1000Kitap Logosu
GONCA
GONCA
GONCA
TAKİP ET
GONCA
@birbibliosmia
Evi Nepal'de kalmış Slovakyalı salyangoz
82 kütüphaneci puanı
2713 okur puanı
21 Kas 2018 tarihinde katıldı.
368
Kitap
65
İnceleme
7,3bin
Alıntı
1.102
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
GONCA
tekrar paylaştı.
Çetin Öcalan
Bülbülü Öldürmek'i inceledi.
355 syf.
·
60 günde
·
9/10 puan
Biri Hiç Yoktan Vurdu Kafeste Kuşumuzu*
1933-1935 yılları arasında Hitler Gençlik teşkilatı üyesi olan Johannes Ruppert isimli gencin durumu Türklerin ari ırk olup olmadığını gündeme getirdi. Johannes Ruppert, I. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da bulunan Ali Rıza adındaki bir Osmanlı subayı ile Pauline Mann adındaki Alman bir bayanın evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Babasının Türk olmasından dolayı Ruppert, Saf Aryan(vollarier) sayılamayacağı gerekçesiyle, Hitler gençlik teşkilatından ayrılma tavsiyesi almıştı. Ruppert bunun üzerine bir umut, babasının Aryan durumunun açıklığa kavuşturulması talebiyle Türk konsolosluğuna başvurmaya niyetlenmişti. Türk konsolosluğundan, Türklerin ve buna bağlı olarak babasının Aryan olduğunu onaylayan, resmi makamlara verebileceği bir belge edinebilirse, en azından teşkilattan atılmasının önüne geçebilir ve bir Alman firmasında iş bulmayı ümit edebilirdi. Fakat Ruppert’in sorunu Türk konsolosluğuna taşıma girişimi, Alman istihbaratınca fark edilmiş ve henüz başlamadan engellenmişti. Çünkü Türklerin yasalardaki konumu henüz netliğe kavuşmamışken, yüksek ihtimalle olumsuz bir cevapla karşılanacak olan bu sorunun etrafa yayılması, ırk hiyerarşisi konusundaki hassasiyeti bilinen Türkiye ile Almanya arasında diplomatik bir krize sebebiyet verebilirdi. (Ahmet Asker, Nazi Irk Tasnifinde Türkler ve Ortadoğu Halkları) Faşistler ilk görüşte anlaşılmaz. Güzel takımları, şık elbiseleri, uzun ve itibarlı “titr”leri olabilir. Eşi ve çocuklarıyla çok iyi geçinen bir baba, müşfik bir anne, otobüste yer verdiğimiz yaşlı teyze, namaza giden hacı amca, hısım, akraba, eş dost yan komşu… “Bir siyahiyle ilgili bir şey olduğunda aklı başında insanların neden akıllarını kaçırdıklarını anladığımı söylesem yalan olur…” (Syf 118). Normal gözüken herkes konu “ötekiler” olduğunda minik bir nazi olabiliyor. Karınca incitmez serçe ürkütmez dediğimiz insanlar yeteri miktarda siyasi motivasyona maruz kaldığında mermilerin, füzelerin üzerine isim yazacak hale geliyor. Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı’nda dikkatimizi çektiği şey tam olarak bu. “Asıl sorun tam da Eichman gibi onlarca insanın olmasından; onlarcasının ne sapık ne de sadist olmasından; ne yazık ki hepsinin eskiden de şimdi de dehşet verici bir biçimde normal olmasından kaynaklanıyordu.” Nazi örneği Almanların genlerine “gerçek kötülük” kodlandığı için ortaya çıkmamıştı. Aynı koşullar oluştuğunda her millet bu zulümleri işleyebilirdi-işleyebilir. Benim anladığım kötülük hiç uzağımızda değil. Dilimize sirayet eden üstünlük kelimeleri, birilerini aşağıda gördüğümüze dair bilinçaltı ipuçları veriyor olabilir. Belki bu pek de saklı olmayan düşüncelerimiz, eyleme geçmek için bilincin altını üstüne getirecek küçük bir toplumsal kıvılcım bekliyor. İnsan değersiz gördüğü bir şeyi kolayca feda edebilir değil mi? Tarihimiz -pek çok millet gibi- hesaplaşılmayan hatalarla dolu. 1915, Varlık Vergisi, Struma Olayı, 6-7 Eylül, Diyarbakır Cezaevi, Cumartesi Anneleri, Ahmet Kaya, Hrant Dink daha nicesi… Hata ile hesaplaşma kültürümüz yok. Özeleştiri nedir bilmiyoruz. Bir yerlerde hata yapmış olabileceğimiz düşüncesi bizi