10/10
·353 syf.··
Beğendi
·
2016 107. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 26 Eylül 2016 21:25
Kütüphaneden rastgele aldığım bir kitaptı Pazar Günleri. Hani onca kitap arasında dolaşıp da "bunu alayım bari" dersiniz ya, ilk başta öyle bir kitaptı benim için. Yazarını da hiç bilmiyordum; Irène Némirovsky'i. Fakat beni öylesine şaşırttı ki Némirovsky. Bu, belki de biz insanların bir yanılgısı: Yabancısı olduğumuz şeye karşı uzak durmak isteyişimiz, duyduğumuz çekingenlik. Kitaplar konusunda da böyle; bilmediğimiz bir yazar bize çok uzak geliyor. Yer yer istemsizce, tanınmamış bir insanın değersiz şeyler ortaya koyduğu için tanınmadığını düşünme yanılgısına düşüyoruz. İşte, Irène Némirovsky bu yanılgıları benim için kıran yazar olmuştur. Bazen kendi kendime derdim; tanınmayan, bilinmeyen şeylerin değeri bir ayrı oluyor diye, fakat iş uygulamaya gelince başta bahsettiğim o çekingenlik tüm benliğimi sarardı. Çok uzatmanın anlamı yok, değil mi? Pazar Günleri, Irène Némirovsky'nin çeşitli tarihlerde yazdığı öykülerden oluşuyor. Bu öyküler neler neler içeriyor. Öncelikle belirtmek isterim ki yazarımız savaş dönemlerini bizzat yaşamış bir insan, bunun, ondaki perspektife büyük katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Kitabın başındaki hikayeler "savaş dışında" yani bir nevi normal konulardan bahsediyor. İnsanlara değişik bir bakış açısı ile yaklaşmış Némirovsky. Kaybolmuş insanlara, neredeyse insafsızca diyebileceğimiz bir yaklaşımla yaklaşıyor. İnsafsızca terimini biraz açmam gerekirse: İnsandaki kimi duyguların göründüğü kadar masumane olmadığını bizlere yansıtmaya çalışan Némirovsky, bunu büyük bir özenle yapıyor. Gerek insafsızca olarak nitelendirebileceğimiz şekilde bir açıksözlülük ile gerekse de duygusuz bir nesnellikle kullanarak. Öyle ki, insana ait meselelerin her ne kadar "bu kadar da olmaz" dedirten cinsten şeyler de olsa, onların da hayatın tekdüzeliğine ait olduğunu iddia ediyor. Örneğin, hayatta kıskançlık duygusunun geniş yankı bulmasını işliyor; bir anne ile kızı arasında bile kıskançlık duygularının doğabileceğini "insafsız" bir nesnellikle sunuyor bizlere. Tekdüzeliği anlatıyor bizlere, tekdüze olmayan bir şekilde. Bir ev hayatının tekdüzeliği örneğin. İnsana istemsiz huzur veren tekdüzeliği ve kimi tekdüzeliklerdeki aldanmışlığı. Şayet bu tekdüzelik insan ruhunun kırılganlığını önleyecek cinste dahi olabilir. Bu türlü boşluk anlarında insanın dinginliği üst düzeye çıkar ve kimi düşüncelerle boğulmaya başlar. Bu boğulma anlarındaki "nefes alma halini" anlatmış Némirovsky. Yalnız insanların bu umutsuz nefes alma çabasını, bir nevi, arka kapakta da bahsedildiği gibi "inatçı bir yalnızlığı" yansıtmış bizlere. Gerek bir çocuğun masumane yalnızlığını kullanarak gerekse de kötücül bir yalnızlık durumu olan "kibir" veya başka bir deyişle "kendini beğenmişlik" zehrini açıkça ortaya koyarak. Kitapta ilerledikçe savaş temalı hikayelerle karşılaşmaya başlıyorsunuz. Kimi betimlemeler öylesine gerçekçi olmuş ki, nasıl okuduğunuzu bile anlamıyorsunuz kimi bölümleri: Savaşın insana verdiği dehşetli hareketlilik duygusunun getirdiği sürekli hale gelen koşturmaca durumu anlatılmış. Öyle ki, sizde tıpkı bu koşturmacanın içindeymiş gibi hızlıca okuyorsunuz bazı yerleri. Savaş olan bir ülke ile olmayan bir ülke arasındaki fark dağlar kadardır. Savaş olan ülkedeki insanlar bu savaştan etkilenmese, hatta insanların savaştan etkilenmeyeceğinden emin olabilecek