambaşka bir deneyimdi.
Çok severek, çok duygulanarak ve insanoğlunun acımasızlığı karşısında utanırken, öte yandan yine insanoğlunun güçü karşısında, yaşadıklarına dayanma gücü karşısında saygı ile egilerek okudum.
Ve sonra kitaptan kafamı kalldırıp etrafa baktım.
Insanlar ne kadar rahat dedim ve bu rahatlığın getirdigi huzursuzluğu yüzlerinde okudum.
Çünkü bir anlam yok.
Benim icin son derece keyifli bir kitap oldu ve herkese tavsiye ederim.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Youtube kanalım için;
https://www.youtube.com/...YAdpca9gSpXaa33F04Cw
... insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.
Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu, çünkü gözyaşları, bir insanın cesaretlerinin en büyüğüne, acı çekme cesaretine sahip olduğuna tanıklık ediyordu.
Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir durumdur.
"Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur." Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki normal bir davranıştır.
Aramızda tıp mesleğinden olanların ilk öğrendiği şey buydu: "Kitaplar yalan söylüyor!" İnsanın, şu kadar saat uyumaksızın yaşayamayacağı söylenirdi. Kesinlikle yanlış! Kesinlikle yapamayacağım şeyler olduğuna inanırdım: Şunsuz uyuyamam ya da şununla veya bununla yaşayamam. Auschwitz kampındaki ilk gece yattığımız yataklar, ranzalar halinde düzenlenmişti, İki-iki buçuk metre kadar olan her bir ranzada, kuru tahtanın üzerinde dokuz kişi yatmıştık. Her dokuz kişi için iki battaniye verilmişti Elbette sıkışıklıktan ötürü sırt sırta, üst üste yatıyorduk, bu da acı soğuk nedeniyle avantajlı bir durumdu. kafalarımızı neredeyse çıkık hale gelen kollarımızın üzerine dayamak zorundaydık. Yine de uykumuz gelmiş ve birkaç saatliğine acıları alıp götürmüştü.
Nelere dayanabileceğimize ilişkin birkaç benzer sürprizden daha söz etmek isterim: Dişlerimize bakma olanağımız yoktu, yine de buna ve ağır vitamin eksikliğine rağmen, diş etlerimiz her zamankinden çok daha sağlıklıydı. Aynı gömleği, ta ki gömlek görünümünü tamamen yitirene kadar, altı ay giyiyorduk. Su borularının donması nedeniyle günlerce yıkanamamamıza rağmen, toprakta çalışmaktan kirli ellerimizin üzerinde oluşan yara ve sıyrıklar (soğuk ısırması olmadığı sürece) iltihap kapmıyordu. Ya da örneğin yan odadaki en hafif bir gürültüyle uyanacak kadar uykusu hafif olan birisi, kulağının dibinde gürültüyle horlayan bir yoldaşa yaslanıp deliksiz bir uyku çekebiliyordu.
Şimdi bize, insanı kabaca her şeye alışabilen bir varlık olarak tanımlayan Dostoyevski’nin sözlerinin doğru olup olmadığı sorulacak olursa, cevabımız, “Evet, insan her şeye alışabilir, ama nasıl olduğunu bize sormayın,” olacaktır. Psikolojik araştırmalarımız henüz oraya gelmedi; biz tutsaklar da o noktaya ulaşmış değildik. Henüz ruhsal tepkimizin ilk evresindeydik.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İnsanın Anlam Arayışı
Baskı tarihi:
19 Eylül 2019
Sayfa sayısı:
170
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054054206
Orijinal adı:
Man's Search For Meaning
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Okuyan Us Yayın
Baskılar:
İnsanın Anlam Arayışı
İnsanın Anlam Arayışı
İnsanın Anlam Arayışı
Man
20. yüzyılın önde gelen psikiyatrlarından Viktor Frankl, otuzun üzerinde yabancı dile çevrilen ve bütün dünyada 12 milyondan fazla satan İnsanın Anlam Arayışı'nda, kurucusu olduğu logoterapinin ilkelerini, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampındaki deneyimleri eşliğinde anlatmaktadır. 
Okurlar, Frankl'ın tasvir ettiği toplama kampının, dünyayı daha büyük bir hapishane olarak kavramamızı sağlayacak parlak bir metafora dönüştüğünü fark edecektir. Gasset, Heidegger ve Sartre'dan aşina olduğumuz düşünceler ışığında, varoluşun çetin koşullarında "anlam"ı keşfetmemize yardım edecek süreci anlatan Frankl, "İnsanı insan yapan nedir?" sorusuna da yanıt vermeye çalışıyor. 

"Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu almak anlamına gelir."
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 5.313 okur

  • La Loba
  • Aynur Kaya
  • Suskun Kahraman
  • Reyhan
  • Talha ACAR
  • Selin Malgil
  • Esma
  • Serap Bağcı
  • Ertuğrul Efe
  • Cebrail TURNA

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%9.5
14-17 Yaş
%1
18-24 Yaş
%26.2
25-34 Yaş
%27.6
35-44 Yaş
%21.9
45-54 Yaş
%10.5
55-64 Yaş
%0.5
65+ Yaş
%2.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%62.4
Erkek
%37.5

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%31.1 (553)
9
%26.5 (472)
8
%21.8 (387)
7
%9.1 (161)
6
%3.1 (55)
5
%1.5 (27)
4
%0.2 (3)
3
%0.4 (7)
2
%0.2 (3)
1
%0.4 (7)

Kitabın sıralamaları