öfkeden delirtiyor. Bu sebeple de hesaplaşılmayan hataların yeni sürümlerinin mağduru olmaya devam ediyoruz. Misal, sırf devlet tezinden farklı sözler sarf ettiği için dönemin Cumhurbaşkanı, Nobel ödülü alan yazarımızı tebrik bile etmedi. Hatta aldığı tehditler yüzünden uzun süre koruma ile gezmek zorunda kaldı yazarımız. Herhangi bir yüzleşmeyi geçtim farklı bir fikir zikretmenin dahi ölümcül sonuçları oluyor bu ülkede. Tarihi hatalarıyla yüzleşebilen, en azından her meselenin özgürce tartışıldığı bir toplumda böyle bir garabet yaşanır mıydı? Aidiyet değil hakkaniyet odaklı düşünmek bu kadar mı zor? Dün haksızlığa uğrayanın milletine, dinine, kimliğine bakmadan yanında dursaydık, bugün ülkenin hiç de azınlık olmayan muhalif gençleri aslında çok acı bir gerçeğe dayanan “Silivri soğuktur şimdi” esprileri arkasına sinmek zorunda kalır mıydı? “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.” demişti Hrant Dink öldürülmeden önce. Çocuklara oyuncak diye sapan verildiği, avcılığın spor olduğu bir memlekette güvercinlere dokunmazlar yanılgısına düştü. Güvercin de bülbül de öldürüldü. Amacı bir haksızlığa karşı çıkmak, aslında “Bülbülü Öldürmek Günahtır” demek olan “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı “Hepiniz piçsiniz” öfkesiyle bastırıldı. Tıpkı duruşunu takdir ettiğimiz sayın Av. Atticus Finch’in zenci yaltakçısı olmakla suçlandığı gibi. Kitaptan bir örnek aktarmak istiyorum. Scout’un öğretmeni sınıfta Hitler örneğini anlatır ve “İşte Amerika ile Almanya arasındaki fark bu. Biz bir demokrasiyiz, Almanya ise diktatörlük. Burada biz insanlara zulmetmeyiz” der. (Millet adı değişse de milli söylemler ne kadar da birbirine benziyor). Scout ise öğretmenini, haksız yere cezalandırılan siyahinin duruşmasında “birinin onlara bir ders vermesinin zamanı gelmişti.” derken görmüştür. Anlatıcımız Scout, bu iki yüzlülüğü şöyle anlatır: “Nasıl böyle Hitler’den nefret edersin de sonra dönüp kendi ülkendeki insanlara bu kadar çirkin davranırsın?” Okyanus ötesinden ırkçılıkla mücadele etmek kolay. Oradan Almanları suçlamak, buradan da siyahi haklarını savunmak kolay. Zor olan kendini komşundan üstün görmemek. Gerçek erdem testi, sana düşman olarak belletilenler haksızlığa uğradığında zalimin değil mazlumun yanında olmak. Ve çözüm için yapılacak ilk şey Rakel Dink’in Hrant’a veda ederken söylediği gibi karanlığı sorgulamak: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim...” Johannes Rupert’in akıbeti ile ilgili bir bilgi bulamadım. Ama birkaç tahminim var. Irkçılığa maruz kalıp işinden olma tehlikesi yaşayan bu genç, aşağılık bir milletten olmadığını öğrenince aynı Irkçı teşkilatta tekrar görev alabildiği için epey sevinmiştir. Annesinin rahmine düşen spermlerin sahibinin bir Türk subayı değil de ezkaza bir Yahudi tüccar olması durumunda bunun bütün hayat çizgisini değiştirecek olmasının saçmalığını düşünmemiştir. Aryan olmayan komşuları ölüme gönderildiğinde gündelik yaşamına devam etmiştir. Hatta belki birkaçını kendisi ihbar etmiştir. Diğerlerinin ölümüne, hapse atılmasına, bin bir türlü zulme uğramasına hep makul(!) gerekçeler bulmuştur. Milli marşını okurken “Deutschland über alles”(Almanya her şeyden üstün) dediği anda göğsü kabarmıştır. Tanrı’ya kendisini bu ırktan yarattığı için şükretmiş ve diğerlerini imha etmede yardımcı olmasını dileyerek duasını tamamlamıştır. Tıpkı kendisiyle aynı duayı eden Türk, İngiliz, Arap hasılı 72 milletten yaşıtı gibi… *Yüreğim Kanıyor, Yusuf Hayaloğlu
Bülbülü Öldürmek
8.5/10
· 44,8bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
21