kadar zararsız bir savaş olsa dahi, insanın içinde, "barış" gelmedikçe gitmeyecek olan dehşetli koşturmaca duygusu daimidir. Bu, vicdanı olan insanlara özgü bir olgudur: Bir yerlerde, kimi insanların öldüğünün farkında olmanın getirdiği dehşet. Kimi öykülerde bize vicdanı olmayan biriyle tanıştıran Némirovsky, kimi öykülerde de bu vicdana sahip sıcacık yürekleri gözlememizi sağlıyor. Acı olayların birtakım insanlar tarafından unutulmaya mahkum olduğunu, vicdanlı insanların bunları hatırlasa dahi bunu, diğer "kimi insanlara" asla anlatamayacaklarını, onların kulaklarının bu tür şeylere kapalı olduğunu da anlatmaktan geri kalmamış Némirovsky. Irk gibi kavramların dünya ve insanlık nezdinde önemini kaybettiğini de belirten Némirovsky, bunu kimi "küçümseyiciler"in üzerinden örnek vererek paylaşmış. "Düşene bir de tekme sen vuracaksın" gibi gericil bir mantıkta bulunan kimi insanların yüreğinin de zor da olsa yumuşayabileceğini anlatmış. Fakat bunun öyle kolay bir durum olduğunu savunarak değil, "savaş" gibi büyük bir etmen sayesinde bile ancak bu yumuşamanın, çok büyük zorluklar ile meydana geldiğini yansıtmış bizlere. Savaşın acımasızlığını bu denli iyi anlatan bir yazarın da savaş kurbanı olduğunu biliyor musunuz? Evet, Irène Némirovsky otuz dokuz yaşında Naziler tarafından Auschwitz’de ölüme terk edilir. Kimileri tifüsten öldüğünü iddia etse de kimileri de ırkından dolayı Nazilerin kurbanı olduğunu söyler. Çocuklarına yolculuğa çıktığını söyleyip ayrıldığı evine bir daha asla dönemedi... Kim bilir, belki savaş denilen olgu olmasaydı büyük ve tanınan yazarlardan biri haline gelecekti. Bu güçlü kadın savaşın caniliğinde yitip gitmeseydi nasıl güzel eserler yazacaktı belki de. Pazar Günleri mutlaka okumanız gereken bir eser. Bazı şeyleri insana anımsatmasının yanı sıra dünyada böyle güçlü kadınların da varlığını sürdürdüğünün ve sürdüreceğinin müjdesini veriyor...
Pazar GünleriIrene Némirovsky · Can Yayınları · 201361 okunma
··
129 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Aykut Hocam yine efsane bir inceleme yapmışsın eline sağlık. Kitap seçimi hususunda ki tanınmamış yazar endişesini maalesef bende yaşıyorum. Ne yazık ki her kitabı okuyacak kadar vaktimiz olmadığından kaynaklı haklı bir endişe. Hoş, her ne kadar bu endişe çoğu zaman vakit hesabı yapan bizlere kazanç sağlasa da incelemende bahsettiğin gibi kimi güçlü kadın yazarlardan da mahrum bırakabiliyor. Neyse ki sen gibi cesaretli okurlar var da böylesine yazarların varlığından haberdar olabiliyor aynı zamanda okuma kararı alarak yeni bir bakış açısını ve dünyasını anlatıcımızın gözünden görebilme ayrıcalığına varabiliyoruz. Neyse yine çok uzattim galiba, tekrardan eline sağlık :)
Nympheutria
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim Anıl Hocam. Daha çok yazarı tanıtmaya uğraştım. Dünyada bilmiyorum ama ülkemizde bilinen bir yazar değil kendisi. Tanınsın amacıyla yazdım elimden geldiğince naçizane. Ama bir yandan da çok fazla tanınmasını istemezdim açıkçası. Bunun nedenini soracak olursan, yazarı başka okurlardan kıskandığım için değil, ülkemizde önemli olan kişinin veya bir şeyin "moda" halini almasından dolayı. Oğuz Atay mesela. Yazarı moda haline getiren bir kesim türedi. Şu #9527921 gönderideki şeyler meydana gelmeye başladı. Bir yazarın elbette herkes tarafından okunmasını, yorumlanmasını isterim fakat bu da, ünlü olan diğer herşey gibi moda halini alıyor. Bu açıdan ikilemdeyim açıkçası :)