·320 syf.····Okunma: 12 Ocak 2021 23:38 Yara İzleri Juan Jose Saer tarafından yazılıp dilimize ilk Gökhan Aksay tarafından çevrildi. Orijinal ismi Cicatrices olan bu kitap 2020 yılında Jaguar Yayınları etiketi ile raflardaki yerini aldı.
Kapak, görüntü itibari hem dikkat çekiyor hem de bir o kadar sade. Kitabı bitirdiğinizde dört yarığın/çizginin/kesiğin hikâyenin içinde geçen ana karakterleri temsil ettiği algısına kapılıyorsunuz.
Anlatım dili ve tarzı Latin Amerikalı yazarlardan farklı. Büyülü gerçekçilik olmadığı gibi tarz olarak da Amerikan edebiyatı eseri havası var kitapta.
Zaman zaman bilinçdışıyla yazılmış metinlerle karşılaştığımız bu eser, dört farklı anlatıcıyla ilerliyor, genel hatlarıyla sürükleyici diyeceğimiz bir çalışma. Bir Mayıs’ta eşini öldüren bir katili ve bu cinayet vesileyle yolları kesişenlerin perspektiflerinden olayı ve olay sonrası gelişenleri okuyoruz.
İlk bölümde annesiyle sağlıklı bir ilişkisi olmayan, iç dünyasında ciddi sorunlarla boğuşan genç bir gazeteci karşılıyor bizi. Annenin kayıtsızlığı karşısında hayli üzüleceksiniz. Bu genç gazeteciye rol model olacak bir erkeğin olmaması, ergenliğin buhranlarını daha da derinleştirecek, yaralayacak, karakterin yanlış tutum takınmasına sebep olacak.
Yaşadığı zor hayata rağmen okumayı, araştırmayı seven karakterimiz, metin tamamlandığında takdirimizi kazanıyor. Bu çocuk iyi bir çocuk deyiveriyorsunuz. Tam anlamı ile kişiliği oturmuş bir bireyden bahsetmek mümkün değil illa. Cinsel kimliğinin de buna dahil olduğunu söyleyebiliriz. İlerleyen bölümlerde kadınlarla yalnız kaldığı zamanlardaki tepkisizliği, bu cümlemizi tasdik eder nitelikte.
İkinci bölümde kumarbaz bir avukat anlatılıyor, kumara olan düşkünlüğü yüzünden tüm hayatını riske eden bu karakterin içinde bulunduğu durumdan hiç de rahatsız olmadığını görüyorsunuz. Kaba tabirle bu karakter keşke olmasa diyeceğiniz biriyle tanışıyoruz. Erken yaşta yanında yardımcı olarak çalışmaya başlayan küçük kız ile yaşadığı cinsel ilişkiye girdiğini okuduğunuza, biraz sinirleneceksiniz. Yer yer sıkılabileceğiz tasvirlerle de var bölümde, bu kadar detay anlatmaya gerek var mıydı diyorsunuz.
Üçüncü bölümde eşinden ayrılmış, bir anlamda her şeyini kaybetmiş homoseksüel bir hâkim ile tanışıyoruz. Kitabın en dramatik kısımlarından biri olabilir bu bölüm. Karakterin narsist tutumu, insanlar için yapmış olduğu benzetmeler, adeta yaşadığı zorluklara katlanmak için verdiği bir savaşmış algısı yaratıyor. Bilinçdışı taktiğin en çok uygulandığı, yazılan metnin ardındaki perdeli hikayeleri en çok görebileceğiniz kısım da burası. Kitabın finali de aslında bu kısım denilebilir.
Son bölümde eşini öldüren bir katille kesişiyor yolunuz. Diğer bölümlerden bağımsız, bilinçdışı tekniğin terk edilip daha polisiye bir anlatımın hâkim olduğu görülüyor. Çok fazla şaşıracağınız bir durum ile karşı karşıya gelmiyorsunuz. Bu kısma, kitabı bütünleştirmek amacıyla yazılmış bir bölüm de diyebiliriz aslında. Zira en başta belirttiğim üzere, bu cinayet vesilesiyle yolları kesişen karakterlerin hikayesiydi okuduklarımız.
Son bölümü okuyana kadar iyi bir roman okudum hissine kapılıyorsunuz.
Ancak kitabın final cümlesi hayli rahatsız edici geldi bana. Şöyle;
“nam oportet heares esse”
Sapkınların, kabul görmüş doktrinlere, kendi dini inançlarına karşı koyanların, olması iyi bir şeydir.
Bu çok talihsiz bir cümle. Sapkın olarak nitelendirilen şey, kime göre ya da neye göre sapkın/lık dedirtiyor insana. Bu cümlenin bir karakterin değil de tamamen yazarın kendi fikri oluşu da oldukça irrite edici.
Yazarın kitap boyunca, kadın kimliğinin yok sayıldığını da hiç çekinmeden ekliyorsunuz bu kelimelerden sonra.
Kitaptan bağımsız olarak araştırıldığında Sear’ın 1955’te askeri bir darbeyle indirilen Peron hükümeti sonrası ülkedeki politik ve ekonomik belirsizliği, bunun hem kişisel hem milli kimliklerde açtığı yaraları anlatmak istediği yönünde bilgilere erişebiliyorsunuz.
Pek tabii, topluma ayna tutan bir sanatçının, bu denli vasat bir hal takınması onay verilebilir nitelikte değil asla. Kurgu olsa kabul edilebilir, bir ihtimal, ancak bahsettiğim şey, direk eserden bağımsız, adeta yazarın imzası gibi okura sunulmuş.
Böyle olunca, hadi insaflı olayım, okunmalı mı acaba kapısı ansızın açılıveriyor.
Tartışılacak bir eser olduğunu düşünüyor, konuyu kapatıyorum.