Yüzümü güldüren oyuncudan bu kadar ciddi bir kitap beklemiyordum açıkçası. Kitabı okuyup bitirdiğim zaman şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Kitap bana unuttuğumuz insanı duyguları ve davranışlarımızı tekrar hatırlattı. Yüz yıl geride kalmış bir topluluğun duygu, düşünce ve yaşayış biçimini okudukça ‘İnsan olmak nedir?’ diye sorgulamaya başladım.
Bir maden mühendisi olan Demir, cebinde adını bilmediği kızın avuçlarına bıraktığı porsuk ağacı tohumları ile iş için Trabzon’a giderken yolda geçirdiği kaza sonucu bir vadi arasında yüz yıldır sıkışıp kalmış bir topluluğun arasına kadar sürükleniyor.
Şimdi böyle bir yere plazalarda yaşayan Demir’in geldiğini düşünün. Osmanlıdan kalma kıyafetler giyen, hiçbir teknolojinin olmadığı, imece usulü işlerin yapıldığı, kendi kuralları olan, insana, doğaya, havyana saygıda kusur etmeyen bir topluluk. İlk kez vadileri dışından biri geliyor. Yıllarca büyüklerin onlara anlattığı dış dünyadaki ‘Dışarıdakiler’den biri…
Ve artık bizim için hikâyenin ütopya kısmı başlıyor. En sevdiğim bölümlerde buralarıydı. Yaşayış biçimlerinin doğallığı, her yeni güne şükretmeleri, kalplerinde kin nefret olmamaları, inançları, ne doğaya ne kalplerine kötülük değmemiş, dili bile değişmemiş Karadeniz şivesiyle konuşan insanlar.
Alper Kul burada bize aslında özümüzü anlatıyor, unuttuğumuz değerleri tekrar hatırlatıyor. Doğadaki bitkilerle, ağaçlarla, hayvanlarla ortak olduğumuz dünyanın sadece bizim olmadığını belirtmek istiyor.
Bunları okurken de birçok bilgi edindim. Mesala porsuk ağacı, meyvesinin zehirli olduğunu bilmiyordum. Ve Kam ağaç(Hayat ağacı)… Türk mitolojisinde ağaçlar kutsal sayılıyor. Kam ağacı burada yaşayan halkın inanç ve yaşam sembolü. İnançların yaşamdaki önemini burada bir kez daha görmüş oluyoruz.
#kitapalıntıları
"Kam Ağaç demek... Dede Korkut'taki gölgelice kaba ağacı bildun mi?"
"Hiç hâkim değilim ben oraya."
"Biz Kam Ağaç diyiruz. Hayat Ağacı... Hayatın kaynağu. Bu ağacın sağlığı, sürekliliği, hayatun sağlığudur, devamidur. Hayat Ağacı, Yaratan'ın kutu olan kutsal ağaçtır. Hayatun kay nağıdır, sürekliliğun teminatıdur. Kutsal ağacın yok olmasıyla birlukte hayat biter, Yaratan'ın kutu oraları terk eder. Yaratan'ın kutunun olmadığı yerde de kıtlık, hastalık, kavga, karmaşa ve ölüm olur."
Gönül gözü ile gönlümü fetheden Fidan,
Erlik imtihanı ile sabrı öğrenen ve öğreten İsmail,
Sonsuz sevgisi ile Seher,
Meraklı bir çocuk olan Sevgü,
Topluluğu bir arada tutmaya çalışan yüce gönüllü Rahime Nene ve Turab Dede.
Hepsinden güzele, iyiye doğru bir şeyler öğrendim.
Tasvir gücü ve anlatımı yüksek bir hikaye. Dolaylı yoldan verilen mesajları da seviyorum. İnsanın vicdanını özgürce sorgulamasını sağlıyor. İyi bir insan olabildim mi? Başkalarına, doğaya, evrenin düzenine zarar vermeden yaşayabildim mi? Her şeyin para ile satın alınabildiği bu dünyada bir şeyleri değiştirebilir miyim? Beni seven ne kadar insan var? gibi sorular sorarken buldum kendimi.
Kitap kurgusunu Marlo Morga’nın “Bir Çift Yürek” kitabına benzetim biraz. Kitabı okuyan varsa ne demek istediğimi anlayacaktır zaten.
Gelişen teknoloji ve hırsları arasında kalmış insanoğluna yaşadığı hayatı sorgulatan, asıl düşmanın kendimizden başka biri olmadığını gösteren bir roman.