Felsefi içerikli afilli bir inceleme olmayacak benimkisi, duygulardan ibaret olucak.
Bu kitap beni çok yaraladı. Martin Eden’in hayatı coşkuyla yaşamasına hayrandım. Her düşüşünde daha sağlam bir şekilde kalkışına, asla pes etmeyişine, aşkı bir bütün olarak bedeniyle ve ruhuyla yaşayışına ve onun için her şeyi yapabilecek cesaretine, bilgiye olan açlığına, güzelliğe olan tutkusuna kısacası bütün o coşkulu hallerine hayrandım.
Deli dolu halleriyle küçük bir çocuktan farksızdı gözümde. Üzüleceğini ve kırılacağını biliyordum. Ulaşmaya çalıştığı noktaya geldiğinde hayal kırıklığı yaşayacağını, aradığını bulamayacağını da biliyordum. Çünkü o Ruth’ta olduğunu düşündüğü o saf ruha sahipti. Ruth’ta gördüğü, hayran kaldığı bütün yüce özellikler aslında kendi ruhunun yansımalarıydı, Ruth’a ait özellikler değildi. Bunu geç fark etti ve bütün o duyguları göğsünden çıkarıp attı. Hayattan koptu, bedenden ibaret bir hale geldi.
‘O kitaplar yazılmıştı!’ diye her isyan edişinde, yaşadığı hayal kırıklığını sanki ben yaşamışım gibi hissettim. Ona elimi uzatıp, herkesten uzak, sade ve mutlu bir hayatın mümkün olabileceğini anlatabilmek isterdim. Elimde olsa onu camdan bir kutunun içine koyar ve bütün kötülüklerden korurdum.
Hayattan vazgeçişi belki de beni en çok yaralayan şey oldu çünkü benim için Martin Eden vazgeçmemesiyle, hayata direnmesiyle özdeşleşmişti.
Yine de aksini düşünmeden de edemiyorum.. Martin Eden vazgeçmekte haklıydı belkide, bu dünyada yaşayabilmek için fazla güzeldi.